Gökkuşağı Efsanesi

Dört ayaklı dostlarımızın ( ya da sevdiğimiz diğer hayvanların ) bize veda edip son nefeslerini verdiklerinde Gökkuşağı Köprüsü’nü geçtiklerini söyleyen bir efsane vardır. Efsaneye göre, köprünün diğer tarafına geçtiklerinde koşup oynayabilecekleri, özgürlüklerinin tadını çıkarabilecekleri çayırlar ve tepeler onları beklemektedir.

Gökkuşağı Köprüsü’nün diğer yanında onların iyi hissetmelerini sağlayacak yeterince alan, yiyecek, su ve güneş ışığı bulunduğunu söylerler. Daha da fazlası, bu efsaneye göre, hasta olan, sakatlanan ya da acımasızca yaralanan tüm hayvanlar yeniden sağlıklarına kavuşur ve coşkuyla eğlenir.

Bu güzel efsane, Gökkuşağı Köprüsü’nü geçince diğer tarafta bıraktıkları o özel kişiyi özlemelerinin dışında, dostlarımızın mutlu ve mesut olduğunu anlatır.

İşte bu yüzden, diğerleri oynarken, içlerinden biri bir anda durup bakışlarını ufka doğru dikebilir.

Efsaneye Göre Ruhlarımızın Yeniden Buluşması :

Bizi görünce büyük bir heyecanla grubundan ayrılıp köprüyü hızla geçmek için koşmaya başlar. Köprünün ortasında bizi görür ve selamlamak için acele eder. Efsaneye göre işte o anda insanlar ve hayvanlar, bu sıkı fıkı dostlar, bir daha hiç ayrılmamak üzere yeniden bir araya gelir.

Ne o bizim yüzümüzü yalamaktan kendini alıkoyabilir, ne de biz dört ayaklı meleğimizi, canımız kadar sevdiğimiz bu yaratığı okşamaktan kendimizi alıkoyabiliriz. Efsaneye göre, böylece karşılıklı sevgi ve bakışmalarla sonsuza dek bir arada oluruz.

Bu efsane, canımız kadar çok sevdiğimiz hayvanlarımızı kaybettiğimizde kalbimizi umutla doldurur.

Bir hayvan bu dünyadan ayrıldığında, sıcaklığını artık hissedemesek de mecazi olarak hep kalbimizde kalacağını anlamamıza yardımcı olur.

Bu dünyadan ayrılsalar bile, sadık ve sevgi dolu dostlar olarak kalbimizde kalacaklardır.

Terkedilmiş hayvanların Gökkuşağı Köprüsü :

Şükürler olsun ki bu efsanede birinin sevgisini tadamayan hayvanlar da unutulmamıştır. Kalplerimizi ısıtan efsane şöyle devam eder…

“Gökkuşağı Köprüsü’nde, güneş, normal güneşli günlerde olduğundan çok farklı battı bugün; hayal edebileceğiniz en hüzünlü, soğuk, gri gündü. Yeni gelenler ne düşüneceklerini şaşırdılar. Gökkuşağı Köprüsü’nü geçtikten sonra hiçbir zaman böyle bir gün yaşamamışlardı. Ancak uzun zamandır sevdikleri dostlarının gelmesini bekleyen hayvanlar neler olup bittiğini çok iyi biliyordu. Köprüye giden yolda olacakları izlemek için toplandılar.

Bir süre bekledikten sonra başı önünde kuyruğunu güçlükle taşıyan çok büyük bir hayvan geldi. Onu bekleyen hayvanlar köpeğin hikayesinin ne olduğunu anında anladılar çünkü daha önce aynı şeye pek çok kez şahit olmuşlardı. Hayvan yavaş adımlarla git gide yaklaştı. Fiziksel olarak acı çektiğine dair bir iz olmasa da duygusal açıdan mahvolmuş bir halde olduğu, çok acı çektiği belliydi.

Köprüde bekleyen diğer hayvanlara benzemiyordu. Ne sağlığına kavuşmuştu ne de gençliğine geri dönmüştü, eğlenir gibi bir hali de yoktu.

