Bilim Felsefesi ve Psikiatri

img_5812BİLİM FELSEFESİ VE PSİKİYATRİ
Doç. Dr. Hakan Atalay*
Giriş:
Felsefede her şey çocuk gibi sorular sormakla başlar: Bu ne? Nasıl oluyor? Neden öyle değil de
böyle? vs. Bu soruları kuramsal dile çevirirsek, felsefenin iki soruya yanıt arayan, sistematik bir
düşünme biçimi olduğunu görebiliriz: Evren dediğimiz şey nedir sahiden? Ve elbette, 5N 1K’nın
diğer soruları: Evren nasıldır, ne zaman olmuştur, nedendir, nereden gelmiş/nereye gitmektedir, kim
tarafından oluşturulmuştur?
Bu sorulara düşünce tarihinde kabaca iki yanıt üretildiğini söyleyebiliriz: 1) Bu soruların kısıtlı
aklımızla bilinemeyeceği, çünkü bir tür gizem içerdiğini söyleyen (dinlerin de dahil olduğu)
hermeketik gelenek ve 2) Sorulara (ayrı ayrı ya da birlikte) gözlem, deney, akıl yürütme gibi
yöntemlerle yanıt bulunabileceğini söyleyen (astronominin de dahil olduğu) bilimsel gelenek.
İlki bu yazının dışında olduğu için, biz burada ikincinin izini sürmeye çalışacağız.
Bilim ve Felsefesi:
Bilimsel düşüncenin evrenin ne/nasıl bir şey olduğu sorusuna ilk çağlarda verdiği yanıt, dört
unsurdan ibaret olduğu şeklindeydi: Hava, su ateş ve toprak. O günden bu yana çok şey değişti, en
azından düşüncede. Ve artık, bu soruya daha “bilimsel” yanıtlar üretebiliyoruz: “Evren dalga
özellikleri de gösteren kuantum parçacıklarından oluşmuştur.” Bu yanıtın “Evren dört unsurdan
oluşur” yanıtına göre daha yalın, daha açıklayıcı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bilim uğraşı, ne çeşit bir “töz”den yapılmış olursa olsun, dışımızda (ve içimizde) bizim
düşüncemizden bağımsız bir “şeyler”, bir dünya olduğunu varsaydığımızda ancak mümkün hale
gelir. Dolayısıyla, buarada felsefenin ana dallarından biri olan “ontoloji”yi geçiyoruz, çünkü o daha
dışımızdaki dünyanın “ne”liği ile ilgilenmektedir. Biz bilimle uğraştığımıza göre, daha en başından
bizim dışımızda bir dünyanın varlığını kabul edip, üstüne üstlük onu bilebileceğimizi iddia
ediyoruz. Peki, nasıl oluyor da daha ne/nasıl/neden olduğunu bilmediğimiz bir “dünya”yı
bilebiliyoruz. Bu mümkün müdür? Mümkünse, nasıl ?
Bu soruyla da felsefenin “epistemoloji” dalı ilgileniyor, yani, bilim felsefesi.
Felsefe en başından beri bilgi sorunuyla ilgilenmiş ve bilim üzerine düşünmüşse de, geçen yüzyılın
başlarına kadar “pozitif bilim” fazla sorgulanmamıştır. Biribirini izleyen; biri ötekinden sonra gelen
ya da ötekine neden olan reform ve rönesans hareketleri, sanayi ve teknoloji devrimleri,
burjuvazinin gelişmesi, coğrafi keşifler, vb. doğa bilimlerinin önünü açmış, insan aklına ve
“aydınlanma”ya inancı pekiştirmişti. Newton sözünü ettiğimiz gelişmelerin yaşandığı yüzyılların
örnek bilimcisi olarak kabul edilebilir, çünkü geliştirdiği kuramlarla dünyayı “formüllerle”
açıklanabilir bir hale getirmişti. Güneş sisteminin hareketlerinden bir taşın serbest düşmesine kadar
her türlü hareket mekanik matematik denklemlerle hesaplanabilir olmuştu. Ancak, yirminci yüzyıl
başlarında fizikte ortaya çıkan gelişmeler bu “güvenilir” mekanik dünya anlayışında ciddi gedikler
açmaya başladı. Söz konusu gelişmeler, kabaca “görecelik” ve “kuantum” kuramlarının ortaya
çıkışıdır, çünkü bu iki kuram fiziği, dolayısıyla dünyaya bakışımızı temelden değiştirmiştir.
