2 şey

Hayatta önemli olan Iki sey !

İKİ ŞEY ! ‘Kalitesiz Insan’in özelligidir:
1- Sikayetçilik
2- Dedikodu

İKİ ŞEY ! çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1- Bakis açisini degistirmek
2- Karsindakinin yerin…e kendini koyabilmek

İKİ ŞEY ! yanlis yapmani engeller:
1- Sahis ve olaylari akil ve kalp süzgeçinden geçirmek
2- Hak yememek

İKİ ŞEY ! kisiyi gözden düsürür :
1- Demagoji (Laf kalabaligi)
2- Kendini agira satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)

İKİ ŞEY ! insani ‘Nitelikli Insan’ yapar:
1- Iradeye hakim Olmak
2- Uyumlu Olmak

İKİ ŞEY ! ‘Ekstra Deger’ katar:
1- Hitabet ve diksiyon egitimi almak
2- Anlayarak hizli okumayi ögrenmek

İKİ ŞEY ! geri birakir:
1- Kararsizlik
2- Cesaretsizlik

İKİ ŞEY ! kasif yapar:
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik

İKİ ŞEY ! ömür boyu bosa kürek çekmemeni saglar:
1- Baskin yetenegi bulmak
2- Sevdigin isi yapmak

İKİ ŞEY ! basarinin sirridir:
1- Ustalardan ustaligi ögrenmek
2- Kendini güncellemek

Iki sey basariyi mutlulukla beraber yakalamanin sirridir:
1- Niyetin saf olmasi
2- Ruhsal farkindalik

İKİ ŞEY ! milyonlarca insandan ayirir:
1- Sorunun degil, çözümün parçasi olmak
2- Hayata ve her seye yeni (özgün, orijinal, farkli) bakis açisiyla
yaklasabilmek

İKİ ŞEY ! gelismeyi engeller:
1- Asirilik (mübalaga, abarti, ifrat)
2- Felakete odaklanmis olmak

İKİ ŞEY ! çözüm getirir:
1- Tebessüm (gülümseme)
2- Sükut (susmak)

İKİ ŞEY ! degeri kaybedilince anlasilir:
1- Anne
2- Baba

İKİ ŞEY ! geri alinmaz:
1- Geçen zaman
2- Söylenen söz

İKİ ŞEY ! ulasmaya degerdir:
1- Sevgi
2- Bilgi

İKİ ŞEY ! “hayatta önemli olan her sey” içindir:
1- Nefes alabilmek
2- Nefes verebilmekAAB31394-7ECE-4785-9B9A-EAA7FF2EBBDA

İNSAN HAYATI

Charles Duhigg’in “Alışkanlıkların Gücü” isimli kitabında iş güvenliği, can kıymeti ve bunun hayata etkileri ile ilgili şu hikâye anlatılır :

1987 yılında Wall Street yatırımcıları ve borsa analistlerinden oluşan bir topluluk, Alcoa’nın (Aluminum Company of America) başına geçen yeni CEO’yu dinlemek üzere bir araya gelir. Alcoa, çikolataları saran folyodan tutun, uyduları bir arada tutan cıvatalara kadar her türlü alüminyumu üreten dünya devi şirkettir.

Bir önceki sene Alcoa’nın attığı yanlış adımlardan dolayı, şirket hem müşteri hem de kâr kaybetmiştir. Yeni CEO’nun gelişi de bu yüzdendir.

Yeni CEO, Paul O’Neill eski bir hükümet bürokratıdır. O’Neill, tanışma toplantısındaki sözlerine, kârdan, maliyetten değil,

“Size işçi güvenliğinden bahsetmek istiyorum” diye başlar. “Eğer Alcoa’da işlerin nasıl gittiğini anlamak istiyorsanız, işyeri güvenlik rakamlarımıza bakmalısınız. Kaza oranlarımızı aşağıya çekeceksek, bu, şirketteki bireyler önemli bir şeyin parçası olmayı kabul ettikleri, mükemmeliyetçiliği alışkanlık haline getirmeye kendilerini adadıkları için olacak. İş güvenliği, şirket genelinde alışkanlıklarınızı değiştirme yolunda ilerleme kaydettiğimizin bir göstergesi haline gelecek” diye devam eder.

Bir CEO’dan beklenen kâr odaklı konuşmanın aksiyle karşılaşan ve bir takım “iş güvenliği safsataları” dinleyen topluluk dağıldıktan sonra, bir yatırımcı tüm müşterilerini arayarak Alcoa’nın başına bir hippinin geçtiğini ve şirketi batıracağını, tüm hisselerini derhal elden çıkarmalarını söyler.

Yatırımcı, yıllar sonra bunu, hayatında verdiği abartısız en kötü karar olarak anlatmaktadır.

Bu konuşmayı takip eden bir yıl içinde Alcoa’nın kârları hızla yükselerek rekor seviyeye ulaşır. O’Neill emekliye ayrıldığında şirketin net yıllık geliri önceki döneme göre 5 misli, toplam piyasa değeri ise 27 milyon dolar artmıştır.