Köprüye doğru yürürken diğer hayvanların ona gözlerini dikip bakmasını izledi. Buraya ait olmadığını ve köprüyü geçebilse mutlu olacağını biliyordu. Ancak bu gerçekleşemeyecekti. Köprüye yaklaştığında bir melek belirdi, büyük bir üzüntüyle ondan özür dileyerek geçemeyeceğini söyledi. Çünkü yalnızca biri tarafından sevilenler Gökkuşağı Köprüsü’nü geçebiliyordu.

Gidecek hiçbir yeri olmayan hayvan arkasını dönmüş gidiyordu. Çimenlerde ondan daha yaşlı ve kırılgan görünen bir hayvan grubu gördü. Oynamıyorlardı sadece çimene uzanmış yatıyor ve Köprü’ye giden yola bakıyorlardı. Onlara katılmak, yola bakmak için yanlarına gitti, durdu ve beklemeye başladı.

Köprüye yeni gelenlerden biri, gördüklerine anlam veremedi ve aralarından birine neler olduğunu sordu. “Oradaki zavallı hayvanı ve yanındakileri görüyor musun? Onlar hiçbir zaman sahiplenilmeyen hayvanlar. En azından o bir hayvan barınağındaymış; barınakta yaşamaya başladığında da şimdiki gibi gri tüylü, gözleri hafif buğulu gören yaşlı bir hayvanmış. Ancak hiçbir zaman barınaktan çıkamamış ve o ayrılırken yanı başında bekleyen bakıcısından başka ona ilgi gösteren kimsesi olmamış. Bir ailesi olmadığı için, Köprüyü birlikte geçebileceği, ona eşlik edebilecek birisi de yok.”

Hayvanlardan ilki bir an durdu ve sordu: “Peki, şimdi ne olacak?” Sorusuna cevap alamadan bulutlar dağılmaya başladı ve güçlü bir rüzgar onların gözden kaybolmasına sebep oldu. Köprüye yaklaşan yalnız biri olduğunu görüyorlardı, yaşlı hayvanlardan bir grup altın bir ışık banyosunda yıkandı, yeniden sağlık, neşe ve hayat dolu genç hayvanlara dönüştüler. İkinci hayvan, “İzle, o zaman anlayacaksın,” dedi.

Bekleyen diğer bir grup hayvan da yola doğru yaklaştı ve o kişi yaklaşırken başlarını önlerine doğru eğdiler. Her bir hayvanın kafasına dokunan kişi, bazılarını sevgiyle okşadı, bazılarının kulaklarını şefkatle buruşturdu. Yeniden gençleşen ve sağlıklarına kavuşan hayvanlar onun arkasında sıraya dizildiler, Köprüye doğru giden yolda bu kişiyi takip ettiler. Sonra da birlikte Köprüyü geçtiler.

Hayvanlardan ilki, “O kimdi?” diye sordu. İkincisi: “O hayvanları çok seven ve onları korumaya çalışan biriydi. Onun gibi insanların çabaları sayesinde yeni yuvalara kavuşan hayvanlar adına buradakiler, ona duydukları saygının bir göstergesi olarak başlarını öne doğru eğdiler. Elbette, tüm bu hayvanlar zamanı geldiğinde, yeni aileleri buraya ulaştığında, köprüyü geçebilecekler.

Sağlıklarına kavuştuklarını gördüğün yaşlı hayvanlar hiçbir zaman yuvası olmamış olanlardı… aileleri olmadığı için Köprü’yü geçemiyorlardı. Dünyadayken terkedilmiş hayvanlar için çalışan biri buraya ulaştığında onlara son bir kurtarma ve sevgi gösterme hakkı veriliyor. Dünyadayken ailesi olmayan bu zavallı hayvanlara eşlik etme hakları var, böylece Gökkuşağı Köprüsü’nden geçebilmiş oluyorlar.

Alıntıdır


TAPUAT / TABİAT ANA

Umut, Yaşam, Yenileme: TAPUAT / TABİAT ANA

E9431DDD-48A1-4B8E-8044-00F972858A6E

Bugünün Kuzey Arizona’sında yaşayan Hopituh Shi-nu-mu (yani barış insanları) Hopi isimli Amerikan Yerlileri’ne ait bu sembolün kökeni, dünyanın en eski sembolü olan labirenttir.

