Ayvalık

 

6F303985-889D-46E3-BAE7-79EC1B3AEFB6

Çocukluğumun içten, doğal, organik yazlarını özledim ben.

Ayvalık ta  buzz gibi deniz, sert bir rüzgar ve iğne gibi her yerimize saplanan kumları hatırlıyorum. Hiç de hoş anılarım yok yani. Muhtemelen tam da bu yüzden birileri Ayvalık dedikçe başımı öte yana çevirir dururum.

Ama bu defa, nasıl desem; Cunda çağırdı resmen beni. Küçük, sevimli, derli toplu, özgün bir yerde olmak istedim.

Sabah erkenden Ayvalık’a girdik. İlk gördüğüm manzara , balkonda kahvaltı eden bir emekli çift. Giriş katı bir ev. Tam önü deniz. Amcam atletli, şortlu, teyzem çiçekli yazlık elbisesini giymiş, elinde çaydanlık ile masaya ilerliyor. “Oh be!” dedim içimden. İşte aradığım ortam tam da bu. Samimiyet, doğallık.

Havasına bayıldım Ayvalık’ın. Hiç nem yok bir kere. Yapış yapış hissetmeden bir hafta geçirmenin dayanılmaz cazibesi kucaklıyor sizi… Mutlaka tatlı bir esinti var. Serin serin, ama üşütmeyen cinsten. Sanki şefkatle okşar gibi bir rüzgar.

Cunda deseniz, film seti gibi, masal adası gibi geldi bana.  Gece yattığın yerden denize vuran kocaman dolunayın ışıklarını görebilmek… Sabah kumru ötüşlerine, horoz seslerine uyanmak… Kahvaltı yaparken saçlarının tatlı tatlı uçuşması, masada Hikmet hanımın nefis puf börekleri, nar, ıhlamur, vişne reçelleri… Sürpriz olarak önüne kondurulan şahane sakızlı kurabiyeler…

Artık tüm gün deniz, havuz muhabbeti istemiyorum. Kahveyi bir yerde içelim, başka bir yerde değişik bir şey öğrenelim, farklı insanlarla tanışalım arzusundayım.

İlk gün ilk hedefimiz Aşıklar Tepesi. Orada kiliseden dönüştürülmüş bir kütüphane varmış. Kitap olur, kütüphane olur da ben durabilir miyim? güzel bir cafesi vardır, arka tarafında oturursanız Kaz Dağlarından poyraz esiyor bugün, astım hastalarından özellikle oraya gelen olur terapi diye… Allah’ım nasıl anlatsam bilmiyorum, böyle temiz bir hava olamaz. Yani burada aldığım nefesse, normalde aldığım ne diyorsunuz. Bir kere oraya mutlaka gidin ve o rüzgarda deriiin deriiin nefes alın. Yalnız yolunu yürümek isterseniz, şapka ve spor ayakkabı olmadan çıkmayın derim. Kaldırım taşlarından sıkı bir yokuş bekliyor sizi.

Her taraf zeytinlik. Zeytin ağaçlarına aşığım zaten. O yaşadığı onca yılın izini taşıyan pütürlü gövdelerine, o gümüş ışıltılı zarif yapraklarına… Bir de zeytin taneleri üstündeydi hepsinin. Son romanımda inceledim biliyorum artık; hasat zamanı Ekim –Kasım’da. Şu an olgunlaşıyor zeytincikler daha… Deniz kenarında bir zeytin ağacı bulup altına uzandım mı değmeyin keyfime… Saatlerce susup oturabilirim orada.

Akdeniz’le karşılaştırınca deniz soğuk. Ama zaten serinlemek için girmiyor muyuz? İlk gün biraz zızızzı şeklinde çenem titredi itiraf edeyim. O gün Badavut plajını denedik, ve çivi gibi deniz, cidden çivi gibi. Yüzdükçe alışırım diyorsanız, ı-ıh, pek de alışılmıyor. Çok uzun suda kalamadım. Ama başını o serin suya sokma duygusunun verdiği ferahlık sahiden emsalsiz. Ya da bana çok iyi geldi bilemiyorum.

Ertesi gün istikamet Sarımsaklı plajı. Bir de hazin hikayesi varmış meğerse. Rivayet bu ya, sarışın dünya güzeli bir ağa kızı, bir çobana aşık olmuş. Babası da ona vermek istemediği için zeytinliklere saklamış kızını. Çoban sevgili ise “Sarı’m buralarda saklı, Sarı’m buralarda saklı” diye arar dururmuş… Yediğimiz sarımsak ile ilgisi yokmuş anlayacağınız. Ben yeni öğrendim.

