Author Archives: Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Tınaztepe Galen Hastanesi açılıyor.

Tınaztepe Galen Hastanesi yarın açılıyor. Cerrahi’nin babası kabul edilen Bergamalı Galenos Asklepios’tan sonra ilk hastaneyi Galen Hastanesi’ne çok yakın bir yerde Bayraklı’da açmış.
Hastane Sağlık temalı bir vakıf üniversitesi olan İzmir Tınaztepe Üniversitesi’nin yüksek teknolojik alt yapıya sahip, beş yıldızlı otel konforunda hizmet veren şefkat dolu eli ve güler yüzü olacak. Benim de yeni çalışma yerim. Başhekim ve genel cerrah olarak hizmet edeceğim.
Başta Mehmet Bektur ve Serap Uluırmak olmak üzere emeği geçen herkesi kutluyorum. Açılış törani emeği geçen Tınaztepe çalışanlarının çocukları tarafından yapılacak. Kurdeleyi minik eller kesecek.

“En değerli yatırım, insana yapılandır”…

Dostluk

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlkikte ölmüşlerdi. Kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir kapı, beyazlar içinde bir kadın. Adam kadına sordu: “Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi: “Cennet, efendim. “

Adam sevindi, kapıya yürüdü. Ama kadın onu birden durdurdu:

“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Onları içeri almıyoruz.” Adam kadına; ‘‘Ama o benim en yakın dostum’’ dedi. Nafile, ‘‘Giremezsiniz!’’ cevabı verildi. Bırakmadı yılların dostunu. Gerisin geriye döndü.

Bu kez tozlu çamurlu bir yola girdi. Karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapı ve önünde bekleyen yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı. Adam sordu; “Arkadaşımla birlikte bizi kabul eder misiniz? ’’Dede“ Tabii…” cevabını verdi. Girdiler içeri. Yüzlerce ağaçtan birinin altına köpeğiyle yerleşti.

Dedeye yine seslendi; ‘‘Burası neresi?” Yaşlı adam “Cennet” cevabını verdi. Adam şaşırdı: ‘‘Nasıl olur! Az önce muhteşem bir kapıya gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler!” Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi? Orası cehennem!” dedi.

Adam iyice şaşırmıştı. Dede gülümseyerek devam etti; “Onlar, kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakıp bırakmayacağının sınavını yaptılar sana!’’

Dostlarınızı yarı yolda bırakmayın. Çünkü dostluk; kaybolduğunuz bir ormanda, size yol gösteren ışık gibidir…

Hayatınızda, dostlarımız olması dileklerimle…

deniz..

Geleneksel Sanata da Vinci Eli (röportaj)

Zeki GÜMÜŞ

zeki.gumus@aksam.com.tr

Cerrahide ilklere imza atan Prof. Dr. Gökhan Akbulut, hobi tutkunu bir hekim. En son Da Vinci robotuyla işlediği çiniyle dünyaya adını bir kez daha duyurdu. İşte sıradışı profesörün hikayesi…

Osmanlı sanatının gururu çini, gelişen teknolojinin gözbebeği cerrahi robotla buluştu. Motor sporlarına olan tutkusu, resim ve müzik sevdasıyla adından söz ettiren Genel Cerrah Prof. Dr. Gökhan Akbulut, cerrahi robot daVinci Xi ile çini yaparak dünyada bir ilke imza attı. Akbulut, ünlü nakkaş Karamemi’nin bir figürünü çalıştığı 5 santimetre çapındaki çiniyi cerrahi robotun babası Gary Guthart’a hediye ederek, hem teşekkür etti hem de Osmanlı sanatını dünyaya bir kez daha hatırlattı.

ASLINDA ÇİNİ HER YERDE

Aslen Kütahyalı olan Akbulut, yetiştiği toprakların kendisi üzerindeki etkisine ilişkin “Osmanlı topraklarında toplu ilk sözleşme 16. yüzyılda çini işçileriyle Kütahya’da yapılmış. Çini yüzyıllarca geriye giden bir sanat. Çini sanatını her yerde görürsünüz. Mesela Kütahya’da tam ortada bir vazo var, onu her gün geçerken görürsünüz. Aslında fark etmezsiniz ama oradaki zarafet, incelik zamanla sizi eğitir” dedi.

