İki Küskün Kardeşin Marka Hikayesi

Adidas’ı üreten kişilerin kardeş olduklarını ve birbirlerine dargın olarak öldüklerini biliyor muydunuz?

Dünya sporunu donatan Puma ve Adidas’ın hüzünlü hikayesi. İki kardeş tarafından 1920′lerde ayrı ayrı kurulan atölyelerden doğan iki devin sahipleri birbirlerine küs öldüler.

Spor malzemeleri üreten firmalar için, Dünya Kupası gibi dev organizasyonlarda ‘kimleri giydirdikleri’ hem bir prestij unsuru hem de tüketiciler karşısında önemli bir reklam fırsatı. Dünya Kupası’na katılacak futbol takımlarının yarısından fazlası Adidas ve Puma ürünlerini kullanıyor. Bu iki şirket arasındaki kıyasıya rekabet ise sadece iş hayatına değil, son derece şahsi bağlara da dayanıyor. Çünkü her ikisinin de kökeni Almanya’nın güneyindeki küçük Herzogenaurach kasabasına uzanıyor.

Herzogenaurach kasabası 60 yıl önceki bir kardeş kavgası nedeniyle tam ortadan ikiye bölünmüş durumda. İki tarafın fırınları, kasapları, barları hatta okulları bile ayrı…

Kasabanın ortasından geçen nehrin iki yakası arasındaki bu ayrılık, annelerinin çamaşır odasında 1920′lerde dünyanın en hafif spor ayakkabılarını üretme hedefiyle işe koyulan Rudolf ve Adolf Dassler kardeşlerin kavgasından kaynaklanıyor.

İki kardeş, Adolf (Adi) Dassler ve Rudolf (Rudi) Dassler, Almanya’nın Herzogenaurach kasabasında, “Dassler Kardeşler Spor Ayakkabıları Fabrikası”nı kurdular. Bir süre işleri çok iyi gitti. 1936 Berlin olimpiyat oyunlarında dört altın madalya kazanan ABD’li atlet Jesse Owens’ın ayaklarında, onların ayakkabıları vardı. Bu olaydan sonra şirketleri hızla büyümeye başladı.

Zıt karakterler olmasına rağmen birbirlerini tamamlayan kardeşlerin arası İkinci Dünya Savaşı sırasında açıldı. Kardeşlerden biri Nazi davasına daha bağlıydı.

Anlaşmazlığın sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte, bir asker olan Rudi’nin ABD askerleri tarafından esir alınmasının ardından, ABD birlikleri ile iyi ilişkileri olan Adi’nin, onu kurtarmak için nüfuzunu kullanmamasından kaynaklandığı rivayet ediliyor.

Savaş bittikten sonra Adolph, Rudolph’a artık birlikte çalışmak istemediğini, kendine ayrı imalathane açacağını söyler. Rudolph şaşkındır. Ufacık kasabada iki kardeş ayrı imalathanelerde rekabet edeceklerdir. Kardeşine bunun mantıklı olmayacağını, bu ufak kasabada zaten insanların sayılı ayakkabı satın aldıklarını, ikisinin birden iflas edeceğini söylese de Adolph bu uyarıyı dikkate almaz ve kendine yeni bir ayakkabı imalathanesi açar.

Gerçekten de aralarında kıyasıya bir rekabet başlar. Rekabetleri doğdukları kasaba sınırlarını dahi aşar. İki kardeş ayrıldıktan sonra birbirlerine küsmüşlerdir ve Adolph 1978 yılında öldüğünde tam 29 yıldır dargındırlar. Bugün iki firmanın genel merkezi de bu ufak kasaba Herzogenerauch’tadır.

Ayrıldıktan sonra bir daha hiç konuşmadılar. Rudolf ( Rudi), nehrin diğer yakasında Puma’yı kurdu…

Adolf ( Adi ) Dassler ise bu yakada kaldı. İşletmesine Adidas adını verdi. İki kardeşin ayrılmasıyla kasaba da ortadan ikiye bölündü.