Görecelik kuramı bilim dünyasına Einstein’ın başlangıçta önemleri pek fark edilmeyen makalelerini
yayımlanmasıyla girmiştir. Kuramın temel önermeleri, özetle şunlardır:
1) Hareket görecelidir.
2) Işığın hızı değişmez.
3) Zaman görecelidir.
4) Kütle ve enerji aynı şeyin farklı görünümleridir. Yani, e=mc2
Gözümüzde canlandırmak istersek: “Geçmekte olan bir trenin hızı, trende giden bir kişi ile
istasyonda durmakta olan kişi için farklıdır” diyebiliriz. Bu basit düşüncenin muazzam sonuçları
olmuştur. Zaman algısının değişmesi bunlardan biridir. Ancak, “olay” bu kadarla sınırlı değildir;
görecelik kuramı uzay söz konusu olduğunda yüzyıllardır bütün hesaplamaların temelini oluşturan
Öklid geometrisinin yetersiz kaldığını, örneğin, iki nokta arasında en kısa mesafenin artık doğru
olarak kabul edilemeyeceğini, çünkü “uzayın büküldüğünü” kanıtlamıştır.
Kuantum kuramı ise, adını, enerji alan bir cismin bu enerjiyi gözlerimizle gördüğümüz gibi sürekli
değil, kesintili olarak, “kuantalar şeklinde” kaybettiğinin gözlemlenmesinden almıştır. Kuantum
kuramının fiziği, dolayısıyla dünyaya bakışımızı nasıl değiştirdiğini anlamak için iki örnek verelim:
Yapılan deneyler, fotonun hem parçacık, hem de dalga gibi “davranabildiğini” göstermektedir.
Başka bir deyişle, madde dediğimiz, dış dünyada elle dokunduğumuz, gözle gördüğümüz her şeye
daha “yakından” bakıldığında sadece “dalgalar” görebiliriz, nasıl baktığımıza bağlı olarak. İkincisi,
“kesizsizilik ilkesi ise, bilim felsefesi açısından da yeni bir paradigmanın ortaya çıkmasına vesile
olmuştur. Buna göre, bir parçacıkla ilgili bir ölçüm yapmak istediğimizde, parçacığın sadece bir
yönünü ölçebiliriz; ya momentumunu ya da yerini. Yerini ölçmek istediğimizde momentumu
kaybolur, momentumunu ölçmek istediğimizde yerini bulma yeteneğimizi kaybederiz. Bu olgunun
bir sonucu, pozitif bilimlerin üzerine oturduğu “nesnellik” ilkesinin tartışmaya açılmasıdır, çünkü
artık birbirinden bağımsız nesnel bir gözlemci ile “nesne” olarak orada duran bir gözlem
nesnesinden söz edemeyiz. Kısacası, gözlem, gözlemleneni etkiler.
Kuhn, bu gelişmelerden esinlenerek bilimsel devrimlerin yapısını incelemiş ve “paradigma”
kavramını ortaya atmıştır: Bilimin normal dönemlerinde yapılan çalışmalar, ortaya çıkan sonuçlar
belli bir paradigmanın içinde değerlendirilir. Ancak, sonuçlar öyle bir noktaya gelir ki, artık varolan
paradigma içinde anlanlamdırılmaları olanaksızlaşır. Böyle zamanlarda yeni kavramlara, kuramlara
ihtiyaç duyulur. Paradigma değişir.
Fizikteki yeni bulgular da bir paradigma değişikliğini zorunlu kılmıştır: Dünyayı artık mekanik
Newton fiziğiyle anlamak yeterli değildir. Yeni çalışmalar, denemeler, varsayımlar artık kuantum
fiziği çerçevesi içinde geliştirilirler.