SANATA CERRAHİ MÜDAHALE

Akbulut, çini çalışmasıyla asıl amacının cerrahi robotun detaylı işler yapabildiğini anlatmak olduğunu söyledi ve şunları ekledi: “Robot, cerrahi anlamda hemen her şeyi yapabiliyor. Ama insan elinin sınırlarının ötesine geçebilecek kadar detaylı işler yapabileceğini anlatmak istiyordum. Açıkçası görüntüler hoş olsun istedim. Türklerin çiniyle ilişkisi Kütahya, İznik, Çanakkale gibi Anadolu topraklarındaki Karahanlar’a kadar gidiyor. Dolayısıyla bu toprakların bir sanatı çini. Bunu da dünyaya duyurabileceğimiz bir yöntem olabilir mi, ikisini birleştirebilir miyiz diye düşündüm. Dolayısıyla denemeye karar verdim.”

NAKKAŞ İNCELİĞİNDE YAPILDI

Yaklaşık 2 gün boyunca cerrahi robotla çini çalıştığını kaydeden Akbulut, “Gerekli izinleri aldıktan sonra robotu depoya indirdik. Çalışmalarım 2 gün sürdü ve eğitim uçlarını kullandım. Tabii bunlar hastalarda kullandığımız uçlar değil. Hakikaten zor ama robotla yapılabiliyor. Bir nakkaş inceliğinde işi detaylı yapabiliyorsunuz. Tabii bu işin içine girince görüyorsunuz ki o insanlar bu işi aşkla yapmışlar. Üç desen çalıştık. Karamemi usulüyle bir lale ve karanfille Hatayi kompozisyon yaptık” diye konuştu. Akbulut, çini çalışmasıyla birlikte nakkaşların maddi kazançtan ziyade aşkla işlerini yaptıklarını belirterek, “Karamemi’nin çalıştığı Kanuni Sultan Süleyman döneminde kayıtlar var. 29 kişi çalışıyorlar ayda toplam 214 akçe alıyorlar. Bu o zamanlar için bir kişinin kendisini çok zor geçindirebileceği bir rakam. Ama ortaya çıkan eserlere bakıyorsunuz, oradaki zarafet, incelik yani insan bakmaya doyamıyor. Oradaki tezhip sanatçısı esasen o insanlar. O desenler aynı zamanda çini ve seramikte de kullanılmış. Yaygın olarak halen kullanıyoruz o desenleri. Doğadan esinlenilerek yapılmış, o yumuşaklık, o zarafet, o renklerdeki fırça darbelerindeki incelik, hassasiyet o kadar zor ki. O kadar ince çalışmışlar. Bu iş ancak aşkla yapılır. Hakikaten karşılığında parasal olmak üzere bir şey de almamışlar” dedi.

TEK KAREDE İKİ DEHA

Cerrahi robotla yapılan dünyanın ilk çinisini ABD’ye Guthart’a hediye olarak gönderdiğini dile getiren Akbulut sözlerini şöyle sürdürdü: “İlham verici bir hayatı olan Gary Guthart’a dünyada cerrahi robotuyla yapılmış ilk çiniyi hediye ettik. Kutuda benim çiniyi yaptığım gün daVinci Xi önünde çekilmiş fotoğrafımla yaptığım 5 cm çapında bir çini deseni durdu. Desenin yanında İngilizce olarak kısaca ne yapıldığı anlatıldı. Yazının altında tek satır olarak ‘16. yüzyıl, Karamemi usulü lale desenidir’ diye yazıldı. O da bize bir fotoğrafla beraber teşekkür yazısı gönderdi. Böylece ABD’de de bu deseni tanıtmış olduk.”

Çini için ilk adım Fatih Sultan Mehmet’ten

“Aslında Osmanlı’da çalışmalar Babanakkaş ile başlıyor. 15-16. yüzyılda öğrenci olan Babanakkaş, Şahkulu ve Karamemi bir silsile esasen. İlginçtir ki Fatih Sultan Mehmet çiniyi kendi topraklarımızda geliştirelim diyerek ilk adımı atıyor. Çini normalde adı üzerinde Çin’den geliyor porselenler. Özellikle camilerde, saraylarda aynı zamanda eşyalarımız arasında da kullanalım istiyoruz. Böyle olunca İznik’te başlıyor. Orada içinde kuvartz olan bir çamur var. O çamurdan seramik yapmaya başlıyorlar ve oradan saraya çok yakın nakkaşlar oluşuyor.”

Fırçayla çalışmak ameliyattan zor

“Cerrahi robotta 3 tane 5 santimetre çapında klasik desenlerde çini yaptım. Boyaların hepsi geleneksel yöntemlerle hazırlanıp, Kütahya’dan geldi. Bir plaka için yaklaşık 3.5-4 saat uğraştım. Önce çiziyorsunuz, tahririni yapıyorsunuz ki fırçaya hakim olmanız gerekiyor. Fırçayla çalışmak ameliyat yapmaktan zor söyleyeyim. İncecik desenler var, çok küçük alanda çalışıyorsunuz ki bilerek en küçük plakayı tercih ettik. Detaylı çalışabilir miyiz görmek istedik. Bunun mümkün olduğunu da görmüş olduk. Klasik desenleri yad edelim ve dünyaya da bu robot aracılığıyla da geleneksel sanatımız tanınsın istedik. Dünyada bir ilk oldu.”