Savaş sonrasında yokluk işsizlik vardı ve Adidas’la Puma kasabadaki tek başarılı işletmelerdi. Bir işletmede çalışanlar diğerinde çalışanların gittiği dükkanlara mağazalara gitmemeye başladılar. Yani kardeşler arasındaki savaş tüm kasabaya yayıldı.

Adidas şirketi, adını resmen 18 Ağustos 1949’da “adidas AG” olarak kaydettirdi. Aynı dönem, 13 işçiyle yeniden işe başlayan Puma’da ise bugün 3200 işçi çalışıyor.

Annelerinin evinde, elektrik olmadığı için bisikletten elde ettikleri enerjiyle deri keserek ayakkabıya dönüştüren Dassler kardeşler birbirlerine küs öldüler.

Kasaba mezarlığında birbirlerinden olabilecek en uzak noktaya gömüldüler. Şimdi kasabada iki kardeşin hikayesini anlatan bir müze var.


Bir Parça Sevgi ve İnsanlık

Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul için bağış toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı.

Okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu:

´Dışardaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa herşeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer mutlu çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gereken şeyler nerede?´

Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.

Baba devam etti. ´Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.´

Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:

Shay ve babası bir gün parkta Shay’ in tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler.

Shay sordu, ´Acaba oynamama izin verirler mi?´

Shay´in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu.

Shay´in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla birşey

beklemeyerek) Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra ´Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım´ dedi.

Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay´in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

Dokuzuncu turun sonunda Shay´in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay´e gelmişti.

Bu noktada Shay´in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay´e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.

Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay´e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay´e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay´e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.

Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay´i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.

Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.

Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, ´Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!´ Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaskınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.

Herkes bağırmaya devam etti, ´İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş´

Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği zaman açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı…takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.

Herkes bağırıyordu, ‘ Shay, Shay, bütün yolu koş Shay’

Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay, üçüncü kaleye koşabildi,

Shay üçüncüye gelirken diğer takımdaki çocuklar ve seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, ‘ Shay, hepsini koş !’

Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.

O gün, dedi babası, gözlerinden aşağıya yaşlar süzülerek,

” Iki takımdaki çocuklar da, dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar. “

Shay, bir sonra ki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.

Alıntıdır


Ay’a Adını Yazdıran Bir Antalyalı

Bugün Antalya il sınırları içinde bulunan ve Anadolu’da eski çağın merkezlerinden biri olan Pamphylia bölgesindeki Perge kentinde, M.Ö 262 yılında dünyaya gelen Apollonios, konikler hakkındaki çalışmalarıyla analitik geometrinin gelişmesini sağlamış ve tarihte haklı bir ün kazanmış matematikçidir.

Çağındaki tüm bilginler gibi Iskenderiye’ye gitmiş, Oklid’den sonra gelen matemetatikçilerden dersler alarak kendisini geliştirmiştir. İskenderiye’den sonra donemin en büyük kütüphanesi olan Bergama’ya geçmiştir. Burada bir süre çalışmış, dersler vermiş fakat en önemli işi belki de insanlık tarihini etkileyecek ” Konikler” adlı ünlü yapıtını yazmak olmuştur. Içerisinde 487 teorem barındıran ve sekiz ciltten oluşan ve Yunanca olan bu eser ilk dört cildi özgün dilinde, üç cildi Arap matematikçi Sabit bin Kurra’nın çevirisiyle Arapça olarak günümüze kadar gelebilmiş, son cildi ise kayıptır. Arapça’ya tercüme edilmiş el yazmaları şu an İstanbul’daki Süleymaniye kütüphanesinde bulunmaktadır.

Çağında ” Büyük Geometrici ” olarak bilinen Apollonios, eserin ilk dört cildinde, kendisinden önceki matematikçilerin derlemesini yapmış, diğer dört ciltte kendi çalışmalarını yazmıştır.

