Yaşam Sanatı “Felsefesi”

Selamlar;

Uzun bir zaman oldu ilk yazımı yazalı. Araya bu kadar zaman girmesine sebep olan çok bahanem var. Bunlarla kafanızı şişirmek istemiyorum, doğrudan konuya giriyorum.

Burayı canlı tutmak adına sürekli kendi yazılarımı yazmak isterdim. Ancak bu hem zaman hem de benim bu kadar yazıyı yazacak kadar dolu olmamamdan kaynaklı olarak mümkün değil.

Bu  nedenle burada çok daha güzel şekilde yazılmış bilgilendirici ve ufuk açıcı, önemli gördüğüm yazıları günübirlik paylaşmayı düşünüyorum. Böylece burası daha göz önünde olur, ben de zaman zaman facebooktan yaptığım makale paylaşımlarımı buradan yapmış olurum. Başlarına da ufak yorumlar ekleyerek bir artı değer katmaya çabalayacağım. Lütfen sizde katkılarınızla bana destek olun, hep beraber öğrenelim.

Kendi yazılarımı ise 2 haftada bir paylaşmaya çalışacağım. Konuları ise özellikle tıp eğitimi ve felsefesi, eğitim felsefesi, öğrenme psikolojisi üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum.

Bilgilendirme faslını kapattıktan sonra başlığı oluşturan asıl konuya girelim:

Yaklaşık 1 ay evvel Gökhan hocamın tıp eğitimiyle ilgili bir video göndermesi sonucunda yazılarıyla tanıştığım Sinan Canan çok güzel bir yazı yazmış. Gökhan hocayla ve bu siteyle haşır neşir olmamın sonucunda kazandığım çok önemli bir değer oldu Sinan Canan; bunun için Gökhan hocama bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

Okumak ihtiyaç halini aldıktan sonra, insanın içinde birikenleri yazıya dökmek istemesi de bir sonuç oluyor aslında. Ama her şeyden önemlisi ne okumak ne yazmak; asıl önemli olan anlamak! Bu nedenle yazmaktan çok hep beraber anlayabilmeyi umut ediyorum.

Hepimizin mutlu olabilmek için anlayabilmemiz dileğiyle:

Sıradan hayatlar

Sinan CANAN

İnsanoğlunun şaşırtıcı başarıları her daim gözlerimizi kamaştırıyor; hatta kimi zaman adeta bizi bizden alıyor. Bir opera sanatçısının sesi ile dalıp çıktığı derinlikler, bir piyano virtüözünün akıllara ziyan performansı, bir ressamın renklerle şiir yazışı, dünyanın tepelerinden korkusuzca kendini bırakan “basejumper”ların tüyleri diken diken eden cesareti, hattatların göz yaşartan desenleri, hafıza şampiyonlarının şaşırtıcı becerileri ve daha nice akıl almaz insani başarılar, hayretten ağzımızı açık bırakıp bizi kendilerine hayran ediyorlar.

Bir şeyler yapacağımız zaman, adettendir, içten içe “onlar gibi” olmak isteriz. Mükemmelleri örnek alır, onlar gibi olma yolunda kimi zaman yıllarımızı harcarız. Bir kısmımız mesela, bencileyin, sevdikleri müziği sadece dinlemekle yetinemezler, onu aynen, hayran oldukları kişiler gibi, hatta onlardan da iyi yapmaya heves ederler. Dehanın yüzde doksanının çalışmak olduğunu bildiğimizden, genç ve zamanın bereketli olduğu dönemlerde “kendimizi gerçekleştirmek” adına zaman ve enerjimizin büyük çoğunluğunu bu çabalara seve seve ayırırız. Amacımız, her ne yapıyorsak, dünyada parmakla gösterilecek “en”ler arasında zikredilmektir çoğu zaman. Çoğunluğumuz başaramaz bunu elbet; yolun bir yerinde vazgeçer; geriye boşa harcanmış aylar, yıllar, umutlar ve çoğu kez tonla maddi harcama bırakarak…

Diğer insanların başarılı oldukları alanlar, kalıplar vardır. Kimisi konuşmada, kimisi, sporda, kimisi bir sanat dalında, kimisi de politikada, yahut insan ilişkilerinde parıldar. Önce bu kişilere, sonra yaptıkları işlere ilgi duyarız genelde. Onların yaptığı işi onlar gibi yapmak, hatta onlardan daha iyi yapmak, en azından hayatımızın bir döneminde, neredeyse ana odaklanma noktası haline gelir. Öykünme tabiatımızda vardır çünkü. Ama bu özenenlerin kahir ekseriyeti, “hayran oldukları o iş için doğmamış” olduklarını bir süre sonra anlarlar.

