Gökkuşağı Efsanesi

Dört ayaklı dostlarımızın ( ya da sevdiğimiz diğer hayvanların ) bize veda edip son nefeslerini verdiklerinde Gökkuşağı Köprüsü’nü geçtiklerini söyleyen bir efsane vardır. Efsaneye göre, köprünün diğer tarafına geçtiklerinde koşup oynayabilecekleri, özgürlüklerinin tadını çıkarabilecekleri çayırlar ve tepeler onları beklemektedir.

Gökkuşağı Köprüsü’nün diğer yanında onların iyi hissetmelerini sağlayacak yeterince alan, yiyecek, su ve güneş ışığı bulunduğunu söylerler. Daha da fazlası, bu efsaneye göre, hasta olan, sakatlanan ya da acımasızca yaralanan tüm hayvanlar yeniden sağlıklarına kavuşur ve coşkuyla eğlenir.

Bu güzel efsane, Gökkuşağı Köprüsü’nü geçince diğer tarafta bıraktıkları o özel kişiyi özlemelerinin dışında, dostlarımızın mutlu ve mesut olduğunu anlatır.

İşte bu yüzden, diğerleri oynarken, içlerinden biri bir anda durup bakışlarını ufka doğru dikebilir.

Efsaneye Göre Ruhlarımızın Yeniden Buluşması :

Bizi görünce büyük bir heyecanla grubundan ayrılıp köprüyü hızla geçmek için koşmaya başlar. Köprünün ortasında bizi görür ve selamlamak için acele eder. Efsaneye göre işte o anda insanlar ve hayvanlar, bu sıkı fıkı dostlar, bir daha hiç ayrılmamak üzere yeniden bir araya gelir.

Ne o bizim yüzümüzü yalamaktan kendini alıkoyabilir, ne de biz dört ayaklı meleğimizi, canımız kadar sevdiğimiz bu yaratığı okşamaktan kendimizi alıkoyabiliriz. Efsaneye göre, böylece karşılıklı sevgi ve bakışmalarla sonsuza dek bir arada oluruz.

Bu efsane, canımız kadar çok sevdiğimiz hayvanlarımızı kaybettiğimizde kalbimizi umutla doldurur.

Bir hayvan bu dünyadan ayrıldığında, sıcaklığını artık hissedemesek de mecazi olarak hep kalbimizde kalacağını anlamamıza yardımcı olur.

Bu dünyadan ayrılsalar bile, sadık ve sevgi dolu dostlar olarak kalbimizde kalacaklardır.

Terkedilmiş hayvanların Gökkuşağı Köprüsü :

Şükürler olsun ki bu efsanede birinin sevgisini tadamayan hayvanlar da unutulmamıştır. Kalplerimizi ısıtan efsane şöyle devam eder…

“Gökkuşağı Köprüsü’nde, güneş, normal güneşli günlerde olduğundan çok farklı battı bugün; hayal edebileceğiniz en hüzünlü, soğuk, gri gündü. Yeni gelenler ne düşüneceklerini şaşırdılar. Gökkuşağı Köprüsü’nü geçtikten sonra hiçbir zaman böyle bir gün yaşamamışlardı. Ancak uzun zamandır sevdikleri dostlarının gelmesini bekleyen hayvanlar neler olup bittiğini çok iyi biliyordu. Köprüye giden yolda olacakları izlemek için toplandılar.

Bir süre bekledikten sonra başı önünde kuyruğunu güçlükle taşıyan çok büyük bir hayvan geldi. Onu bekleyen hayvanlar köpeğin hikayesinin ne olduğunu anında anladılar çünkü daha önce aynı şeye pek çok kez şahit olmuşlardı. Hayvan yavaş adımlarla git gide yaklaştı. Fiziksel olarak acı çektiğine dair bir iz olmasa da duygusal açıdan mahvolmuş bir halde olduğu, çok acı çektiği belliydi.