E10B4A88-870C-488A-9722-D5C6C15C1C96

Anne ve çocuk anlamına gelen Tapuat, göbek kordonundan başlayarak hayatın döngüsünü ve insanın içindeki yolculuğu sembolize eder. Tüm canlıların annesi olan Doğa Ana yani dünya ve onun çocuğu olan hayatın sembolüdür.

Doğu Amerika’daki diğer yerli topluluklarla bağlantılı olan Hopiler, asla tek bir grubun kimliğine sahip olmadılar; bağımsız köylerde yaşıyorlardı, dil (Uto-Aztek dili), kültür ve yaşam anlayışlarını diğer yerli halklarla paylaşarak, ortak bir kültür ve dünya görüşünün bir parçasını oluşturuyorlardı.

Mayalardan farklı olarak Hopiler, bu çağların değişim tarihleri noktasında nadiren kesin konuşurlar. Bu sebeple, Mayalara ‘zamanın ustaları’ denirken, Hopilere ‘mekânın ustaları’ adı verilir.

Tapuat sembolü Hopi’ ye atfedilmesine rağmen, dünyadaki diğer kabilelerde ve kültürlerde benzer labirent tipi semboller bulundu.

Neredeyse tüm yerli insanlar bu sembolü insan yaşam döngüsünün simgesi olarak kabul eder.

Tapuat sembolü aynı zamanda anne ve çocuğu için bir simgedir. Semboldeki çizgiler yaşamın evrelerini ve hareket yolunu temsil eder, yaşam daima annenin etrafındaki uyanıklığın içinde sürer.

Merkez, amniyotik çuvalı – yaşamın merkezini – başlangıcını simgelemektedir.


Bu ışık altında, birçok seviyedeki yaşamın farkındayız, çünkü hem fiziksel anne ile hem de Dünya Ana ile hatta Kozmik Ana ile olan bireysel bağlantımızı hissediyoruz.

Bir “yaşam labirenti” olarak, yaşamda yaptığımız her seçimle yapılan çeşitli dönüşleri görebiliriz. Her seçimde yolumuz yeni bir yöne döner.

Hopi efsanesi dünyanın kivaz adı verilen yeraltı mağaralarında yaratıldığını gösterir. Bu mağaralar, Toprak Ana’nın rahmi olarak kabul edilir. Bu yeraltı alanlarından tüm insanlık, dünyanın ilk yaratıcı suları çekildikten sonra ortaya çıktı.

İnsanların yeraltı tünellerinde (labirentlerde) yeryüzünde yollarını bulmak için hareket etmeleri gerekiyordu. Bu ‘Gerçek Yolu’ bulmak için Ana ruhuna olduğu kadar sakin ve serin bir zekâya da güvendi.

Biçimiyle insan yaşamını besleyen plasental bir kütleyi de kuvvetle andırıyor olmasından dolayı da ‘anne’ kavramıyla nitelendirilir.

Dilimizde Tabiat Ana olarak düşündüğümüz bu kavramın en az bizim kadar canlı olduğunu gösteren bu yaklaşım, Kadim uygarlıklardan günümüze taşınan bir uyanışın da sembolü olsun dileriz.