Üstelik bu, Alcoa dünyanın en güvenli şirketlerinden birine dönüşürken olmuştur.

Peki O’Neill, dünyanın en büyük, en hantal, tehlike potansiyeli en yüksek şirketlerinden birini bir kâr makinesine nasıl dönüştürmüştür ?

Basit ama uygulaması sabır isteyen bir strateji ile:

Önce bir alışkanlığa savaş açıp, sonra değişimlerin organizasyon içinde dalga dalga yayılmasını izleyerek…

“Alcoa’yı dönüştürmem gerektiğini biliyordum ama insanlara değişmelerini emredemezsiniz, çünkü beyin öyle işlemez. Ben de önce bir alana odaklanmaya karar verdim, tek alanda oluşmuş alışkanlıkları bozabildiğim takdirde değişim şirketin tamamına yayılacaktı” der.

O’Neill’in inancına göre bazı alışkanlıklar bir zincir reaksiyon başlatma gücüne sahiptir. Bunlar organizasyona yayıldıkça diğer alışkanlıkları da değiştirebilirler. Bu “bazı” alışkanlıklar, kilit taşı alışkanlıklardır ve zamanla her şeyi dönüştüren bir süreç başlatırlar.

O’Neill’den önce Alcoa’da “üründe kalite artışı” gibi öncelikler belirlendiğinde, bu süreç işçilerin greviyle sonuçlanmış.

O’Neill, “Temel ihtiyaçlara döndüm” diyor. “Ailenizin karnını doyurmak için yaptığınız işin sizi öldüreceğinden korkmuyor olmanız gerekir. Ben de işte buna odaklanmaya karar verdim:

Herkesin güvenlik alışkanlıklarını değiştirmeye…”

O’Neill’in yeni programına göre, biri kaza geçirdiği zaman birim başkanı 24 saat içinde bunu kendisine bildirmek ve söz konusu kazanın bir daha yaşanmamasını sağlayacak bir program sunmak zorundadır. Sadece bu sistemi benimseyecek kişiler terfi edebimektedir. Kaza ve bildirim zinciri, şirkette yoğun bir iletişim zinciri kurulmasına sebep olur. Neticede ucunda ödül vardır : Terfi.

Bu sistem sürdükçe, güvenlik konusundaki iyileşme başka bölümlere ve nihayet her çalışanın kendi hayatına kadar sinmektedir.

O’Neill, hiçbir zaman işçi güvenliğine odaklanmanın Alcoa’nın kârını yükselteceğini vaat etmemiştir. Ama başlattığı yeni rutinler organizasyona yayıldıkça maliyetler düşmüş, kalite yükselmiş, verimlilik tavan yapmıştır…

Bizler, sorumlulara “İnsan olun” veya “Vicdanınız nerede sizin?” diye sorduğumuzda, onların daha fazla insan veya daha fazla vicdanlı olmalarını sağlayamayız. Parayla dönen sistem ve modern kölelik, hele ki gelişmekte olan 3. Dünya ülkelerinde insani duygulara yer bırakmıyor.

Hayatımız, ancak insan hayatının tartışmasız öncelik olduğu gün, kökten değişecek.

Alıntıdır.

Kaya

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı,
kaya yontmaktadır….
Güneş onu yakıp kavurur….
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye….
“Ol” der Tanrı…
Güneş oluverir….
Fakat bulutlar gelir örter güneşi,
hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister….
“Ol” derTanrı bulut olur…
Rüzgar alır götürür bulutu,
rüzgarın oyuncağı olur….
Rüzgar olmak ister bu kez….
Ona da “Ol” der Tanrı…
Rüzgar her yere egemen olur,
fırtına olur kasırga olur….
Herşey karşısında eğilir….

Tam keyfi yerindeyken,
koca bir kayaya rastlar…
Ordan eser burdan eser,
kaya banamısın demez…!
Bildiniz,
Tanrı kaya olmasına da izin verir….
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı…

Sırtında bir acı ile uyanır…
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır…..930BB582-2A06-460C-965D-D6A2A7C6A958

Boğulmaya Dayanıklılık

ABD Donanması Özel Kuvvetleri olarak bilinen NAVY Seal’ın eğitim kampında “drown-proofing” adı verilen bir aşama vardır. Kelime anlamı olarak “boğulmaya dayanıklılık” anlamına gelir. Bu aşama gerçekleştirilirken ellerinizi sırtınızın arkasından bağlarlar, ayaklarınızı birbirine bağlarlar ve sizi 2.7 metrelik derin bir havuza atarlar.

Göreviniz beş dakika hayatta kalmaktır.

Genelde öğrencilerin büyük çoğunluğu başarısız olur. Suya atıldıktan sonra, birçoğu panik olur ve çığlık atmaya çalışırlar. Bazıları havuzun dibine doğru batıp bilinç kaybına uğrayana kadar mücadele eder. Yıllarca bu aşamada ölenler olmuştur.

Ama bazıları da bu aşamayı başarıyla tamamlar. Bunu başarmalarının sebebi iki farklı sezgisel dersi çok iyi biliyor olmalarıdır.