” Konikler” adlı eserinde Apollonios ” Konikler, koni ile bir düzlemin kesişmesi sonucu ortaya çıkan düzlemsel eğrilerdir, ” şeklinde bugün de geçerli tanımı yapmıştır. Konikleri ilk kez, elips, parabol ve hiperbol olarak adlandıran kişidir. Kitabında günümüz matematiğinde kullanılan bir sisteme benzer, önemli noktaları harflerle simgeleyen bir sistem kullanması da onun çağdaşlarından ne derece ileri olduğunu göstermektedir.

Geometri problemlerinin en uğraştırıcılarından biri olan, üç daireye teğet olma koşulunu yerine getirecek bir dairenin çizimi ” Apollonios Problemi” olarak bilinir. Problemin genel çözümü ise çok sonraları Gauss tarafından gerçekleştirilmiştir. Sekiz ciltlik Konikler eserinden başka pek çok eser yazmış olan Apollonios’un ne yazık ki bu eserlerinin hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. ” Yakan Aynalar Üzerine” isimli eserinde, güneş ışınlarının tek bir noktaya yansıyacağı tezini çürütmüş ve ışık huzmesinin eksenine paralel olarak yansıttığını yazmıştır. Bu fikir günümüzde kullanılan parabolik aynaların yani otomobil farları veya fener gibi aletlerin keşfinin önünü açmıştır. Ayrıca Arşimet’in Pi sayısı konusundaki hesaplamarından çok daha uygun bir hesap yöntemi bulması, büyük sayıları çarpmak veya belirtmek için kullanılan tetratlar sistemini geliştirmesi konularında da çalışmalar yapmıştır.

Yaşadığı çağda büyük geometrici olarak bilinse de değeri yeterince anlaşılamamış ve bir süre sonra ününü kaybetmiştir. MÖ 190 yılında İskenderiye’de vefat eden Apollonios’un değeri ancak kendisinden bin sekiz yüz yıl sonra Rönesans Çağı’nda anlaşılmıştır. Çalışmaları Kepler’e ilham vermiş, ” Bütün gezegenler odaklarından birinde Güneş’in bulunduğu elips biçiminde yörüngeler halinde hareket ederler,” ifadesiyle ” Kepler Yasası” adıyla bilinen yasayı oluşturmuştur. Apollonios’un çalısmaları gerekli alt yapıyı oluşturmasaydı, belki de Kopernik, Kepler, Galile keşiflerini gerçekleştiremeyecek hatta Newton yerçekimi yasasını hiç bulamayacaktı.

Apollonios’un eseri o kadar muhteşemdi ki XVII. yüzyıla kadar yaklaşık iki bin yıl boyunca okunarak yeryüzünün en uzun okunan kitabı olmuştur. Bilime olan büyük katkılarını unutmayan IAU ( İnternational Astronomical Union ) Apollonios’un adını Ay üzerindeki kraterlerden birine vererek ölümsüzleştirmiştir.

Kitabü’l Esrar fi Anatolia


Her Şeye Rağmen Sevmek

Masumi Toyotome “Three Kinds of Love” adlı eserinde sevgiyi türlerine ayırmış ve şöyle izah etmiş:

“Herkes sevilmek ister, ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?” Dünyada üç tür Sevgi vardır. Bunlar ” eğer”, ” çünkü” ve “rağmen” sevgi türleridir.

“Eğer” türü sevgi: Belli beklentilerin karşılanması halinde duyulacak sevgi.

“Eğer iyi olursan baban annen seni sever.” “Eğer başarılı ve önemli kişi olursan seni severim.” “Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.”

En çok rastlanan sevgi türü budur. Bir şarta bağlı sevgi. Karşılık bekleyen sevgi. Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. Evliliklerin pek çoğu “Eğer” türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “Eğer” türüne rastlanıyor.

“Çünkü” türü sevgi: Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örnek mi? “Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin” (Yakışıklısın, Başarılısın) . “Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler o kadar zengin o kadar ünlüsün ki.” “Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.”

“Çünkü” türü sevgi “Eğer” türü sevgiye tercih edilir. ” Eğer” türü sevgi bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan ağır bir yük haline gelebilir. Zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz egomuzu okşayan hoş bir şeydir. Bu tür olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama aslına bakarsanız “Çünkü” türün “Eğer” türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, “Çünkü” türü sevgi de yük getirir insana.