Hayatı sanat güzelleştiriyor

Hekimliğinin yanı sıra müzik ve resimle de ilgilenen iki kız çocuğu babası Akbulut, zaman yönetimine ilişkin şunları söyledi: “İnsan isterse her şeyi yapabilir. Bu bir tercih meselesi. Çocukları da mesela yönlendirebilirsiniz. Benim iki kızım var onlarla ortak hobilerimizin olması bizim hem beraber geçirdiğimiz vaktin kalitesini artırıyor hem de bir sanat ya da sporla uğraşmış oluyorlar. Çünkü kısa bir hayatımız var ve hayatı güzelleştiren en önemli şey sanat.”

Wd

Röportaj için tıklayınız. 

Beyin ve Bilinç

BEYİN, BİLİNÇ ile birlikte doğmak yerine onu tekrar tekrar öğreniyor.

Bilim dünyası uzun yıllardır “bilinç” hakkında araştırmalar yapmaya devam ediyor.

Bilincin bir şekilde beyinde bulunduğunu biliyoruz ancak bu konu hakkında bildiklerimiz hala çok yetersiz. İşte şimdi anlatacağımız ve bilim dünyasında şok yaratan hikaye de, bu bilgisizliğimizi kanıtlar nitelikte.

Eğer bilinç beyindeyse, beyninin yüzde 90’ınını kaybetmiş bir adam, nasıl nispeten sağlıklı bir şekilde yaşamına devam edebilir?

Hikayemizin kahramanı Fransa’da yaşayan bir adam ve 2007 yılında bacağındaki ağrı sebebiyle doktora gidiyor. Bu adamın çocukluğunda da beyin sıvısından kaynaklı problemler yaşadığını öğrenen doktorlar, beyin taraması yapmaya karar veriyorlar.

Yapılan beyin taramaları sonucunda, 44 yaşındaki bu Fransızın kafatasının çoğunlukla sıvıyla dolu olduğu, asıl beyin dokusunun sadece ince bir dış katmanının kaldığı ve beyninin iç kısmının neredeyse tamamen tükendiği ortaya çıkıyor.

Çocukken beyinde su toplanması nedeniyle ona stent takılmış fakat 14 yaşında tekrar çıkarılmış. Ve çıkarılırken de beyin ciddi biçimde hasar görmüş.

Doktorlar, çocukken de beyninde su toplanması şikayeti yaşayan bu adamın beyninin 30 yıl içinde yavaş yavaş yok olduğunu düşünüyorlar. Ancak yine de bilim, bunu tam anlamıyla açıklayamıyor.

Az miktardaki beyin dokusuna rağmen, adamın herhangi bir zihinsel engeli yok. IQ’su düşük(75) ama bir devlet memuru olarak çalışıyor; evli ve iki çocuk babası.

Bilim insanlarının bu noktada cevap bulamadığı soru ise şu: Beynin herhangi bir bölgesi hasar gördüğünde, insanlar komalık olurken veya bilinç kaybı yaşarken; bu adam normal hayatına nasıl devam edebiliyor?

Bilim dünyasına göre, bu şartlarda adamın bilincini kaybetmesi gerekiyordu. Brüksel Üniversitesi psikologu Cleeremans, bu durumla ilgili şunları söylüyor: “Beyin, bilinç ile birlikte doğmak yerine onu tekrar tekrar öğreniyor.”

Ve şöyle devam ediyor: “Bilinçlilik, deneyimler üzerinden, yani öğrenmeyle, kendisiyle, dünyayla ve diğer insanlarla etkileşimi üzerinden elde edilen, beynin kendisi hakkındaki kavramsal olmayan kuramıdır.”

Bu ilginç durumla ilgili bilim insanları farklı görüşler öne sürerken, Cleeremans bu fikri ilk defa 2011 yılında yayınlamış ve Haziran 2016’da Buenos Aires’da Bilimsel Bilinçlilik Çalışması Birliği 2016’da konu üzerine bir konuşma yapmış bulunuyor.

Cleeremans’a göre, bu adamın sadece ufak bir beyni kalmış olsa bile, geriye kalan nöronlar, kendileri hakkında bir kuram oluşturabiliyorlar; yani geriye kalan adam, eylemlerinin farkında.