Çeviri ve Derleme: Evren’den

#MasalÜniversitesi

Kaynaklar:
Our Story Kombucha
Tapuat Kombucha


Kaptan June

🍂96 sene önce, İngiltere’de doğdu.
Babası petrol mühendisi, iş için Afrika’ya taşındılar, Uganda’da yaşadılar, Svahili dilini öğrendi, uçsuz bucaksız savanlarda çıplak ayakla koşturdu, macera filmlerini andıran hayatı işte böyle başladı. Çılgın, güzel etrafına ışık saçan bir kızdı.
Londra’ya döndüklerinde, bale, tiyatro, şan dersleri aldı, sahnelerde olmayı düşlüyordu ama, henüz 20’sinde aşık oldu, evlendi, eşi çok zengindi, aralarında ciddi yaş farkı vardı, bambaşka bir hayata savruldu, düşündükleri gibi gitmedi, boşandılar, bir başkasına aşık oldu, gene evlendi, bu seferki eşi daha da zengindi, önce New York’a taşındılar, sonra
Cenevre’ye yerleştiler, muhteşem bir malikanede yaşıyorlardı, jet sosyetedeydi, ışıltılı partilerdeydi ama, Afrika savanlarında koşturan ruhunun aradığı bu değildi, gene boşandı.
Küçücük bir yelkenli aldı, tek başına, Akdeniz’e açıldı. Yunan adalarına demirledi.
🍁20 sene…
Şu adadan bu adaya dolaşırken, Ege denizini avucunun içi gibi bilen, tecrübeli bir kaptan haline geldi.
🍂1975 yılında Ömründe ilk defa Marmaris’e uğradı. Dalyan’a İztuzu plajına vuruldu adeta. Seneye gene geldi. Öbür sene, gene… Olacak gibi değildi, ayrı duramıyordu.

🍁1986 yılında 64 yaşındayken… Tası tarağı sattı, Dalyan’a taşındı.

🍂İztuzu plajında derme çatma, ilkel bir barakaya yerleşti. Bir sabah uyandı ki etrafı carettalarla dolu. Meğer yuvasını, carettaların yuvasına yapmıştı ! Çocuğu yoktu, Kaplumbağaları evlat edindi.*

🍁Gel zaman git zaman… İztuzu Plajı’na beş yıldızlı otel yapılacağı anlaşıldı.
İngiliz-Arap ortaklığı, 1800 yataklı bir otel dikilecekti. Doğal 🍂Hayatı Koruma Derneği’yle elele verdi, dünyayı ayağa kaldırdı, ABD’de İngiltere’de İsviçre’de kampanya başlattı, Turgut Özal hükümetine geri adım attırdı, otel projesini iptal ettirdi.
🍁İztuzu plajı SİT alanı ilan edildi, carettalar ilelebet kurtuldu. Bir daha böyle bir tehlike yaşanmasın diye Deniz Kaplumbağaları Koruma Vakfı’nı kurdu. Vakfın kurulması için gerekli olan parayı kendi cebinden verdi.

🍂2009’da 87 yaşındayken Türk vatandaşı oldu.

🍁Joan Christine Fairey Haimoff. Kısaca “Kaptan June” olarak tanınıyor. Sekiz köpeği ve dokuz kedisiyle birlikte hâlâ o barakada yaşıyor, 1966 model vosvosuyla Dalyan sokaklarında dolaşıyor, bilgisayar kullanıyor, gündemi takip ediyor.
İztuzu’na çivi çakılmasın, carettaların üreme alanlarına zarar gelmesin diye mücadelesini sürdürüyor, bölgedeki tüm çevreci eylemlere en önde katılıyor.3E356763-41F1-4E21-9A4D-223F2A504DDF



TEŞEKKÜRLER HAYAT

Yıl 1939..

İspanya..

Ülkede iç savaş sona ermişti..

Demokratik Cumhuriyetçiler yenilmiş, general Francisco Franco’nun önderliğindeki milliyetçiler iktidara gelmişti..

Ordu, kilise ve sermayenin desteğini alan Franco ülkede insan avı başlatmıştı..

İlk hedef devrimcilerdi..

Tutuklananlar en ağır işkencelerden geçiyordu..

Konuşmayanlar asılıyordu..

Bir haziran sabahıydı..

18 yaşındaki tarım işçisi Carlos biraz sonra asılacaktı..

Kilisenin atadığı işbirlikçi bir papaz Carlos’un hücresine girdi..

“Evladım, adettir” dedi, “Son bir isteğin var mı?.. Dua ister misin?”

Carlos papaza acıyarak baktı..

Papaz gözlerini kaçırdı..

Carlos önce bir güldü..

Sonra tükürdü..

..Ve bağırdı.

“Gracias A La Vida!”

*. *. *

Dört yıl öncesi..

1935..

Arjantin..

Tucuman’ın yoksul mahallerinde bir kız çocuğu geldi dünyaya..

Annesi Fransız, babası kızılderili idi..

15 yaşında ailesinden gizli ses yarışmasına girdi..