Yazar, “Çünkü” türü sevgi de gerçek ve sağlam sevgi olamaz diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var. Birincisi “Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu. Tüm insanların iki yanı vardır: dışa gösterdikleri ve yalnızca kendilerinin bildiği yanı… İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar. İkincisi de “Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmezse?” endişesidir. Toplumlardaki sevgilerin çoğu

” Çünkü” türünde olup bu tür sevgiler kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor.

Üçüncü tür sevgi ´Rağmen´ türü sevgidir. Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için…”Eğer” türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “Çünkü” türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide insan bir şey beklediği için değil bir şeyler eksik olmasına rağmen sevilir.

– Esmeralda, Quasimodo´yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına rağmen sever.

– Asil yakışıklı zengin delikanlı da Esmeralda´ya çingene olmasına rağmen aşıktır.

– Kişi dünyanın en çirkin en zavallı en sefil insanı olabilir. Bunlara rağmen sevilebilir.

Burada insanın iyi çekici ya da zengin bir konum elde ederek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine kötü huylarına ya da kötü geçmişine rağmen olduğu gibi o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Farkında olsanız da olmasanız da bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da senden daha önemlidir. Bunun böyle olduğundan nasıl emin olacaksınız? Yazar haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor. “Şu soruma cevap verin” diyor :

“Kalbinizin derinliklerinde dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz ?

Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni ” Rağmen ” türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza olan inancınızdır. ” Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak çok zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var. Kimsede başkasına verecek fazlası yok. ” Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz. Ancak o da aynı şeyi başkasından beklemektedir.

Dünyadaki en büyük kıtlık ” Rağmen Türü Sevgi” nin yeterince olmayışıdır. Düşünün, sizin hayatınızda ” Rağmen ” sevdiğiniz kaç kişi var ?

Asrın Cengiz GÜR


Olumsuz Düşünce

İyimserlik bütün sorunlarımızı çözmez ancak olumsuz düşünce, hayatı içinden çıkılmaz hale getirir. Hatta bazen öylesine güçlüdür ki, düşünce bedene hükmederek yaşamı bile sonlandırabilir.

Bir denizcinin yaşantısı bu konuda acı örneklerden biridir. 1950 yılında bir İngiliz şilebi Portekiz’den aldığı Madeira şaraplarını İskoçya’ya götürüp limanda yükünü boşalttıktan sonra, şilepte çalışan denizcilerden biri depoyu denetlemek üzere soğuk hava bölümüne girer. Denizcinin içerde olduğu fark edilmeyerek kapı dışarıdan kapatılır. Soğuk hava deposunda mahsur kalan denizci, bütün gücünü kullanarak çelik duvarları yumruklar ve bağırır, ancak kimseye sesini duyuramaz. Boş şilep, yeni yükünü almak üzere Portekiz’e doğru yola çıkar.

Bulduğu besinlerin hayatını sürdürmeye yeteceğini, ancak deponun dondurucu soğuğuna fazla dayanamayacağını düşünür. Mahsur denizci çakısıyla çelik duvarlara kendisini bekleyen ölüm sürecini yazmaya başlar. Soğuğun dondurucu etkilerini vücudunda dikkatle izleyerek, el ve ayaklarının nasıl duyarsızlaştığını, donan burnu ve buz gibi havanın dayanılmaz yakıcılığını tanımlar.

Şilep Lizbon’a demir attığında, soğuk hava deposunun kapısını açanlar zavallı denizcinin cesediyle karşılaşırlar. Duvarlara kazıdığı acı dolu günleri ve sonunu okuyunca donakalırlar. Oysa, İskoçya’ya götürülen Madeira şaraplarının konduğu ambarın sıcaklık derecesi sadece 18-19 derecedir. Bu sıcaklıkta ise donarak ölmek mümkün değildir.

O halde zavallı denizci neden ölmüştür ?