Köprüde bekleyen diğer hayvanlara benzemiyordu. Ne sağlığına kavuşmuştu ne de gençliğine geri dönmüştü, eğlenir gibi bir hali de yoktu.

Köprüye doğru yürürken diğer hayvanların ona gözlerini dikip bakmasını izledi. Buraya ait olmadığını ve köprüyü geçebilse mutlu olacağını biliyordu. Ancak bu gerçekleşemeyecekti. Köprüye yaklaştığında bir melek belirdi, büyük bir üzüntüyle ondan özür dileyerek geçemeyeceğini söyledi. Çünkü yalnızca biri tarafından sevilenler Gökkuşağı Köprüsü’nü geçebiliyordu.

Gidecek hiçbir yeri olmayan hayvan arkasını dönmüş gidiyordu. Çimenlerde ondan daha yaşlı ve kırılgan görünen bir hayvan grubu gördü. Oynamıyorlardı sadece çimene uzanmış yatıyor ve Köprü’ye giden yola bakıyorlardı. Onlara katılmak, yola bakmak için yanlarına gitti, durdu ve beklemeye başladı.

Köprüye yeni gelenlerden biri, gördüklerine anlam veremedi ve aralarından birine neler olduğunu sordu. “Oradaki zavallı hayvanı ve yanındakileri görüyor musun? Onlar hiçbir zaman sahiplenilmeyen hayvanlar. En azından o bir hayvan barınağındaymış; barınakta yaşamaya başladığında da şimdiki gibi gri tüylü, gözleri hafif buğulu gören yaşlı bir hayvanmış. Ancak hiçbir zaman barınaktan çıkamamış ve o ayrılırken yanı başında bekleyen bakıcısından başka ona ilgi gösteren kimsesi olmamış. Bir ailesi olmadığı için, Köprüyü birlikte geçebileceği, ona eşlik edebilecek birisi de yok.”

Hayvanlardan ilki bir an durdu ve sordu: “Peki, şimdi ne olacak?” Sorusuna cevap alamadan bulutlar dağılmaya başladı ve güçlü bir rüzgar onların gözden kaybolmasına sebep oldu. Köprüye yaklaşan yalnız biri olduğunu görüyorlardı, yaşlı hayvanlardan bir grup altın bir ışık banyosunda yıkandı, yeniden sağlık, neşe ve hayat dolu genç hayvanlara dönüştüler. İkinci hayvan, “İzle, o zaman anlayacaksın,” dedi.

Bekleyen diğer bir grup hayvan da yola doğru yaklaştı ve o kişi yaklaşırken başlarını önlerine doğru eğdiler. Her bir hayvanın kafasına dokunan kişi, bazılarını sevgiyle okşadı, bazılarının kulaklarını şefkatle buruşturdu. Yeniden gençleşen ve sağlıklarına kavuşan hayvanlar onun arkasında sıraya dizildiler, Köprüye doğru giden yolda bu kişiyi takip ettiler. Sonra da birlikte Köprüyü geçtiler.

Hayvanlardan ilki, “O kimdi?” diye sordu. İkincisi: “O hayvanları çok seven ve onları korumaya çalışan biriydi. Onun gibi insanların çabaları sayesinde yeni yuvalara kavuşan hayvanlar adına buradakiler, ona duydukları saygının bir göstergesi olarak başlarını öne doğru eğdiler. Elbette, tüm bu hayvanlar zamanı geldiğinde, yeni aileleri buraya ulaştığında, köprüyü geçebilecekler.

Sağlıklarına kavuştuklarını gördüğün yaşlı hayvanlar hiçbir zaman yuvası olmamış olanlardı… aileleri olmadığı için Köprü’yü geçemiyorlardı. Dünyadayken terkedilmiş hayvanlar için çalışan biri buraya ulaştığında onlara son bir kurtarma ve sevgi gösterme hakkı veriliyor. Dünyadayken ailesi olmayan bu zavallı hayvanlara eşlik etme hakları var, böylece Gökkuşağı Köprüsü’nden geçebilmiş oluyorlar.