Yeni durumların ortaya çıkardığı tartışmalar, bilim felsefesinde yankısını bulmuştur. Bir örnek,
Popper’in katkılarıdır. Popper bilimsel çabanın doğrulama üzerine kurulamayacağını, tersine,
bilimsel bir önermenin temel özelliğinin onun “yanlışlanabilir” olmasında yattığını belirtimştir. Ona
göre bilimsel önermeler “Bütün kuğular beyazdır”kesinliğinde olmalıdır, çünkü birinin bir gün
siyah bir kuğu keşfetmesi bile önermenin yanlışlanmasına yetecektir. Ayrıca, Popper gözlemin
kuramdan bağımsız olamayacağını, tek tek billgilerin genellenmesiyle yeğin bilgiye
ulaşılamayacağını söyler.
Bilim Felsefesi ve Psikiyatri:
Peki, bu tartışmalar ışığında bilim felsefesinden psikiyatriye bakıldığında ne görüyoruz? Ontolojiyi
zaten dışarda bırakmıştık. Elbette dışımızda -ne olduğunu tam olarak bilmesek de- “gerçek” bir
dünya olduğunu varsaymasaydı, psikiyatri diye bir tıp dalı olamazdı, çünkü o zaman, örneğin, sesler
duyduğunu söyleyen bir şizofreni hastasının varsanılarının “gerçek” olmadığını nasıl
söyleyebilirdik? Epistemolojiye gelince…
Şöyle başlayabiliriz: Psikiyatri, tıbbın en küçük çocuğudur. Yeni yeni gelişmeye başlamış, fakat tüm
küçük çocuklar gibi ailenin ve halkın göz bebeği olmuştur. Bunun tarihsel, kültürel, bilimsel
nedenleri vardır. İnsanlık önce dış dünyayı bilmeye çalışmış, ilk astronomi, matematik bilgileri
Nil’in taşkınlarından korunmaya çalışan Mısır’da ortaya çıkmıştır. Mitolojilerde ve dinlerde
ifadesini bulan ilk dünya tasarımları basit gözle algılanan gerçekler üzerine kurulmuştur. Sözgelimi,
dünya evrenin, insan da dünyanın merkezine oturtulmuştur. Dünyanın evrenin merkezi olmayı
bırakın, güneş sisteminin sıradan bir gezegeni olduğunun bulunması, epey uzun bir tarihsel süreci
ve epey acıyı gerektirmiştir. İnsan ve dünya merkezli bilim anlayışına ikinci büyük darbeyi Darwin
vurmuş, o da insanı dünyanın merkezi olmaktan çıkarmıştır. Son darbe gene yirminci yüzyıl
başlarında Freud’dan gelmiştir. Freud dünya merkezli bir evrende ya da insan merkezli bir dünyada
yaşamamakla kalmayıp insanın kendi kendisinin bile merkezi olmadığını göstermiştir: Onca
yücelttiğimiz bilinç, bilinçsizlik buzdağının üstünde görünen küçük bir kısımdan ibarettir yalnızca.
Kısaca anlattığımız bu sürecin diğer içerimlerini bir yana bırakalım, şuraya bakalım: Bilgilerimiz
evrenden dünyaya, dünyadan insana, insandan da zihne/beyne doğru giden bir yol izlemiştir.
Önceleri doğayı, sonra insan vücudunu incelemek, deşmek tabu olmaktan çıkmış, son olarak da
insan zihni/beyni incelenebilir hale gelmiştir: Hem düşünsel olarak, hem de teknik olarak.
Dolayısıyla, psikiyatri ve onun temelini oluşturan zihin/beyin araştırmaları henüz çok gençtir. Bu
durum bilimlere girişte bir geç kalmışlık yaratmışsa da, daha önce gelişen birçok alandan
yararlanma olanağı sağlayarak bu alandaki çalışmaların üslü bir şekilde ilerlemesine de zemin
hazırlamıştır. Buna rağmen, psikiyatrinin henüz emekleme döneminde olduğu, hala pozitif
bilimlerde geçerli olan bir paradigmanın içinde çalıştığı kabul edilebilir. Örneğin, psikiyatride tanı
ve tedavi biçimleri kadar temel araştırmaların da geçen yüzyılın egemen paradigmaları olan iki ana
damarda ilerlediği görülmektedir: Akılcılık (rasyonalizm) ve deneycilik (ampirisizm). Daha iyi
anlamak için buna iki örnek verecek olursak, akılcı yaklaşımların psikanaliz ve ilişkili alanlarda,
deneyciliğin de günümüzün psikiyatrisinde egemen paradigma olan biyolojik psikiyatride geçerli
olduğunu söyleyebiliriz.