Cunda’ya gelip de meşhur Taş Kahve’ye uğramadan olur mu? Bir can kardeşim tembihledi beni, sakın dışarda oturma, sen içeriyi görmelisin, bayılırsın diye… Gerçekten de asıl Taş Kahve içerisi. Dışında oturursanız diğer yerlerle bir fark hissedemiyorsunuz. Kocaman, yüksek tavanlı bir yer düşünün. Dört bir tarafta tavanlarda kuş yuvaları var. İçerde kumrular uçuyor bu yüzden. Renkli camlardan içeri yansıyan ışıklar şahane. Duvarlarda kocaman eski tip aynalar. Arı gibi koşuşturan garsonlar… Sanki zaman makinasına binip 1950’lere gitmiş gibiyiz. Derken…. Dooonk , dooonk bir ses başlıyor. İstanbul’da açık şantiye gibi yaşamaktan öylesine bunaldık ki ense köklerim ürperiyor bir anda. Burada da mı inşaat ya, inanmıyorum!
Bir de bakıyorum ki ne göreyim, kahvenin tam ortasında duran kocaman dibeğin başına bir kaslı adam oturmuş eline de tokmağı almış, kahve dövüyor. Meğer meşhur Ferit Kaptan’mış o. Elindeki tokmak da 30 kiloluk. Bir tarafa da dövüldükçe misler gibi kokan kahveyi yığmışlar, kadifeden bir tepecik gibi. Hayatımda böyle güzel kahve içmedim.

Rengarenk kapılar sonra. Kenarlarında çingene pembesi begonvillerin öbeklendiği… Taş binalardaki minicik, o dantel gibi ferforjelerle çevrelenmiş balkonlar… Hani altında serenat yapılanlardan. Daracık parke kaldırımlı sokaklarda ağaç dallarına asılmış şemsiyeler, nazar boncukları…

Ve yemekler, mezeler… Sakızlı dondurmalar, bademli keşküller mesela… Sonra Adap Çorbacısı. Hayatta hiç bir yerde bulamayacağınız lezzette kemik suyuna pişmiş ada otlarından tutun, etli erişteli çeşitlerinden, paça çorbasına kadar. Anneannemin bir zamanlar kullandığı bakır taslarda geliyor, annem ne derdi onlara, hah kuşane. Üstünde bir parça pişi ile gözleme arası çıtır hamur ile. Nefis gerçekten. Bamya köftesi deneyin mesela. Pişman olmazsınız.
Meze diyorsak lakerdanın hası orada, favanın üstünde minicik doğranmış kırmızı soğan ve sızma zeytinyağ, deniz börülcesi şahane, ve rum böreği denen tadı denemeden dönmeyin derim.

Dönmeden bir gün önce meydanda kurulan pazara gidiyoruz. Allahım hepsini bir sepete doldurup İstanbul’a ışınlanasım var. Kabak çiçekleri toplamışlar sapsarı, görmeniz lazım. Zeytinler, bademler, kıpkırmızı domatesler… Sakızlı, kekikli sepet peynirleri var, saganaki dedikleri. Bıraksanız hepsini yükleyeceğim arabaya…

Şeytan Sofrası varmış, oraya uğruyoruz bir akşamüstü. Güneşi batırıyoruz şahane renklerle. Sanki gökyüzüne şiir yazılmış… Kocaman çam ağaçlarının çerçevelediği şahane bir tablo gibi karşıdan denize batıyor güneş, ardında turunculu morlu göze görkem bir iz bırakarak…

Son akşam çıkıp minicik balkonumuzdan denize düşen mehtabı ve yakamozları izliyorum içimi çekerek. Öyle bir memleket ki diyorum, cehennem de içinde, cennet de. Sen hangisini istersen onu seçiyorsun.
Değişimden şikayet edip söyleneceğine, özlediğin şeylere doğru adım attığında kucaklayıp alıveriyor seni koynuna.

O yüzden işte, şikayet etmeyeceksin, edeceğin bir yerdeysen orada durmayacaksın, sen giderken orada kalmayı tercih edeni de eleştirmeyeceksin.

Özlediğin ne ise ona doğru yürüyeceksin kardeşim.
Denizse deniz, zeytin ağacı ise zeytin ağacı, kekik kokusu ise kekik kokusu, samimiyetse samimiyet. Neyi arıyorsan o’sun sen.

Ne demiş Ahmet Hamdi Tanpınar,
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında

Memleket zaten şahane.

Zamanın neresinde durmak istiyorsan sen seçeceksin .

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s