Alıntıdır



TEŞEKKÜRLER HAYAT

Yıl 1939..

İspanya..

Ülkede iç savaş sona ermişti..

Demokratik Cumhuriyetçiler yenilmiş, general Francisco Franco’nun önderliğindeki milliyetçiler iktidara gelmişti..

Ordu, kilise ve sermayenin desteğini alan Franco ülkede insan avı başlatmıştı..

İlk hedef devrimcilerdi..

Tutuklananlar en ağır işkencelerden geçiyordu..

Konuşmayanlar asılıyordu..

Bir haziran sabahıydı..

18 yaşındaki tarım işçisi Carlos biraz sonra asılacaktı..

Kilisenin atadığı işbirlikçi bir papaz Carlos’un hücresine girdi..

“Evladım, adettir” dedi, “Son bir isteğin var mı?.. Dua ister misin?”

Carlos papaza acıyarak baktı..

Papaz gözlerini kaçırdı..

Carlos önce bir güldü..

Sonra tükürdü..

..Ve bağırdı.

“Gracias A La Vida!”

*. *. *

Dört yıl öncesi..

1935..

Arjantin..

Tucuman’ın yoksul mahallerinde bir kız çocuğu geldi dünyaya..

Annesi Fransız, babası kızılderili idi..

15 yaşında ailesinden gizli ses yarışmasına girdi..

Birinci oldu..

Organizatörler sesinden öyle etkilendiler ki, opera sanatçısı olmasını istediler..

Reddetti..

“Zenginlerin şarkıcısı olmam” dedi..

Sesi çıkmayanların sesi oldu..

Kısa sürede ünlendi..

Yoksulluğun, sömürünün, direnişin şarkılarını söyledi..

Askeri darbelere karşı çıktı..

Küba devrimine destek verdi..

Latin Amerika’nın annesi oldu.

O, Mercedes Sosa oldu..

*. *. *

Yıl 1971 idi.

Mercedes Sosa Şilili şair Violeta Parla’nın şiirlerine beste yapıyordu..

Özellikle bir tanesinden çok etkilendi..

Şiirin adı “Teşekkürler Hayat”tı..

Dizeleri şöyleydi..

“Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için..

Hayatın sesi ve kelimelerim,

düşüncelerim, sözlerim..

Annem, dostlarım, kardeşim ve parlayan güneş

ve aşkın izleri için..

Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;

Duyduğum tüm sesler; gece, gündüz,

ağustos böcekleri, kanaryalar, çekiçler, motorlar, köpek bağırışları, rüzgar

ve yarin sakin fısıltıları için..

Teşekkürler hayat, verdiğin her şey için;

Caddelerinde, göl kıyılarında, dağlarında

ovalarında, leb-i deryada yahut suya hasret çöllerinde

ve evlerinde yorulan adımlarım için..

Teşekkürler hayat, her şey için..

Yıkıntılardan kendimi yeniden yaratabildiğim

ve yeniden hayata sunabildiğim için

kahkahalarım, göz yaşlarım

ve bu şarkı için..

Her şey için teşekkürler.”

*. *. *

Mercedes Sosa bu şiiri müthiş bir beste ile yorumladı..

Şarkı kısa sürede tüm dünyaya yayıldı..

On yıllarca yoksulların, tutsakların, devrimcilerin şarkısı oldu..

Eylemlerde, direnişlerde slogan oldu..

Kariyeri boyunca 40 albüm yapan Mercedes Sosa’yı dünyaya tanıtan şarkı “Teşekkürler Hayat” oldu.

*. *. *

“Teşekkürler Hayat” İspanyolca “Gracias A La Vida” demekti..

1939 yılında İspanyol devrimci Carlos’un asılmadan önce söylediği son sözlerdi..

Mercedes Sosa bu şarkıyı Carlos’un anısına bestelemişti…

Şeh Bedrettin’in bir sözü vardır..

“Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar”

Mercedes Sosa’nın sesi gibi, yüreği gibi dünyası da büyüktü..

O, İspanya’da Carlos, Küba’da Che, Şili’de Victor Jara, Meksika’da Zapata’ydı..

O Latin Amerika’nın Annesi’ydi…

Anısına saygıyla..

Teşekkürler Hayat..

Gracias A La Vida..

(Sedat Kaya, Datça)

Dinlemek için: http://youtu.be/rMuTXcf3-6A


Özgürlük

Bir adam ihanetten suçlu bulunmuş ve kurşuna dizilme cezasına mahkum edilmişti. Trampetler çalarken, adam ateş edecek mangadaki adamların yüzüne bakmıştı. Komutu verecek general sordu, ” Efendi, size bir seçim veriyoruz, kaderini kabul edebilir ve bu manganın kurşunları ile ölebilirsin ya da şuradaki siyah kapıdan içeri girebilirsin. ”

Adama düşünmesi için iki saat bırakılmıştı.

İki saat sonra adam, tekrar hapishanenin bahçesine geri getirildi, ateş mangasının önüne konuldu, elleri bağlandı ve gözleri bezle kapatıldı. Ve general tekrar sordu :

” Seçimin ne oldu ?”

Adam yanıtladı :

” Beni o siyah kapının arkasında ne beklediği konusunda hiçbir fikrim yok. Belki de çok daha korkunç bir şey olabilir. Hayır, ben kurşuna dizilmeyi tercih ediyorum.”

Komut verildi, silahlar patladı. Adam cansız olarak yere yığılıp kaldı.

Onlar hapishaneyi terkederken emir subayı generale döndü ve sordu :

” Efendim, o kapının arkasında ne vardı?”

Ve general umursamaz bir şekilde yanıtladı :

“Özgürlük ! “


Satıcıya Müthiş Ders

Ne tür pabuçlar istediğinden kesinlikle emin olarak dükkana giren beş yaşındaki Cathy, satıcıya sordu:
-Pabuçlar hakkında her şeyi biliyor musunuz?

Cevap :
-Şey, hemen hemen…

Bunun üzerine Cathy şüpheyle :
-Öyleyse neden onları satıyorsunuz? diye sordu.

Satıcı geriye çekildi ve önemli bir mesajı dinlemeye hazırlandı:

-Eğer hayatınızı ” hemen hemen” lerle yaşıyorsanız, ne tür bir sonuç bekleyebilirsiniz ?

Joyce Chapman


Hayatının Sonuna Kadar Şekerli Su Mu Satmak İstersin ?

Hayat denilen olgu insanın verdiği kararlardan oluşan uzun bir yol. Verdiğiniz her karar yolun şeklini, büyüklüğünü, uzunluğunu ve istikametini belirliyor. Bu, hem özel hayat hem de iş hayatı için geçerli bir durum. Steve Jobs’ın fahri doktora ünvanı alırken yaptığı konuşmada yaşamında verdiği kararlar için dediği gibi, “Noktaları ileriye bakarak birleştiremezsiniz, onları ancak geriye doğru bakarak birleştirebilirsiniz.” Bugün için çok anlamlı ve doğruymuş gibi duran bir karar, hem sizi hem de insanlığı etkileyebilecek çok önemli, yanlış bir karar olabilir. Bunun için ne olursa olsun, karar vermeden önce mutlaka iyi düşünmeli.

Şimdi kararlarıyla teknoloji dünyasına çağ atlatan Steve Jobs’a geçelim. Yıl 1983, Apple Apple III’ü piyasaya sürmüş ve o dönem muazzam bir başarı elde etmiş. Şirketin artan kârı ve giderek çok daha büyük bir hal aldığını gören Jobs, şirketin ticari yeterliliğe sahip bir yöneticiye ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başlar. Bunun üzerine o dönemde Pepsi’nin CEO’su olan John Sculley’e, Apple’ın başına geçmesi için bir teklif yapar. Sculley’le Central Park’ta buluşan Steve Jobs, yanında bir çantayla gelmiştir buluşmaya. Çantanın içinde ise o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş bir portatifliğe sahip bir Mac bilgisayar vardır. Jobs çantayı açar, Mac’i Sculley’e gösterir ve tarihe kazınacak o teklifi yapar:

Hayatının sonuna kadar şekerli su mu satmak istersin, yoksa benimle gelerek dünyayı değiştirmek mi?