Depoda kapalı kalan denizcinin ölümü, olumsuz inancın kör çıkmazını temsil etmektedir.

Prof. Dr. Zuhal Baltaş


Çocuklar

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,

Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.

Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler

Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.

Çünkü ruhlar yarındadır,

Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.

Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları

Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.

Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.

Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür

Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.

Okçunun önünde kıvançla eğilin

Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar

Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil CİBRAN

Resim : İbrahim Balaban – Çocukların Oyun Sevinci


Yaratıcılık

Edward de Bono ( yaratıcılık konusunun gerçek ustasıdır ) birçok yönetici ve yönetim bilimcisine eğitim verirken tahtaya, tekerleği bariz biçimde elips olan bir el arabası şekli çizer.

” Sizce tekerlek neden bu şekilde tasarlanmıştır? ” diye sorar :

Hımmmm’lar, mırıldanmalar, yüz buruşturmalar olur, ancak yanıt bir türlü gelmez.

Bunun üzerine Edward de Bono dinleyicilere, aynı soruyu bir grup çocuğa sorduğunu ve içlerinden birinin hemen kalkarak, el arabasının altına dalgalı bir çizgi yapıp ” Bu el arabası tümsekli yol için ” dediğini anlatır.

Dinleyiciler şaşırır ve istemeden de olsa gülümserler.


Araçlar

Araçlar mesajlarımızı nasıl dönüştürürler? Kendi araçlarımızın ne kadar farkındayız ? Onları ne kadar iyi anlıyoruz ve kullanıyoruz ?

Bu fikri ilk araştıranlar sürrealist sanatçılar oldu. Özellikle René Magritte’nin tabloları aracın mesajı nasıl dönüştürdüğünü anlamamızda derin bir etki yarattı. Magritte tablolarında, gözlemlediği bir şey üzerinde sanat üretmek yerine, çalıştığı tablonun ne olduğuna ve izleyici üstündeki gerçek etkisine kafa yoruyordu. Yine Magritte tablolarında, izleyicilerin kendisine sunulan illüzyondan şüphe duymalarını istiyordu.

Özellikle ” İmgelerin İhaneti” adlı tablosu altında ” Bu bir pipo değildir”, sözcükleri yazılarak, bir pipo resmiyle sergileniyor ve bir tablonun bir illüzyon olduğuna işaret ediyordu. Aslında bu şekilde tablonun dilini nasıl işlediğini ve fikirleri nasıl aktardığını anlamaya ve gözlemcilerin sanat biçimine dair önceden şartlanmış algılarına meydan okumaya çalışıyordu. Bir çiçek tablosunda mesele çicekler değildi, tablo aracıydı. Gelenekler, tarih, çerçeve, galeri ve bakan kişinin beklentileri önemliydi.

Magritte gibi sanatçılar araçlarını anladılar ve görsel bir şiir olan bilgiyi aktardılar. Bugün bombardımanına tutulduğumuz, bilginin aksine akılda kalıcı, kolay, anlaşılır bigiyi sundular.

İnsanların çoğu aracıyı asla analiz etmeyen pasif tüketiciydi. Sinemada halk kendini illüzyona kaptırıp, gösterinin tadını çıkarıyordu. Yaratıcı bir düşünür için ise asıl eğlenceli kısım, gösteriyi parçalara ayırmada ve filmi nasıl daha farklı bir şekilde yapılandırabileceklerini analiz etmede yatıyordu. Filmde;

“İlk ve son sahneler yer değiştirseydi ne olurdu?

Baş ve yan rollerdeki aktörler rollerini değiştirselerdi?

Ya sessiz film olsaydı ?” nasıl olurdu?

Yaşanan bazı olaylarda aslında böyleydi. Uzay mekiği Columbia’nın atmosfere girerken infilâk ederek birdenbire düşmesinin ve yedi mürettabatın olüm nedeni aslında kötü tasarlanmış bir power point sunumdu.