“Sıradan olmamak gerek” desem size, çoğunuz benimle aynı fikirde olursunuz. “Sıradan olmamak lazım” argümanını onaylayan bir çok insanlar birlikte sıradanlaşmak pahasına bunu yaptığınızı bile fark etmezsiniz çoğu zaman… Sıradışı olmanın gerekli bir şey olduğu algısı, en “sıradan” algı tiplerinden birisidir halbuki. Neden? Belki de sıradanlığın zıddının sadece “farklı olmak” değil, aynı zamanda ve hemen her zaman “başarılı olmak” gibi algılanmasından dolayıdır. Halbuki hiç de öyle değildir mesele. Sıradan olmamak için, hayatında sıradan gördüğü her şeye sırtını dönen ve böylece yıllar boyu gözünün önündeki imkanlardan, hatta mucizelerden bihaber yaşayan insanları tanısanız, sıradışı olmaya çalışırken kaçırdıklarınızı daha iyi anlayacaksınız, anlayacağız belki…

Başarılı ve usta insanlara dikkat edin. Biz onları genellikle hep başarılı oldukları işlerle ve o işler bağlamında tanırız. Başka bir hayatları olduğu, hayatlarının diğer alanlarında neler yaşadıkları pek aklımıza gelmez. Onlar gibi olamayışımıza içten içe hayıflanırız bazen. Ama acaba, o hayranlık uyandıran görüntü ne pahasına karşımızda arz-ı endam eder, bunu bilebilir miyiz? Bir enstüman virtiözü, bir sahne sanatçısı, bir politikacı, bir bilim adamı, bir sporcu, bir söz ustası, bir romancı; medyada karşınıza çıkan her “haber değeri taşıyan” insan, kendini tam anlamıyla gerçekleştirmiş midir acaba? Her zaman mutlu mudurlar? Hayatlarından doyum hissederler mi? Yaptıkları onları tatmin eder mi?

Biliyorum, aklınıza hemen ünlülerin ancak aylar süren evlilikleri, bunalımları, intiharları, dağınık hayatları, magazin basınına malzeme olan abartılı yaşamları ve tepkileri geliyor. Bunlar sadece basının cımbızladığı bir kaç başıbozuk hadise mi yoksa sandığımızdan çok daha mı yaygın bu tip insanlar arasında acaba?

İnsan gibi neredeyse sonsuz boyutlu bir varlığın, bu dünyada herhangi bir alanda kalburüstü bir başarıya sahip olmasının bedelini biliyor muyuz? O başarıyı hepimiz istiyoruz belki ama, onun bedelinin farkında mıyız? Ödeyebilecek miyiz?

Kendi olmak ve “sıradanlaşmak”

Genel bir prensibi kabullenmekte pek zorlanmayız: Herkes bir şeyleri diğerlerine göre daha “rahat” yapar; ve o işi yaparken doğal olarak çok daha üretken ve verimlidir. Gerek doğuştan, gerekse erken çevremizin sağladığı imkanlardan gelen yeteneklerimizin benzersiz bir kombinasyonuna sahip bireyler olarak bir çoğumuz diğerlerinden çok farklı ve yeganeyizdir. Kimisi, minicik ses frekanslarını dahi birbirinden ayırabilecek bir işitme donanımıyla, kimisi en karmaşık beden hareketlerini kolayca yapabilecek bir beden ve vücut yapısıyla, kimisi de insanları bir bakışta anlayabilecek bir empati yeteneğiyle dünyaya gelmiş olabilir. Yahut bu sıradışı becerilerinin önemli bir kısmını yaşamlarının ilk yıllarında kendilerine kısmet olan sosyal çevrenin etkileri sonucunda istemsiz olarak edinirler. Bu insanların hayatlarında yapabilecekleri en kolay işler de işte bu hazır yeteneklerinden azami düzeyde istifade edebilecekleri alanlardır. “Bir şeyi yaparken mutlu ve verimli olabiliyorsanız, o iş için dünyaya gelmiş olma ihtimaliniz yüksektir” desek, herhalde çok yanlış bir çıkarım olmaz. Fakat bir çoğumuz, özellikle eğitim ve sosyal etkileşim süreçlerinde, sınırlı sayıdaki seçeneklerden bir tanesine uyum yapmaya zorlanır, çoğu zaman bize hiç uygun olmayan alanlarda başarılı olmaya mecbur bırakılırız. Moda, medyatik pompalamalar ve geçici popüler heveslerin sevkiyle, hiç bir zaman derinleşme imkanı bulamayacağımız nice uğraşla, nice bilgi biçimi ile zaman harcamak durumunda kalırız. Bu dünyadaki her insan gibi “benzersiz” olduğumuzu bize pek kimseler hatırlatmadığı için, şu sonsuz olasılıklar evrenini bir kaç başarı formülüne indirgeyen hazır-lop paketler yüzünden, ekserimiz mutsuz ve sıkıntılı bir hayatın içinde bulur kendini. Heveslerimiz de böyledir; ne olduğumuzu bilmeden, ne olacağımızı hayal etmeye başlamış buluruz kendimizi…