Bu tekliften çok etkilenen Sculley, Pepsi’deki görevini bırakarak Apple’ın başına geçer. Ancak işler bundan sonra ne Sculley’in ne de Jobs’ın istediği gibi gider. Sculley’in Apple dinamizmine ayak uyduramaması ve Jobs’la anlaşmazlığa düşmesi sonucunda Sculley, 1985 yılında Jobs’ın Apple’dan ayrılmasını ister. Yönetim kurulu toplanır ve Steve Jobs’ı kendi kurduğu şirketten ayrılmak zorunda bırakır. Yani Jobs, kendi işe aldığı yönetici tarafından kendi kurduğu şirketten istifaya zorlanır.

Apple’dan ayrılan Jobs, işini hala çok sevdiğini fark ettiğinden bir müddet sonra NeXT Computer yazılım/ donanım şirketini kurar. Sonraki sene Pixar Animation şirketini satın alır. 2006’da Pixar Walt Disney’le birleşir ve Steve Jobs, Disney’in en büyük hissedarı haline gelir.

Pixar’ın bu başarısına karşı, NeXT özelleştirilmiş bir işletim sistemi olan ürününün satışlarını Amerika’da yaygın hale getirme çabası içinde bata çıka ilerlemektedir.

En sonunda Apple, şirketi satın alır ve Jobs şirketin CEO’su olarak görevine geri döner. 1990’larda şirketin başarısını körükleyerek, yeni yönetim kadrosu ve gönüllü olarak aldığı yıllık 1 dolar maaşı ile Jobs Apple’ı, yeniden rayına sokar.

Kazanan Steve Jobs ve Apple olmuştur.

Düzenlenmiştir.


Kör Adamlar ve Fil

Buda öğretilerinde, eski Hint söylencelerinde yer alan “kör adamlar ve fil” hikayesi, genellikle bütünü kavrayabilme amacıyla anlatılır.

Altı kör adam vardı ve öğrenmeye çok hevesliydiler.

Nasıl olduysa “fil” diye bir canlının olduğunu duymuşlardı ancak nasıl bir canlı olduğunu bilmiyorlardı. Fil denilen bu canlının neye benzediğini öğrenebilmek için birisine danıştılar. Danıştıkları kişi “Filin vücuduna dokunarak nasıl bir canlı olduğunu öğrenebilirler” düşüncesiyle kör adamları filin yanına götürdü.

İlki file yaklaştı ve dokunma fırsatı bulamadan karnına çarpıp “Tanrım bu fil, duvardan başka bir şey değil” dedi.

İkinci dişine dokunup, kararını verdi, “Bu şey oldukça düzgün, sivri ve yuvarlakça. Fil denilen şey, mızraktır aslında”.

Üçüncü hayvana sokulup kıvrımlı hortumunu tutunca zekice atıldı, “Anladım, fil olsa olsa bir yılandır”.

Dördüncü, filin dizine sürünce elini, “Ağaçtır” deyip, sabitleştirdi fikrini.

Beşinci, kulağına erişip şöyle söylendi: “En kör adam bile ne olduğunu bilir, fil yelpazedir”.

Altıncı, filin çevresinde dolanırken tesadüfen kuyruğuna dolanıp, “Anladım bu fil düpedüz bir halattır”, sonucuna vardı.

Bu altı kör adam, her biri kendi fikrinde, katılaşan ve ısrarlaşan bir kavgaya tutuştular.

Her biri düşüncelerinde hem kısmen haklıydı, hem de kısmen haksız.

