Akıl

Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
Sana soracaklarım var, dedim;
Sen ki her bilginin temelisin,
Bana yol göstermelisin.
Yaşamaktan bezdim, ne yapsam?
Birkaç yıl daha katlan, dedi.
Nedir; dedim bu yaşamak?
Bir düş, dedi; birkaç görüntü.
Evi barkı olmak nedir? dedim;
Biraz keyfetmek için
Yıllar yılı dert çekmek, dedi.
Bu zorbalar ne biçim adamlar? dedim;
Kurt, köpek, çakal, makal, dedi.
Ne dersin bu adamlara, dedim;
Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar, dedi.
Benim bu deli gönlüm, dedim;
Ne zaman akıllanacak?
Biraz daha kulağı burkulunca, dedi.
Hayyam’ ın bu sözlerine ne dersin, dedim;
Dizmiş alt alta sözleri,
Hoşbeş etmiş derim, dedi. Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.

Ömer Hayyam0E746C4A-F310-466B-B097-7F14AF06C902


Gripin

Gripin hapının mucidi Necip Akar…

1904 yılında, Nizip’te doğan Necip Akar; 5 yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a gelmiştir.

İlk eğitimini Kadıköy’de yaptıktan sonra, orta ve lise öğrenimini (dönemin en iyi liselerinden) Vefa Lisesi’nde tamamlamış, 1924 yılında da Eczacılık Okulu’ndan mezun olmuştur.

Necip Akar, Eczacılık Okulu’nda iken Divanyolu’nda, Necip Özgül’ün eczanesinde çalışmaya (o zamanlar, kimi ilaçlar eczanelerde yapılmaktaydı) başlamıştır. Eczacılık Okulu’nda teorik bilgiler öğrenirken, çalıştığı eczanede; krem ve diş macunu yapımı konusunda pratik bilgiler edinmiştir…

Eczacılık Okulu’ndan mezun olup, askerlik görevini yaptıktan sonra; altı ay kadar Ankara’da Eczacı Hüsnü Bey’in eczanesinde çalışan ve burada da bazı bilgiler elde eden Necip Akar; ağabeyi Cemil Akar’la ortak olarak ilk önce “Şampuan Cemil”, “Necip Bey Kremi”, “Necip Diş Macunu” gibi karışımları üretmeye başlamışlardır.

Necip Akar, aslında; Osmanlı’nın son kişilerinden olup, Cumhuriyet Dönemi’nin de ‘ilk’ girişimcilerindendir.

Küçük bir dairede büyük bir heyecanla çalışan 2 kardeş, Şampuan Cemil, Necip Bey Kremi ve Necip Diş Macunu isimli ürünlerle piyasaya adım attılar, ancak hayal kırıklığı yaşadılar!

(Türkiye’ de alınan ilk yerli patent ürünü eczacı Necip Akar’ ın kendi adıyla ürettiği Necip Diş Macunu ürünüdür…)

Bu başarısızlık üzerine; ilk denemelerindeki hata ve zayıf yanlarını görerek, daha çok çalışıp daha profesyonel bir marka yaratmaları gerektiğini anladılar. Üretime ara verdikleri dönemde, piyasaya hâkim olan “Dandolin” marka diş macunu markasını incelemeye başladılar ve onun karşısına basit, akılda kalan ve çarpıcı bir isimle çıkmaya karar verdiler.

O günlerde, yeni yaygınlaşan ve büyük ilgi göre radyodan esinlenen Akar; radyo sözcüğünün sonuna ‘lin’ ekleyerek, Radyolin ismini buldu. Ardından; Necip Bey Kremi’nin üretimini durdurup; Necip Diş Macunu’nun formülünü değiştirilmiş, bilimsel ve daha ideal bir formül hazırlanmış; 28 Temmuz 1927’de ruhsatname alınarak “Radyolin” adıyla, yeni bir diş macunu imalatına başlanmıştır. Yeni diş macunun adı gibi formülü de mükemmeldir. Üstelik ülke çapında afiş reklamı ilk yapan ve bu alanda orijinal bir çığır açan, reklamcılığı ilmi şeklinde modernize eden Necip Akar; Radyolin’i, piyasaya çok iyi tanıtmış, bir aylık sürede Necip Diş Macunu’nun iki yılda yapabildiği satışı yapmış; bir yılda yarım milyona yakın Radyolin diş macunu satılır hale gelmiştir…

Türkiye’de (adına İspanyol Gribi denen) ciddi bir grip salgını vardır.