O halde, bilim felsefesinden psikiyatriye baktığımızda, psikiyatrinin, daha doğru bir deyişle, zihin/
beyin araştırmalarının, mekanik fizik döneminin Aristocu mantığa dayanan anlayışları yerine,
kuantum fiziği çağına uygun yeni bir anlayışa, mevcut tüm bilgileri özümseyip bütünleştirecek yeni
bir bakış açısına ihtiyacı olduğu ortadadır. Bunun nasıl olabileceğini, dünyaya bakışımızı
zenginleştiren iki büyük kuramı özetleyerek yanıt vermeye çalışalım: Sistemler kuramı ve süreç
kuramı.
Sistemler kuramı, her türlü varoluşun belli bir sistemin parçası olduğu, bunların da giderek
genişleyen (ve daralan) sistemleri oluşturduğu bir düzene dayanır. Burada bizi ilgilendiren sistemler
kuramının “Genel Canlı Sistemler”dir. Genel canlı sistemler kuramına göre, “Bütün doğal
fenomenler, bazı temel sistem niteliklerini paylaşan, birbiriyle ilişkili bir sistemler kümesidir.” Bu
önerme biyolojik ve toplumsal yaklaşımların fiziksel bilimlerle mantıklı bir şekilde bütünleştirildiği
kavramsal çatıyı oluşturur ve bu sayede psikiyatride, onu tıbbın öteki alanlarından ayırmış olan ruhmadde ikilemine de yeni bir çözüm sunar. Sistem, yalın olarak, her birinin durumu öteki
birimlerinkiyle sınırlanacak şekilde ilişkili olan bir birimler kümesidir. Genel canlı sistemler
kuramının ilgilendiği sistemler somut sistemlerdir. Bütün somut sistemler uzayda ve zamanda
varolan madde ve enerji birikimleridir ve doğal evreni yöneten yasalara bağlıdırlar. Bu sistemler
çeşitli “düzey”lerde birbirleriyle “hiyerarşik” bir ilişki oluştururlar. Her sitemin alt-sistemleri ve
bileşenleri vardır. Zaman içinde sistmler ya da bileşenleri ayıklanır ya da yeni özellikler ortaya
çıkarırlar, ki buna “ortaya çıkış” (emergence) denir. Süreç içinde yeni özellikler geliştiren sistemler
hiyerarşide üst düzeye çıkar; ilkini içeren, fakat onla aynı olmayan yeni nitelikler kazanırlar. Tüm
sistemler madde/enerji işleyenler ile bilgi işleyenler olarak ayrılabilirler.
Psikiyatriye buradan bakıldığında, hastaların, grup ve üstündeki düzeylerdeki daha büyük
sistemlerdeki diğer insanlarla etkileşime giren alt sistemlerden oluşan canlı sistemler olarak ele
alınabilecekleri görülebilir. Dolayısıyla, sistemler kuramının tanıya, terapiye ve bireyler-aileler ve
psikoterapi gruplarındaki psikopatolojik süreçlere uygulanmasıyla yeni bakış açılarına ulaşılabilir.
Şimdi de süreç kuramına bakalım… Süreç kuramının sistemler kuramından temel farkı, olguları açık
süreçlerin diyalektik ilişkisi içinde ele almasıdır. Başka bir şekilde söylersek, insanlar, mekanik
fiziğin ilkeleriyle; yani, değişmeyen enerji miktarlarına sahip, çeşitli uyaranlara aynı tepkileri veren
makineler olarak ele alınacak kapalı süreçler değil, dinamik sistemler fiziğine ve matematiğine
uygun, açık süreçler olarak görülmelidirler. Süreçler kabaca üç türlü hareket sergilerler: Çizgisel,
döngüsel ve sarmal. Aslında, temelde her şey enerji alıp veren bir süreçtir; her şey tek yönlü bir
enerji akışı, iki boyutlu bilgi döngüleri ve üç boyutlu madde yapılanmasından oluşur. Yalnızca,
önceliği olan basitten, üstünlük kazanan karmaşığa doğru kapsamlı bir evrim vardır.