Birinci oldu..

Organizatörler sesinden öyle etkilendiler ki, opera sanatçısı olmasını istediler..

Reddetti..

“Zenginlerin şarkıcısı olmam” dedi..

Sesi çıkmayanların sesi oldu..

Kısa sürede ünlendi..

Yoksulluğun, sömürünün, direnişin şarkılarını söyledi..

Askeri darbelere karşı çıktı..

Küba devrimine destek verdi..

Latin Amerika’nın annesi oldu.

O, Mercedes Sosa oldu..

*. *. *

Yıl 1971 idi.

Mercedes Sosa Şilili şair Violeta Parla’nın şiirlerine beste yapıyordu..

Özellikle bir tanesinden çok etkilendi..

Şiirin adı “Teşekkürler Hayat”tı..

Dizeleri şöyleydi..

“Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için..

Hayatın sesi ve kelimelerim,

düşüncelerim, sözlerim..

Annem, dostlarım, kardeşim ve parlayan güneş

ve aşkın izleri için..

Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;

Duyduğum tüm sesler; gece, gündüz,

ağustos böcekleri, kanaryalar, çekiçler, motorlar, köpek bağırışları, rüzgar

ve yarin sakin fısıltıları için..

Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;

Caddelerinde, göl kıyılarında, dağlarında

ovalarında, leb-i deryada yahut suya hasret çöllerinde

ve evlerinde yorulan adımlarım için..

Teşekkürler hayat, her şey için..

Yıkıntılardan kendimi yeniden yaratabildiğim

ve yeniden hayata sunabildiğim için

kahkahalarım, göz yaşlarım

ve bu şarkı için..

Her şey için teşekkürler.”

*. *. *

Mercedes Sosa bu şiiri müthiş bir beste ile yorumladı..

Şarkı kısa sürede tüm dünyaya yayıldı..

On yıllarca yoksulların, tutsakların, devrimcilerin şarkısı oldu..

Eylemlerde, direnişlerde slogan oldu..

Kariyeri boyunca 40 albüm yapan Mercedes Sosa’yı dünyaya tanıtan şarkı “Teşekkürler Hayat” oldu.

*. *. *

“Teşekkürler Hayat” İspanyolca “Gracias A La Vida” demekti..

1939 yılında İspanyol devrimci Carlos’un asılmadan önce söylediği son sözlerdi..

Mercedes Sosa bu şarkıyı Carlos’un anısına bestelemişti…

Şeh Bedrettin’in bir sözü vardır..

“Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar”

Mercedes Sosa’nın sesi gibi, yüreği gibi dünyası da büyüktü..

O, İspanya’da Carlos, Küba’da Che, Şili’de Victor Jara, Meksika’da Zapata’ydı..

O Latin Amerika’nın Annesi’ydi…

Anısına saygıyla..

Teşekkürler Hayat..

Gracias A La Vida..

(Sedat Kaya, Datça)

Dinlemek için: http://youtu.be/rMuTXcf3-6A


Duygu Adası

A725ADCD-7049-41DC-86B7-3F819905EFDA
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış; Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk da dahil… Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi, adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada kalan son duygu olmuş. Çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse battığı zaman; Aşk, yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde yakından geçmekteymiş. Aşk:
– Zenginlik! Beni de yanına alır mısın?
Zenginlik:
– Hayır, alamam! Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok!
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir’i fark etmiş.
– Kibir, lütfen bana yardım et!
Kibir:
– Sana yardım edemem Aşk! Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedersin!
Üzüntü yakınlardaymış… Aşk ona da seslenmiş:
– Üzüntü, seninle geleyim…
– Of, Aşk! O kadar üzgünüm ki; yalnız kalmaya ihtiyacım var!
Mutluluk da oralardan geçmekteymiş ama o kadar mutluymuş ki Aşk’ın yardım çağrısını duymamış bile. Aşk, birden bir ses duymuş:
– Gel Aşk! Seni yanıma alacağım!
Bu Aşk’tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki kendini onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında; Aşk’a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi’ye sormuş:
– Bana yardım eden kimdi?
– O, Zaman’dı diye cevap vermiş Bilgi.
– Zaman mı? Neden bana yardım etti ki? diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
– Çünkü sadece Zaman, Aşk’ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir!
Derler ki: “Güneşin doğduğu her ufukta umuda bir yolculuk vardır…”