Bütünü kavrayabilmenin yolu, tek bir bakış açısıyla bakmamaktı.


Azmin Zaferi

Hellen Keller, tüm insanlık için beynin ne büyük mucizeler yarattığının en canlı örneğiydi. 1880 – 1968 yılları arasında Amerika’da yaşadı.

On dokuz aylıkken geçirdiği ateşli bir hastalık sonucu görme, işitme ve konuşma yeteneğini yitirdi.

Birdenbire çevresindekileri anlamaktan ve onlar tarafından anlaşılmaktan yoksun karanlık, sessiz bir dünyanın içinde kaldı. Sadece birtakım hırıltılar çıkarabiliyordu. Durup dururken öfke nöbetlerine giriyor, tabakları kırıp döküyor ve odada kendisiyle birlikte olanlara saldırıyordu. Birkaç doktor kendisine zihinsel olarak hasta teşhisi bile koydu. Ömür boyu akıl hastanesinde kalması öneriliyordu. Ancak ailesi bunu hiçbir zaman kabul etmedi.

Keller’ in hayatı, yedi yaşındayken yaşamına giren bir öğretmenle değişti. Kendisi de bugün yaptıklarıyla bir efsane olan öğretmen Anne Mansfield Sullivan, Keller’ in yaşamının dönüm noktası oldu. Bayan Anne Sullivan ümit etme ve uzağı görebilme yeteneğine sahip büyük bir insandı. Sabrı ve sevgisiyle bu küçücük çocuğa karanlıktan aydınlığa giden yolda rehberlik yaptı.

Anne Sullivan, anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş ve kimsesizler yurdunda büyümüştü. Beş yaşındayken o da görme yetisinin büyük bir kısmını yitirmişti. Ancak daha sonra geçirdiği iki operasyon sonucu normal kitabı okuyabilecek kadar görmeye başlamıştı.

Anne Sullivan, Helen’le iletişim kurabilmek için önce ona parmaklarıyla yazmayı öğreterek başladı işe. Helen için bir oyuncak getirmişti yanında. Bu oyuncağı işaret etmek için ” doll” sözcüğünü Helen’in avucuna parmaklarıyla yazdı. Helen, öğretmeninin yazdıklarını tekrar edebiliyor, ancak ne anlama geldiğini anlayamıyordu.

Bir gün Helen’in elini akan musluğun altına tuttuğu bir anda, öğretmeni Anne Sullivan’da diğer eline “su ” sözcüğünün harflerini yazdı. İşte bu andan sonra müthiş bir gelişme başladı. Küçük kıza adeta bütün dünyanın kapıları açılmıştı.

Sullivan’ın Helen Keller’ e verdiği eğitim ona sadece okuma, yazma ve konuşmayı öğretmekle kalmadı, normal bir eğitim almasını da sağladı. 1886’ da babasının vefatıyla derin hüzne bürünen Keller yine aynı yıl kendi yaşıtı kızlarla eğitim gördüğü Cambridge Kız Okulu’ na başladı. 1900 yılında, yirmi yaşında girdiği Radcliffe Kolejini, normal öğrenciler gibi dört yılda ve takdirnameyle bitirdi. Kanoyla, yelkenliyle gezintiye çıkabiliyor, yüzme, satranç biliyor, bisiklete binebiliyor, Latince, Almanca, Fransızca, İngilizce, Rusça okuyup konuşabiliyor, duymadığı halde sesine yön ve güç vererek konuşmayı becerebiliyordu. Pedagoji Eğitimi aldı ve 1904 yılında 24 yaşındayken üniversiteden mezun olan ilk sağır ve kör kişi oldu.