Enerji, bilgi ve madde bütün doğal ve insani süreçlerin ayrılmaz üç boyutudur. Bu boyutlar her
şeyde varolan birlik, karşıtlık ve yaratıcılık evrensel nitelikleriyle kendilerini gösterirler. Örneğin,
biyolojik ve psikolojik enerji, daha basit fiziksel enerjinin karmaşık görünümleridir. Gene, her
süreç, sistemler kuramında olduğu gibi, tekrarlayarak etkileşime giren ve alternatif üstünlükleri
döngüsel değişimler yaratan çelişkili alt süreçlerden oluşur. Zaten çatışma olmadan uyum, birlik
olmadan ayrılık, kendini sevmeden aşk, bilinçdışı olmadan da bilinç olmaz. Cinsellik karşıtların
birliğine paradigmatik bir örnektir. (Cinsiyet erkek üstünlüğü, dişi önceliği anlayışına da örnek
verilebilir.) Karşıtların etkileşimi ve ayrımlaşmasından, yeni karmaşık yapılar çıkar, çünkü süreçler
dengeye doğru akar, karşıtlar arasında salınır ve çatallanarak-saparak yeni yapılar yaratırlar.
Örneğin, bilişsel gelişme ve olgunlaşma yalnızca biyolojik gelişim tarafından önceden belirlenmez,
toplumsal ve kişisel etkileşimler tarafından birlikte belirlenir.
Süreçlerde bu hareketlilik hiyerarşik bir örgütlenmenin bulunduğu gerçeğinin üstünü örtmemelidir:
Her süreçte bulunan iki yönlü hiyerarşide süreçler karmaşıklıklarına göre bir düzenlenme
gösterirler. Sıra söyledir: fiziksel-kimyasal-biyolojik-toplumsal-psikolojik… Bu sıralamada her
örgütlenme düzeyindeki antiteler daha basit bütün süreçleri de içlerinde taşırlar. Bu, beynin
düzenine benzer: alt düzeyler solunum, ateş, vb temel işlevleri; orta düzeyler duygu, vb.lerini; üst
düzeyler kişisel ve yaratıcı işlevleri düzenlerler. Öyle ki, nihai düzeyde alt düzeyler öncelikli, üst
düzeyler üstünlük taşırlar.
Psikiyatri ve Bilim Felsefesi:
Son olarak psikiyatriden bilim felsefesine bakmaya çalışalım… Uygulamalı bir alan olarak
psikiyatrinin hem yararlandığı, hem de gelişmesinde rol aldığı beyin/zihin bilimlerinin bilim
felsefesine çeşitli düzeylerde katkıları olabilir. Zira, “neyi, nasıl bilebiliriz?” sorusunu araştıran bir
düşünce alanının, çalışma nesnesi bilme eylemini gerçekleştiren özne olan psikiyatriden
yararlanmaması düşünülemez. Kuantum fiziğinden biliyoruz ki, gözlemci ile gözlemlenen, özne ile
nesne birbirinden kesin sınırlarla ayrılamayan bir sistem oluştururlar. Dolayısıyla, bilimi yapan
öznenin (insan beyninin) sırlarının açığa çıkarılmasının hem bilimin kendisine, hem de bilim
felsefesine temel düzeyde açılımlar sağlayacağı açıktır.
Birkaç örnekle yazımızı sonlandıralım:
Birincisi, zihnin tarihinin incelenmesinin bu tartışmalara getireceği yeni bir bakış açısı vardır, çünkü
eğer psikolojinin gösterdiği gibi, ontojenez filojenezi tekrar ediyorsa, tek bir insan zihninin
gelişiminin anlaşılması, bütün insanlık tarihindeki insan zihninin gelişiminin anlaşılması için
bulunmaz bir örnek olacaktır. Örneğin, Durkheim’ın tarihsel sıralamasını hatırlayalım. O, insan
düşüncesinin animist, dinsel ve bilimsel aşamalardan geçtiğini söylüyordu. İnsanın da doğduğu
andan başlayarak bu dönemlerden geçtiğini hayal edersek, önümüzde ne kadar renkli ufuklar
açılacağını görebiliriz.
İkincisi, klinikteki sonuçları bir yana bırakılıp kuramsal öncülleri dikkate alınırsa, psikanalizin
bilinçsiz dünyayı bilincimize çıkararak zihnin çalışma biçimine getirdiği bakış açısının derinliği
tartışmasızdır. Nörobilim araştırmalarının yeni sonuçları beynin bilinçsiz çalışma biçimine dair
birçok veri ortaya koymuştur.