Baş ağrısından, diş ağrısına; soğuk algınlığından nezle ve romatizmaya; yüksek ateşten vücut ağrılarına kadar her derde iyi gelecek ilacın formülü 3 yıl içinde ortaya çıkaran 2 kardeş; ilk diş macunu denemesinde, marka isminin önemini kavrayıp, vurucu bir isim aradılar. O günler ağrı kesici alanında dünya markası olan Aspirin’in ‘in’ ekini alıp, herkesi canından bezdiren grip sözcüğünün arkasına eklediler!

1935’te ruhsatı alınan Gripin; piyasaya çıkar çıkmaz satış rekoru kırınca, bu başarı sayesinde Gripin Fabrikası’nın kurulmasına geçildi. Gripin kısa sürede, neredeyse ulusal bir ilaç haline geldi. Hatta “bir Gripin al, bir şeyin kalmaz” tümcesi halk arasında kendiliğinden doğup, kulaktan kulağa yayıldı. Gripin’in tanıtım kampanyaları ve kutusu da kendisi kadar ilgi gördü; Gripin şeklinde duvar kâğıtları ses getirirken, kutusunun üzerindeki kadın resmi de meşhur oldu. 1950 yılında ağabeyi Cemil Bey ile (Radyolin’i ona bırakıp) yolları ayrılan Necip Akar; “Puro” sabunu ve “Fay” temizlik tozu gibi ürünlerle de büyük bir başarı elde etmiştir. Puro efsanesinin doğmasında da yaratıcılığını göstermiştir. Türkiye’de ilk kez uygulanan ‘uçaktan özendirme atma’ yöntemi Puro sabun satışlarını artırmış; İstanbul semalarından yağan sabunlar hakkında çok konuşulmuştur.

Necip Akar’ın ilkleri bununla da sınırlı değildi. Türkiye’nin ilk yerli çocuk maması “Paro”, temizlik tozu ve kan sulandırıcı “Opon” da onun imzasını taşıyordu…

18 Haziran 1957 tarihinde, İstanbul’da 53 yaşında ortağı Muammer Bayer ile birlikte ‘deniz kazasında’ vefat eden Necip Akar’ın, yaşasa idi; nice ürünlerin buluşuna, katkı yapacağına inanıyorum. Mucit, girişimci, reklamın önem ve pazarlamaya inanan ‘ilk’ bilinçli reklam verenlerdendi. 1930’lu Atila Işık bugün hâlâ yaşayan Opon, Nevrozin, Fay, Puro, Gripin gibi ürünlerin başarısının mimarı iş insanına saygıyla…

Dip not: Necip Akar’ın ismi Acıbadem, İstanbul’da bir sokağa verilmiştir.14CE94FE-D1C9-42DD-8891-5062AE3A9BF3


Kırlangıç

Kırlangıçları hep çok sevdim. Belki bize de örnek olur.
Ayvalık’ta bir açık hava otelindeyim, resepsiyon da açıkta. Resepsiyonun köşesinde bir kırlangıç yuvası var; üç yavru, kafalar dışarda, gagalar açık. Anne ve baba gidip gelip yiyecek getiriyorlar ve ayrı zamanlarda geldikleri için birbirlerini görmüyorlar. Anne birinci yavruya yem veriyor, birazdan baba gelip ikinciye, anne tekrar geldiğinde üçüncüye, baba gelip birinciye. İnanılır gibi değil, sırayı hiç şaşırmadılar: ADALET.