Özgürlük

Bir adam ihanetten suçlu bulunmuş ve kurşuna dizilme cezasına mahkum edilmişti. Trampetler çalarken, adam ateş edecek mangadaki adamların yüzüne bakmıştı. Komutu verecek general sordu, ” Efendi, size bir seçim veriyoruz, kaderini kabul edebilir ve bu manganın kurşunları ile ölebilirsin ya da şuradaki siyah kapıdan içeri girebilirsin. ”

Adama düşünmesi için iki saat bırakılmıştı.

İki saat sonra adam, tekrar hapishanenin bahçesine geri getirildi, ateş mangasının önüne konuldu, elleri bağlandı ve gözleri bezle kapatıldı. Ve general tekrar sordu :

” Seçimin ne oldu ?”

Adam yanıtladı :

” Beni o siyah kapının arkasında ne beklediği konusunda hiçbir fikrim yok. Belki de çok daha korkunç bir şey olabilir. Hayır, ben kurşuna dizilmeyi tercih ediyorum.”

Komut verildi, silahlar patladı. Adam cansız olarak yere yığılıp kaldı.

Onlar hapishaneyi terkederken emir subayı generale döndü ve sordu :

” Efendim, o kapının arkasında ne vardı?”

Ve general umursamaz bir şekilde yanıtladı :

“Özgürlük ! “


Bazen susmak gerekir duymak için

“Sonsuza götüren bir denizin kıyısına varmıştım.
O zaman anladım ki, susmak bir cüsse işi… derin denizlerin işi.
Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor.
Derin denizleri ise ancak derin sevdalar..
Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor.
Anladım ki susan her şey derin ve heybetli.
Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için…
Bazen, hatırlamak gerekir hatırlanmak için…
Bazen, ağlamak gerekir açılmak için…
Bazen, anmak gerekir anılmak için…
Bazen de susmak gerekir duymak için.”
Şems-İ Tebrizi8FF9E3AF-0B01-4360-B262-3DADE9EE1719.jpeg


Kuraklık

 

59556D1E-5630-40FF-9709-EA03BB59C092

KURAKLIK

İnsanlık gündemine düşen bombalar;

💣 Çocuk istismarları
💣 Kadın Cinayetleri
💣 Aile içi Şiddet
💣 Sokak Hayvanlarına acımasızca yapılan saldırılar
💣 Kirlilik ve Atıklarla gelen Doğa Cinayetleri
💣 Arkeolojik Cinayetler,
💣 Ekolojik Cinayetler,

💣 Sebebi meçhul, faili meçhul görülen saldırılar, eylemler, hastalıklar…

Ve şimdilerde gündeme her an düşen ateş, Ormanların can ve ciğerinden insanlığın ciğerine düşüyor; Güdümlü, güdümsüz (dejenere olan bir iradeye bağlı ve veya kara arzuya bağlı tahrip gücü fazla yüzlerce bomba….

Geçen günlerdeki o yağan meteor yağmurları gibi düşüyor apansız zamanlara, yeşile, içindeki canlılığa, derin uykudaki insanlığa… Kendini tekrarlayan ve aşamayan insanlığa!

Sevgi değil, kabus ekiyor, kuraklık biçiyoruz kendimize, tüm evrene !

Bereketle değil, yaşamsal ve duygusal kuraklıkla imtihanımız…

Sonucu belli, meçhulü belli kuraklıklarımız;

Masumiyet kuraklığı,
İrade Kuraklığı,
Empati Kuraklığı,
Vicdan Kuraklığı,
İnanç Kuraklığı özde Sevgi Kuraklığı…

Nihayetinde Hiroşimolar‘dan farkımız ne.

Özgür irade ile doğan ve biçimlenen insanoğlu kaç bombadan sonra uyanışın bireysel ve ve de bütünlük kavramının özden gelen olduğunu anlayacak.

Meraktayım!

Evren’den ✍🏻

Art: Mara Light