Gördüğüm genel bir manzarayı sizinle paylaşayım: Bir tek işte en iyi olmak için hayatından büyük fedakarlıklar yapan çok insan var. Uzaya robotlar göndermekten tutun, elindeki müzik aletini neredeyse konuşturmaya varana kadar, insan kabiliyetlerinin sınırlarını zorlayarak elde edilen nice başarılar görürüz her gün. Bunların hepsi de insandır ve potansiyelleri içinden bir tanesini seçerek gerçekleştirme yolunda bir kader çizgisi takip etmişlerdir. Ödüllerden, konserlerden, alkışlardan, takdir ve teşekkürlerden sonra kendi yaşamına çekilen o “sıradışı” insan ne yapar peki? Ne yapacak, sizin-benim gibi, her faninin dertleri onda da mevcuttur ve o dertleri ile başbaşa kalır. Belki maddeten bir çok sorunu, geçici bir zaman için de olsa, hallolmuş görünür; ama şimdi daha büyük bir derdi vardır onun: Yaşamının geri kalanı ile ne yapacaktır? Yaşama sanatı hakkında bilgi sahibi midir acaba? Kendi ile başbaşa kaldığında, etrafındaki gerçek aile ve dost meclislerinde mutluluğu tadacak mecali kalmış mıdır? Eğer bunları yapabiliyorsa, biliniz ki çok nadir ve seçkin bir örnek ile karşı karşıyasınızdır. Zira günümüzün yaygın “batı menşeli” toplumsal kabullerinden birisi olan “başarı ve sıradışılık” ülküsü, hayatın erken dönemlerinde elde edilip yerleşmesi gereken o eşsiz “yaşam bilgisi”nin sarfını gerektirecek kadar derin bir yoğunlaşma ister. Ardından edinilen yeni yaşam ise, içinde hiç kimsenin nasıl yaşayacağını pek bilemeyeceği bir muammadır. Biyolojik olarak en fazla 150 kişilik bir çevreyle baş edebilecek bir zihinle, bazen bütün ülkede, bazen bütük dünyada tanınan, bilinen biri olma arasındaki tezatı yenebilecek bir zihin bulabilmeniz, işte bu nedenle çok zordur.

Kendini gerçekleştirebilmek

Olağanüstü yetenekler geliştirmek için harcanan zamana dikkat etmek gerek. Beş yaşında usta işi besteler yapmaya başlayan bir çocukla, onlarca sene enstrüman icrası yapıp da ancak ustalaşabilen insanlar arasında temel bir fark vardır. İlki, doğuştan gelen altyapısı uyarınca hareket eder ve “mecrasını bulma”nın avantajından istifade eder. Diğeri, belki de şartları baştan uygun olmasa da, azim ve çalışma ile belli bir noktaya ulaşır. Peki bunlardan hangisi “kendini gerçekleştirmek”tir acaba? Bunun ölçülerinden bir tanesi olarak yaşamdaki doyum ve mutluluk bir ölçü olabilirdi. Ama ne yazık ki “çok geç” olmadan bu ölçekteki fark edilebilir işaretleri görebilme imkanımız olmuyor. Yanlış tercihler yüzünden gün geçtikçe biriken mutsuzluk, bazen orta, bazen ileri yaşlarda vurur insanı. Mesela sırf yüksek puan alabildiği için üniversite tercihlerinde tıp fakültesi gibi bölümler kazanan ve tüm ömrünü aslında hiç sevmediği, mizacına hiç uygun olmayan bir meslekle geçiren nice insanımız var. Sırf yüksek puan alabilecek kadar çalışkan ve hızlı işlem kapasitesine sahip oldukları için adeta ömür boyu cezalandırılan nice insan… İş garantisini veya diğerlerinin gözündeki prestiji öncelerken mutluluğu ikinci planda bırakmak, ne büyük günahtır! Halbuki o yüksek puanlı teknik mühendislik bölümlerinde ne sanatçılar, ne edebiyatçılar, ne düşünce adamları vardır ve sırf “yüksek puan” alabildikleri için, insanlık belki de ebediyen onlardan mahrum kalacak; kendileri de hiç öyle olmamarına rağmen, sıradan bir hayat süreceklerdir. Bu kayıp, telafi edilebilir bir kayıp mıdır?