Akşama doğru sudan çıktım, baktım yuvaya siyah bir kedi yaklaşmış. O ufacık ana baba canhıraş bir şekilde dalıp, çıkıp kediyi uzağa kadar kovaladılar: CESARET.

Otel sahibi şunları anlattı: bahar başlarında göçten döndüklerinde yuvanın bulunduğu bölümün kapalı olduğunu görünce, resepsiyon görevlisinin kaldığı odaya girip çıkıp onu uyandırmışlar: AKIL.

Sabah su içmek için fiskiyenin üzerinde dolaşıp çığlıklar atıyorlardı, ta ki fiskiye açılana kadar: İLETİŞİM.

Yuvalarını öyle bir yaparlar ki yıllarca dayanır: KALİTE.

Yazları sıcak ülkelere göç ederler: YENİLİK.

Onların yaptığı yuva, diğer kuşların saman çöplerini üst üste koyarak yaptığı dingildik yuvalara hiç benzemez. Benzer bir yuva yapabilen başka bir kuş yoktur: FARKLILIK.

Hiç kırlangıçları bir yerde pineklerken hatırlıyor musunuz?

Devamlı uçarlar: ÇALIŞKANLIK.

İnanılmaz hızlıdırlar, su zerresini havada yakalarlar: HIZ.

Kırlangıçları hep çok sevdim.

013E14B9-9F84-4683-ACA7-5A73414D4272


Hayatınızın sanatçısı olmak

“Hayatınızın Sanatçısı Olmak”

Yargıladığınız, kusursuz olmaya çalıştığınız ya da fazlasıyla so­rumlu/ sorumsuz olduğunuzda algıladığınız şeyi negatif olarak uçla­ra götürür, sevgi ve şükrana yer bırakmazsınız.

Güzel bir Çin deyişi bana berrak bir zihinle anda olmanın gücünü anımsatır:

“Ambarım yandı kül oldu ya, şimdi artık ayı daha rahat görebilirim.”

Algınızı değiştirmek için bilinçli bir şekilde sanatçı, bir sevgi mimarı haline gelin.

Sanatçılar yıkık bir kulübeye bakıp harabe­nin ötesinde cevheri görür.

Gerçek bir sanatçı olanı bilmezden gelmez, sadece olabilecek olan üzerine hayal kurar ama önünde­ki işi bilir ve bundan heyecan duyar.

Açık bir algı ve merak duygusuyla zihniniz ve yaşam koşul­larınızı sürmekte olan harika bir yeniden biçimlendirme tasarısı olarak izleyebilirsiniz.

Merak ve iyi bir doz mizah, ciddi, kendine yönelik çağdaş zihni baştan sona elden geçirmede en iyi panze­hirdir. Yeni gözlerle görme sanatı varlığınızın kısıtlayıcı yapısı­ na sadece bakıp değişime dram yaratmadan, mücadele etmeden karşılık vermenizi sağlayacaktır.

Siz sürmekte olan bir çalışmasınız. Özünüzün dışında yaşa­maya eğitildiniz.

İçe yolculuğunuzun hangi noktasında olursanız olun, şefkati kendinizden esirgemeyin. Kendinizi ne zaman baş­kalarıyla kıyaslasanız bir geri adım atmış olursunuz.

Gözünüz bunda olsun ama kendinize karşı da yumuşak olun. Yıkıcı bir eleştirmen değil, yaratıcı bir sanatçı olma seçiminizi hatırlayın!

Heathares Amara

Toltek Dönüşüm Yolu


Ödül

Yaşlı bir adam, evinin yanında her gün futbol oynayan ve çok gürültü yapan gençlerle bir türlü başa çıkamayınca, başka bir yol bulur. Gençlere her gün para vermeye başlar. Aldıkları bu para karşılığında gençlerin tek yapmaları gereken ise her gün aynı yerde futbol oynamaktır.