Helen Keller tıpkı öğretmeni Anne Sullivan gibi hayatını kendisi gibi ışıktan ve sesten yoksun olanlara adadı. Bunu, yaptığı konuşmalar yazdığı makaleler ve bir dizi kitapla başardı. Aynı zamanda çeşitli organizasyonlarda görev aldı. Bunların bir tanesi körler için çalışan Amerikan Görme Engelliler Vakfı’ ydı. Üstlendiği görevler Helen’ in Yakındoğu, Uzakdoğu, Kanada Güney ve Orta Amerika’ ya yolculuk etmesine neden oldu.

Helen Keller, azmin ve zaferin abidesiydi. O, insan beyninin gücünün de canlı bir örneği olmuştu.

Yaşamının ilk ondokuz ayında zihninde yer etmiş tek bir sözcükten, “su” sözcüğünden yola çıkarak başardığı her şey, beynin, kullanıldığı takdirde ne olağanüstü kapasitesi olduğunu gösteren bir mucizenin ifadesiydi.

Bakan körler, işiten sağırlar ve konuşan dilsizlerle dolu olan bir dünyada o gören bir kör, duyan bir sağır ve kendini ifade edebilen bir dilsizdir. Azmiyle, yaptıklarıyla ve yarattıklarıyla milyonlarca insan için esin kaynağı ve başarı örneği olmuştu.

Düzenlenmiştir.


Mach Bantları

Ernst Mach, ünlü fizikçi düşünürdü. 1800’lerin sonlarında, bir öğle sonrası yan yana dizilmiş homojen biçimde renklendirilmiş birkaç kağıt şeride dikkatlice baktı. Şeritlerde sanki göze ters görünen bir şeyler vardı. Daha sonra şeritleri birbirinden ayırarak tekrar baktı, tekrar biraraya getirdi. Sonra olan biteni anlamaya başladı.

Şeritler tek tek bakıldığında homojen bir renk dağılımı sergilerken, yan yana geldiklerinde bir gölgelenme oluyordu.

Hepimiz bu algısal gerçekle sürekli yüz yüze gelmekteydik aslında. İki duvarın birleşim yerinde ışığa göre boyanın daha açık ya da daha koyu görünmesi örneğinde olduğu gibi.

Bu durum gerçek olmayan, ancak gözde meydana gelen bir yanılgıydı. Adına ” Mach bantları” yanılsaması adı verildi. Aslında bu gerçek Rönesans dönemine kadar sanatta da atlanmış bir gerçekti. Oysa Rönesansla birlikte ressamlar bu gerçeğin farkına vararak resimlerinde bunu kullanmaya başladılar.

Mach’ın şeritlerdeki gölgelenmeyi gözlemesi örneğinde olduğu gibi aslında birçok algılama konusundaki gözlemlerimizde de oldukça başarısızdık.


Kadıköy’e Neden Körler Ülkesi Denildiğinin Bizans’a Kadar Dayanan İlginç Öyküsü

Khalkedon, Kadıköy’ün eski adıdır. Efsaneye göre M.Ö 658 yılında Megara Kralı Bizas, bölgedeki baskılardan kurtulmak için, Yunanistan’ın Korent kanalı dolaylarından yeni bir yer arayışına gitti.

Bu yer arayışında öncelikle Delf tapınağı kahininin fikrini aldı.

Kahin “körler ülkesinin karşısındaki yerler size yurt olacak.” diye kehanetini söyledi.

Bunun üzerine Kral Bizas halkıyla birlikte yurt aramaya başladı. Aradı, taradı, ancak ” körler ülkesi” diye bir yer yoktu.

Sarayburnu’na geldiklerinde ise, buradaki güzellikten çok etkilendi ve karşı tarafa baktığında ” bu insanlar kör mü? ” diye bağırarak, insanların, şehir kurmaya bu kadar elverişli yer dururken, karşı yakaya şehir kurmasını ” körlük” olarak adlandırdı. Kahinin de dediği gibi;

“ Körler ülkesinin karşısındaki yer burası olmalıdır ” diyerek şehri Sarayburnu çevresine kurdu.

Bu şehre kendi adını vererek Bizans şehrini tarih sahnesine kazandırmış oldu.

Alıntıdır