Üçüncüsü, bilgi işlem ve bilişsel psikolojinin katkılardır. Deneysel psikoloji “Doğaya egemen
olmak için onu çarpıtılmış bir şekilde algılamak zorunda” olduğumuzu ve “bu çarpıtma işlemlerinin
‘mantık’ adını aldığını” tartışmaya yer bırakmayacak şekilde göstermektedir. Doğaya uyum sağlama
sürecinin, onu giderek farklı bir tarzda algılama süreci de olduğu düşünüldüğünde, bu sonuçlar
şaşırtıcı olmamalıdır.
Son olarak, Piaget’nin çalışmalarında ortaya koyduğu gibi, hız ve zaman kavramlarının zihinsel
gelişmede gösterdiği değişme biçimlerini örnek verebiliriz. Örneğin, bir çocuğa farklı uzaklıklarda
olan iki nesne gösterip birini daha hızlı hedefe ulaştırırsak, mesafe daha uzun olsa bile, çocuk
mesafe kavramını anlayamaz ve hedefe çabuk ulaşan nesnenin daha yakın olduğunu varsayar.
Burdan hız ve zaman gibi kavramların kategorik olarak evrensel ve mutlak değil, göreceli ve
gelişimsel olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Bu, dünyanın çalışma biçimine de daha uygun bir
anlayıştır.img_5625
Sonuç:
O halde, tıpkı durmaksızın “Bu ne? Bu ne?” sorularıyla fark etmeden felsefe yapan çocuklar gibi,
doğayla bağımızı, ona duyduğumu merakı yitirmez, kendimizi daha iyi tanıyabilirsek, çevremizdeki
(ve tabii ki, içimizdeki) dünyayı da daha iyi anlayabiliriz.
KAYNAKLAR:
Demir, Ö. Bilim Felsefesi. Vadi Yayınları, 2000
Feyerabend, P. Özgür Bir Toplumda Bilim. (Çev: Ahmet Kardam) Ayrıntı Yayınları, 1991
Frank, P. Doğa Bilimlerinde Pozitivizm. (Çeviren ve Yorumlayan: Yılmaz Öner: Pozitivizmi
Eleştirmek) Metis Yayınları, 1985
Greenberg JR; Mitchell, SA. Object Relations in Psychoanalytic Theory. Harvard University Press,
1983
Hawking, S. Zamanın Kısa Tarihi. (Çev: Sabit Say) Milliyet Yayınları, 1989
Heisenberg, W. Fizik ve Felsefe. (Yılmaz Öner: Diyalektik: Olasılıktan Determinizme Doğru)
Belge Yayınları, 3. baskı, 2000
Hızır, N. Felsefe Yazıları. Kırmızı Yayınları, 2007
Kaplan, HI; Sadock, BJ. Comprehensive Textbook of Psychiatry. Lippincott & Williams, 1985
Kirilenko, G; Korshonova, L. Felsefe Nedir. Bilim ve Sanat Yayınları, 1987
Kuhn, T. Bilimsel Devrimlerin Yapısı. (Çev: Nilüfer Kuyaş) Alan Yayıncılık, 2005
Maggee, B. Yeni Düşün Adamları. (Basımı Hazırlayan: Mete Tunçay) Milli Eğitim Basımevi, 1979
Morgan, C. Psikolojiye Giriş. (Çev: Hüsnü Arıcı) Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Bölümü
Yayınları, 1993
Pagels, H. Kozmik Kod I ve II. (Çev: Nezihe Bahar) Sarmal Yayınevi, 2. baskı, 1993
Piaget, J. Epistemoloji ve Psikoloji. (Çev: Seçkin Selvi) Sarmal Yayınları, 1992
Rosenberg, R. Some themes from the philosophy psychiatry: a short review. Acta Psychiatr Scand
1991; 84: 408-12
Sabelli, HC; Carlson-Sabelli, L: Biological Priority and Psychological Supremacy: A New
Integrating Paradigm Derived From Process Theory. Am J Psychiatry 1989; 146: 1541-51
Yıldırım, C. Bilim Felsefesi. Remzi Kitabevi, 2000img_20181205_175244

Posted in: ONKOLOJİ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s