Bu, zaten gençlerin yaptıkları şeydir; şimdi bir de üzerine para aldıkları için çok mutlu olurlar. Üç gün bu böyle devam eder. Dördüncü gün, yaşlı adam gençlere üzgün olduğunu, artık daha az para verebileceğini söyler. Beşinci gün, bu miktar daha da azalır. Nihayet yedinci gün, yaşlı adam artık gençlere verecek parası kalmadığını söyler. Sekizinci gün, yaşlı adam rahattır; çünkü gençler artık gelmez.

Neden mi? Yaşlı adam, gençlerin amacını değiştirmiştir, ” Burada futbol oynamayı seviyorum”, ” para aldığım için burada oynuyorum ” a dönüşmüştür. Yani küçük bir ödül, gençlerin oyundan aldığı zevki etkilemiştir.

Prof. Dr. Acar Baltaş


World’s first tile pattern painted by Prof. Akbulut with da Vinci Xi

Dear Prof. Gökhan Akbulut
We received your beautiful and precise work by our Turkish distributor Cordamed.
It is an honor for us to receive the first tile pattern of Turkish art which has been done with our da Vinci Xi system.
 
Please find the attached photo  this tile box in front of us.
They really admired your commitment on high standard of care (both on patients and tiles) that you are determined to provide with da Vinci ecosystem.
 
We would like to thank you once again as Intuitive.
 
Regards,
 
Gary Guthart 
CEO and President

1020 Kifer Rd
Sunnyvale, CA 94086-5304 USA
Intuitive.com

 

İlk çini’nin hikayesini dinlemek için aşağıdaki link’i tıklayın
İlham verici bir hayatı olan Gary Guthart ‘a dünyada cerrahi robotu ile yapılmış ilk çiniyi hediye ettik. Cordamed aracılığı ile Amerika’ya Gary Guthart’a ulaştırdık. Önünde duran kutuda benim çiniyi yaptığım gün daVinci Xi önünde çekilmiş fotoğrafımla daVinci Cerrahi Robotu ile yaptığım 5 cm çapında bir çini deseni duruyor. Desenin yanında ingilizce olarak kısaca ne yapıldığı anlatılıyor. Yazının altında tek satır olarak 16. yüzyıl, Karameme usülü Lale desenidir yazılı.
Gary Guthart gibi bir basketbol sahasında basketbol oynarken NASA ya giden bir yolu hazırlayan cerrahi robotu planlaması ne kadar ilham vericiyse, 16. yy nakkaşı Karamemi’nin doğadaki bir laleyi bir kil tabakanın üstüne nasıl aktarılacağı ile ilgili bir stil geliştirmesi de o kadar ilham verici. Dünyayı daha güzel bir yer haline getiren bu büyük insanlara selam olsun.

Gary Guthart (President and CEO) and Dave Rosa (Executive Vice President and Chief Business Officer)
Gary Guthart (President and CEO) and Dave Rosa (Executive Vice President and Chief Business Officer)
Bülent Boz  ve Hasan Ertaş ( Intuitive Global Marketing Director CEO)
Karamemi üslubu Lale

İki Küskün Kardeşin Marka Hikayesi

Adidas’ı üreten kişilerin kardeş olduklarını ve birbirlerine dargın olarak öldüklerini biliyor muydunuz?

Dünya sporunu donatan Puma ve Adidas’ın hüzünlü hikayesi. İki kardeş tarafından 1920′lerde ayrı ayrı kurulan atölyelerden doğan iki devin sahipleri birbirlerine küs öldüler.

Spor malzemeleri üreten firmalar için, Dünya Kupası gibi dev organizasyonlarda ‘kimleri giydirdikleri’ hem bir prestij unsuru hem de tüketiciler karşısında önemli bir reklam fırsatı. Dünya Kupası’na katılacak futbol takımlarının yarısından fazlası Adidas ve Puma ürünlerini kullanıyor. Bu iki şirket arasındaki kıyasıya rekabet ise sadece iş hayatına değil, son derece şahsi bağlara da dayanıyor. Çünkü her ikisinin de kökeni Almanya’nın güneyindeki küçük Herzogenaurach kasabasına uzanıyor.