Birkaç gün önce fırlatma sırasında mekiğin kanadına bir strafor köpüğü parçası yapışmıştı. Columbia henüz Dünya’nın yorüngesindeyken, NASA mühendisleri araştırma sonuçlarını üstlerine gösterdiler. Köpük parçası o güne kadar test ettikleri her şeyden yüz kat daha büyüktü ve ciddi bir çatlağa neden olabilirdi. Ne yazık ki uyarılar power point sunumla iletildi ve üstler sunumun karşısından her şeyin yolunda olduğu düşüncesiyle ayrıldılar.

Görsel olarak baş döndürücü sunumlar bir hikaye anlatır, izleyicileri etki altına alır ve bilgiyi anlamlı, eğlenceli ve güzel kılarlar. Bu sunumda da NASA’nın karşı karşıya olduğu problemin boyutu gözden kaçırıldı ve sunum maddeleriyle dolu slaytta arada kaynadı.

Olayı daha sonra görsel bilgi sunumu konusunda araştırmalar yapan Yale Üniversitesi Profesörü Edward Tufte araştırdı ve formatta yer alan maddelere sıkıştırılmış karmaşık fikirlerin bilgiyi çarpıttığını farketti. Daha sonra olayı araştıran bağımsız bir kurul da aynı sonuca vararak ” Kıdemli bir yöneticinin bu power point slaytını okuyup bir ölüm- kalım tehdidinden bahsettiğini fark edememesini anlamak çok kolay” itirafında bulundu.

İşte çalışma ortamımız neresi olursa olsun her yer bizi belli şekilde çalışmaya ve düşünmeye sevk ediyordu. Bunun ne kadar farkına varıp, kendi araçlarımızı ne kadar iyi anlarsak onları o kadar lehimize kullanabiliyorduk.

Ünlü medya kuramcısı Marshall McLuhan’ın söylediği gibi, yeni medya da insanla doğa arasındaki köprüler değil, doğanın kendisiydi.

Düzenlenmiştir.


Aşık Veysel ile Fikret Kızılok’un Hikayesi…

Fikret Kızılok, henüz çok genç. Bir plak çıkarmak ister. İki şarkı seçmiş, Aşık Veysel’den; Söyle Sazım ve Yumma Gözün Kör Gibi…

Gazeteci arkadaşı, bende de büyük emeği olan rahmetli Arda Uskan’la Aşık Veysel’in Sivas- Sivrialan’daki köyüne giderler. Arda Uskan röportaj yapacak, Kızılok da şarkıları için izin isteyecek. İki gün kalırlar o evde.

Aşık Veysel, bir gece gözlerinin nasıl kör olduğunu anlatır… “Tek gözüm zaten görmüyordu. ‘Kırlangıç Uşağı’ diye seyyar doktorlar vardı. Onlar göz açarlardı, göz doktoruydular. Babam rahmetli, gösterdi, baktılar. Sağ gözü ışık görüyor, üzerindeki perdeyi alırsak açılır. Akdağmadeni’ne getir, orada tedavi edelim’ dediler. Onlar gittiler, bizde bir sevinç fakat fakirlik var. Babam para bulacak da götürecek, açtıracak! O arada öküzün önünden saman irisini, tozunu, toprağını temizlemek için ahıra girdik. Öküz bağlıydı. Hayvan kafasını böylesine sallayınca boynuzunu tam gözümün üstüne vurdu. Sağ gözüm de aktı gitti. O ışık da kayboldu…”

Sonra Kızılok eline gitarını alır, çalmaya başlar. Bir cesaret büyük ozandan şarkılarını da ister, cebinde de 250 kuruş telif parası… Aşık Veysel gülümser: ‘O parayı al şirketine götür, gazoz parası yapsınlar. Ama sen güzel söylüyorsun oğlum. İstediğin şarkımı kullanabilirsin…’

Birkaç ay sonra Fikret Kızılok’un ilk plağı çıkar, satış rekorları kırar ve Altın Plak’ı kazanır. Kızılok da kazandığı Altın Plağı götürüp ustası Aşık Veysel’e armağan eder…

İzzet Çapa