İlk ders paradoksaldır: kafanızı suyun üstünde tutmak için ne kadar çok mücadele ederseniz batma ihtimaliniz o kadar çok artar.

Kollarınız ve bacaklarınız bağlıyken, kendinizi beş dakika boyunca yüzeyde tutmak imkansızdır. Daha da kötüsü, vücudunuzu ayakta tutma konusundaki sınırlı girişimleriniz yalnızca daha hızlı batmanıza neden olur. Boğulmaya dayanıklı olmanın püf noktası aslında vücudunuzun havuzun dibine batmasına izin vermektir. Oradan, kendinizi hafifçe havuz zemininden itmek ve momentumunuzun sizi yüzeye geri getirmesine izin vermektir. Yüzeye çıktığınızda alacağınız nefesle bu döngüyü birçok kez yapabilirsiniz.

Garip bir şekilde, boğulmaya dayanıklılıktan kurtulmak insanüstü bir güç ya da dayanıklılık gerektirmez. Yüzmeyi bilmeyi bile gerektirmez. Aksine, yüzmemeyi gerektirir. Normalde seni öldürecek olan fizik kurallarına direnmek yerine, onlara teslim olmalısın ve kendi hayatını kurtarmak için kullanmalısın.

İkinci ders biraz daha açıktır ve bu da paradoksaldır: Ne kadar panik yaparsanız, o kadar fazla oksijen yakarsınız. Dolayısıyla bilinçsiz kalma ve boğulma olasılığınız artar. Bu durum hayatta kalma içgüdünüzü aleyhinize çevirir: nefes alma arzunuz ne kadar yoğun olursa, nefes alabilmeniz o kadar az olur ve ölme şansınız da o kadar yüksek olur.

Boğulmaya dayanıklılık aşaması fiziksel bir irade testinden çok aşırı tehlikeli durumlarda her bir öğrencinin duygusal öz kontrolünün bir testidir. Kendi dürtülerini kontrol edebiliyorlar mı? Potansiyel ölüm karşısında rahatlar mı? İsteyerek, daha yüksek bir değere veya hedefe hizmet etmek için hayatını riske atabilir mi?

Bu beceriler, herhangi bir öğrencinin yüzme yeteneğinden çok daha önemlidir. Esneklikten, fiziksel dayanıklılıktan veya hırstan da… Aynı şekilde ne kadar zeki olduklarından, hangi okula gittiklerinden ya da ne kadar şık giyindiklerinden…

Bu beceri herkesin geliştirebileceği en önemli becerilerden biridir. Ve sadece ordu eğitimi için değil, yaşam için gereklidir.

Düzenlemiştir

Elime para geçince

Örtmenim dedi, size bir şey diyecem. Bugün defterlere bakacaksınız ya… Kaplamamızı söylemiştiniz. Ben üçünü kaplayabildim. Elime para geçince kap kağıdı alıp öbürlerini de kaplayacağım. Öylece kalakaldım. Sekiz yaşında bir kız çocuğu… Elime para geçince…” Onun yaşında bir öğrencinin göstereceği mazeretler belliydi: Unuttum, babam kap almadı, yarın kaplayacağım vs… Emine’ nin cümlesi kendi sorumluluğunu bizzat kendisinin taşıdığını gösteriyordu. Ailesi köyde yaşadığı için, dedesiyle kalıyor, her işini kendisi görüyordu. Defterlerinden yalnızca Emine sorumluydu. Ve biliyordum ki dediğini yapacak, kimseden bir şey beklemeksizin eline geçen ilk parayla defterlerini kaplayacaktı.

Filiz Aygündüz – Kaç Zil Kaldı Örtmenim17DD9110-05E6-4F35-A5F4-10220603572F

Sosyal Adalet

Juan Pio Acosta, on dokuzuncu yılın sonlarında Uruguay’ın Brezilya sınırında yaşıyordu.

İşi, o ıssız yollarda o köy senin bu köy benim dolaşmasını gerektiriyordu.

Birinci, ikinci ve üçüncü sınıftaki sekiz yolcuyla birlikte bir at arabasında yolculuk ediyordu.

Juan Pio daha ucuz olduğu için hep üçüncü sınıfı tercih ediyordu.

Neden farklı fiyatlar olduğunu hiçbir zaman anlamamıştı. Daha fazla ödeyenler ve daha az ödeyenler, hepsi aynı şekilde yolculuk ediyorlardı; tıkış tıkış oturup aynı tozu yutarak engebeli yollarda sarsıla sarsıla giderek.

Bu farklılığı hiçbir zaman anlamamıştı, ta ki, kötü bir kış gününde araba çamura saplanana kadar. İşte o zaman arabacı haykırdı :

Birinci sınıftakiler arabada kalsın !

İkinci sınıftakiler arabadan insin!

Üçüncü sınıftakiler arabayı itsin !

Düzenlenmiştir.

Ve Günler Yürümeye Başladı / Eduardo Galeano

« Önceki Yazılar