Herzogenaurach kasabası 60 yıl önceki bir kardeş kavgası nedeniyle tam ortadan ikiye bölünmüş durumda. İki tarafın fırınları, kasapları, barları hatta okulları bile ayrı…

Kasabanın ortasından geçen nehrin iki yakası arasındaki bu ayrılık, annelerinin çamaşır odasında 1920′lerde dünyanın en hafif spor ayakkabılarını üretme hedefiyle işe koyulan Rudolf ve Adolf Dassler kardeşlerin kavgasından kaynaklanıyor.

İki kardeş, Adolf (Adi) Dassler ve Rudolf (Rudi) Dassler, Almanya’nın Herzogenaurach kasabasında, “Dassler Kardeşler Spor Ayakkabıları Fabrikası”nı kurdular. Bir süre işleri çok iyi gitti. 1936 Berlin olimpiyat oyunlarında dört altın madalya kazanan ABD’li atlet Jesse Owens’ın ayaklarında, onların ayakkabıları vardı. Bu olaydan sonra şirketleri hızla büyümeye başladı.

Zıt karakterler olmasına rağmen birbirlerini tamamlayan kardeşlerin arası İkinci Dünya Savaşı sırasında açıldı. Kardeşlerden biri Nazi davasına daha bağlıydı.

Anlaşmazlığın sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte, bir asker olan Rudi’nin ABD askerleri tarafından esir alınmasının ardından, ABD birlikleri ile iyi ilişkileri olan Adi’nin, onu kurtarmak için nüfuzunu kullanmamasından kaynaklandığı rivayet ediliyor.

Savaş bittikten sonra Adolph, Rudolph’a artık birlikte çalışmak istemediğini, kendine ayrı imalathane açacağını söyler. Rudolph şaşkındır. Ufacık kasabada iki kardeş ayrı imalathanelerde rekabet edeceklerdir. Kardeşine bunun mantıklı olmayacağını, bu ufak kasabada zaten insanların sayılı ayakkabı satın aldıklarını, ikisinin birden iflas edeceğini söylese de Adolph bu uyarıyı dikkate almaz ve kendine yeni bir ayakkabı imalathanesi açar.

Gerçekten de aralarında kıyasıya bir rekabet başlar. Rekabetleri doğdukları kasaba sınırlarını dahi aşar. İki kardeş ayrıldıktan sonra birbirlerine küsmüşlerdir ve Adolph 1978 yılında öldüğünde tam 29 yıldır dargındırlar. Bugün iki firmanın genel merkezi de bu ufak kasaba Herzogenerauch’tadır.

Ayrıldıktan sonra bir daha hiç konuşmadılar. Rudolf ( Rudi), nehrin diğer yakasında Puma’yı kurdu…

Adolf ( Adi ) Dassler ise bu yakada kaldı. İşletmesine Adidas adını verdi. İki kardeşin ayrılmasıyla kasaba da ortadan ikiye bölündü.

Savaş sonrasında yokluk işsizlik vardı ve Adidas’la Puma kasabadaki tek başarılı işletmelerdi. Bir işletmede çalışanlar diğerinde çalışanların gittiği dükkanlara mağazalara gitmemeye başladılar. Yani kardeşler arasındaki savaş tüm kasabaya yayıldı.

Adidas şirketi, adını resmen 18 Ağustos 1949’da “adidas AG” olarak kaydettirdi. Aynı dönem, 13 işçiyle yeniden işe başlayan Puma’da ise bugün 3200 işçi çalışıyor.

Annelerinin evinde, elektrik olmadığı için bisikletten elde ettikleri enerjiyle deri keserek ayakkabıya dönüştüren Dassler kardeşler birbirlerine küs öldüler.

Kasaba mezarlığında birbirlerinden olabilecek en uzak noktaya gömüldüler. Şimdi kasabada iki kardeşin hikayesini anlatan bir müze var.