Düşünelim: İnsan potansiyeli sınırsızdır. Dünya üzerindeki, yahut ülkenizdeki insan sayısını düşünün. Her biri bambaşka; parmak izleri kadar yegane ve benzersiz. Her biri dünyayı başka başka biçimlerde görüyor, her biri ilhamları farklı yönleriyle algılıyor. Fakat önümüze koyulan seçenekler öyle mi? Bir kaç tane seçenekle kuşatılmış durumdayız. Okullarda okuyan çocuklar “ya sayısalcı, ya sözelci” olmak durumundalar. Matematik zekası yüksek olanlar illa ki teknik bilimlerden birisine, fen bilimlerine yöenlmek zorundalar. Sözel zekası yüksek olanlar ise sosyal alanlarda ömür geçirmeye mahkumlar. Halbuki Johann Sebastian Bach’ın senfonilerindeki matematiksel sanata ulaşacaksak, bunu böyle bir seçenek sistemi ile nasıl yapacağız? Fen bilimlerinin baş göndüren bulgularını kuşbakışı bir yaklaşım ile söze dökebilecek, bilim felsefesi ve insan düşüncesinin yeni kapılarını zorlayacak söz ve düşünce üstadlarını fen bilimlerinden nasıl çıkartacağız? Türkiye’de temel bilim bölümleri bir bir kapanıyor; felsefe gibi alanlar gittikçe gözden düşüyor, tenhalaşıyor. Gencecik insanlar “daha kolay iş bulabilecekleri” bölümlere yönleniyor yahut yönlendiriliyorlar. Üretim çarkı içinde “iş bulma”nın hayatın tek amacı haline geldiği distopik bir dünyayı anlatan ahmakça bir film izliyor gibiyiz. Fizik bölümlerinden birisinin öğretim üyesi olan bir arkadaşımın serzenişi hala aklımdan çıkmıyor. Ben “fizik bölümlerinin kapanmasından” yakınırken o sözümü kesti ve “bırak kapansın hocam” dedi. Şaşırdım. Devam etti: “Zaten iyice gözden düştü, puanları yerlerde sürünüyor. Ben o kadarcık puanla gönülsüz gelen adamları nasıl fizikçi yapayım, onlara nasıl kuantum fiziği anlatayım? Kapansın gitsin, daha iyi!”

Aileler bilmeden bu değirmene su taşımaya devam ediyorlar. “ben felsefe okumak istiyorum” diyen çocuklarını “felsefe yapma bana!” diye susturup, onların adam gibi mesleklere yönelmeleri için ellerinden geleni yapıyorlar. Düşünemeyen, çağını okuyamayan, her şeyden ötesi, tatminsiz ve umutsuz bir neslin nelere mal olduğunu ve olabileceini bilmiyorlar, belki de bilmek istemiyorlar…

Kendimizi hapsettiğimiz seçeneksizliğin bizi sürüklediği felakete dair adım seslerinden sadece birisidir bu. Yaşamayı unuttuk. Mutlu olmayı gündemimizden çıkarttık. Şehirli insan neden yaşadığını bile unutmak üzere. Sanayi devriminin neticesinde şekillenen ve insanları devasa üretim-tüketim makinasına birer dişli çark olarak yetiştirmek üzere kurgulanmış, adına “eğitim” dediğimiz sürecin en anlamsız ve anakronik sürecini yaşamaya devam ediyoruz. Herkes üniversite profesörü olacakmış gibi yönlendiriliyor. İnsanlar adedince çeşitlilik arz etmesi gereken tabii insan yaşamına bu eğitimide hiç bir yer yok. Bu daracık seçeneklere sığamayanlar, başarısız olarak damgalanıyor. Kendini alabildiğine törpüleyip bu seçeneklerden sağ-salim çıkabilenler ise, geride kalan kısımları ile kendilerine ve topluma faydalı olmaya çalışıyor. İşte günümüzün “çözümsüz” elitlerinin üretim bandı, kabaca böyle işliyor…

Yaşama Sanatı

Jean Jacques Rousseau der ki:

“Birçok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların bir çoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan, yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denen o güç hakkında az şey bilir. Bir insan bir uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başarılı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamen cahilidir. Sanatları öğrenirken, listenin en başına “yaşama sanatı”nı koymayı unutma…”

Çocuk yetiştirirken ne yapsak? Sıradışı ve “başarılı” bir kişi mi; gerçek ve sıradan bir insan mı yetiştirmeli? Yoksa her ne olacaksa, yetişmesine izin verip önündeki çer-çöpü temizlemekle mi uğraşsak?

Karar sizin…

* * *


(Kültür Ajanda Dergisi Nisan 2014 sayısı için kaleme alınmıştır)

Sİnan CANAN – http://sinancanan.net/
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s