Kıymet

Cevherin Kadrini Cevher-i Füruşan Bilir!17D37343-01A2-444A-B46C-E002CDC962CA.png

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkânına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. “Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz? ” “Ne istiyorsan veririm.” Öğrenci, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: “Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.”
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır.
Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: “Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?” Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir:
“Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve o değerini bilenin yanında kıymetlidir.” Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadır…

Resim: Midas Anıtı
Yüksekliği 17 metre olan anıt MÖ. 600’lerde yapılmıştır. Antik Frigya’nın merkezinde olduğu kabul edilen anıt, Frig Vadisi olarak adlandırılan coğrafyanın en heybetli eseridir.
Yazılıkaya (Frig) Vadisi – Eskişehir


Satranç

Bir dönemin ünlü satranç ustası Tartakower, arka arkaya 5 maçı kaybettikten sonra, bunun nedenini soranlara şöyle yanıt vermiş:

“İlk maç sırasında müthiş diş ağrım tuttu, bu nedenle yenildim. İkinci maç sırasında da korkunç bir baş ağrım vardı. Üçüncü maçı oynarken romatizmalarım azmıştı. Dördüncü maçta ise kendimi iyi hissetmiyordum.”

“Peki, beşinci maç?” diye sormuş dostları.

“E, yani” demiş Tartakower, “kim bütün maçları kazanabilir ki”!
Kıssadan hisse:

İnsan gözlerini gerçeğe bir kez kapamayıversin, bulduğu gerekçeler önce trajik, sonra
da komik olur.

Tartakower, kendisiyle dalga geçme yöntemiyle, bu tür kişilere güzel bir ders vermek istemiş.

B6DC6B36-B129-442F-9D70-5DD9E755A966


Bal tadında AŞK Masalı…

48369F36-CAA9-446A-8BAA-2B16C8A2519E

Önünde açık duran boş sayfaya dalıp gitti bakışları. Kısa bir suskunluk… Sessizlik. Zamanın içinde zamandan özgür bir derinlik!

Ve ardından vızıl vızıl minik kanatlı kelimeler dönmeye başladı başının etrafında. 

Ses yavaş yavaş görünür bir hal aldı gözlerinin önünde. Ve bir arı kondu badi parmağına. Kendi düşünü fısıldadı usulca kulağına…

7D801BC4-5617-4649-B9DC-F0017A1A8E06.jpeg

Kraliçe Arı üslubunu bozmadan, işçi arıların çiçeklerden topladığı tüm bal nektarlarını seçiyordu özenle, diğerleri de özenle yerleştiriyordu kovanın içerisine.

Bal tadı aşk, arı kanadında havada uçuşuyor, arada önünde duran boş kağıda bir kaç nektar damlıyordu… Tarifi zor sözcüklerle.

Sadece; ‘Bal tadında…’ diyebildi…

Beyaz kağıdın üzerindeki çokgenler, 6’genler, gittikçe daha belirgin bir hal alıyordu.

B861867E-F688-4E78-B5F5-BBE774C2D0FC.jpeg

‘Nasıl bir matematik, kimya ya da simyadır! Arılar ne zaman matematik öğrenmiş olabilir ki dercesine’ arı kovanlarına daldı gitti gözleri.

Arılar birbirine çarpmadan uyumla, kavgasız konuyor, uçuyor aşkla kuruyorlardı adeta kendi seyyah cennetlerini. Çiçeklerin cömert özünden, bal tadında altın harfler seçip kovanlarına döşüyorlardı. 

Ve oku’masını bilenlere kendi düşlerini fısıldıyorlardı… Özlerinden, zamandan özgür, yaradanın sihirli imzasını telef etmeksizin kovanlarına akıtıyorlardı altın vuruşlu aşk izlerini… 

Ve, Bal kovanında BİR aşk masalı yazılıyordu… 

Sebebi Aşk… İlan’ı Aşk..

Evren’den ✍🏻

Ma’Kalem®️

8746129D-93CD-43B5-82A3-8D3BC2F428DF