Buna göre beynimiz, zor durumda kaldığında kendine bir çıkış yolu buluyor. Hasar görse bile kalan nöronlar bir organizasyon oluşturup vücutta oluşabilecek hasarı en aza indirebiliyorlar.

Bu adamın yaşadığı durum aslında şunun kanıtı: Beyin, son hücresi kalana kadar mücadeleye devam ediyor ve görevini bırakmıyor.

Bu çok ilginç olay, bilim dünyası için çok önemli. Çünkü beynin bu özelliğinin keşfedilmesi, ileride, birçok hastalığı geri çevirebileceğimiz yönünde büyük bir umut anlamına geliyor.

Basın’dan

NİETZSCHE VE İNSANLIĞIN TEMEL SINAVI

Torino’da 1889’da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür.

At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür. Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler bilincini yitirir ve bayılır.

Bayılmadan önce ata “Anne, senden özür dilerim” veya “Anne, ben bir aptalım” dediği rivayet edilir. Bu olaydan sonra tam 10 yıl kimseyle konuşmaz dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz.

Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır. Raskolnikov küçük bir çocuktur.

Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek halde ki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar, yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar.

Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez. En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür. Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar.

Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche’nin olayını şöyle değerlendirir. “Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmışlara olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”

Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler.

Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:

Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!

Alıntı

ALS’ye SES ver

21 Haziran Dünya ALS farkındalık günü. Dün Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nde bir toplantı düzenledik. ALS derneği yönetim kurulu’ndan Nilüfer Şeftalicioğlu katıldı ve derneğin faaliyetlerini anlattı.

Web sayfası www.als.org.tr özellikle projeleri, yapılanları, çocuklara ALS nasıl anlatılacağını öğrenebilirsiniz.

Ardından başkan’ın video mesajı yayınlandı.

Bana’da kahramanım, Sevgili Dostum Başkan Yardımcısı Alper Kaya’yı tanıtmak onuru düştü.

İşte Alper Kaya’nın hikayesi:

Alper Kaya Özbeöz Geçmiş Ola!

Benim yolum ALS hastaları ile yöneticilik yaptığım dönemde kesişti. Yaşar Zorlu önderliğinde kurulmuş çok sınırlı olanaklarla harikalar yaratan idealist bir hekim grubu vardı. Sonra liderliği sevgili arkadaşım Filiz Sertpoyraz üstlendi. Büyük bir özveriyle hekim, hemşire, fizyoterapist, sosyal hizmet uzmanı harikalar yaratıyorlardı. O dönemde bakanlığın isteğiyle ev ziyaretlerini kas hastalarına yapmaya karar vermiştik. Ev ziyaretlerinde gördük ki, belediye ayda iki kez ücretsiz transfer yapmasına rağmen, hastaneye ulaşmak büyük bir işkence. Gecekondu bölgelerinde ve şehir merkezinde farketmiyor, şehirler ve apartmanlar bu konuda çok yetersiz.

Ne yapabiliriz diye düşündük? Önce bu hastalar için bir araç kiraladık ve evlerinden alıp evlerine bıraktık. Ardından, TOKİ başkanı ile kişisel ilişkilerimi de kullanarak görüştüm. Sağolsun sevgili dostum İbrahim Coşkun aracılık etti. TOKİ de yaptığımız görüşmede tesadüfen toplantıya katılan daire başkanı sunum sırasında çok rahatsız oldu. Ben de yanlış bir şey mi söyledim acaba diye düşündüm. Toplantı sonrasında yanıma geldi ve 29 yaşında kas hastası bir kızının olduğunu söyledi. İşte, öksüz yolunu kaybetse ay akşamdan doğar. Böylece yolumuz açıldı, TOKİ ile engelliler için konut projesi yaptık, İzmir’e iki uzman geldi, akademisyenler, belediye, engelliler sivil toplum kuruluşları katıdı. Bu toplantıda Dr. Alper Kaya ile tanıştık.

Sonra Çevre Bakanlığı’na bir daha önce müsteşarlık yapmış olan bir milletvekili dostumuz aracı oldu. Müsteşar ile görüştük. Ankara’da araya sıkıştı. O zaman müsteşar bey isteğimi sordu bende “çevre yasasına bundan sonra yapılacak evleri engellilere uygun yapılmasını koyun” dedim “İSO 9111 standartlarına göre yapılsın, insanlar çok mağdur oluyor” dedim. “Bir engelliyi, yaşlıyı yada kas hastasını okula götürmek, parka götürmek, hastaneye götürmek büyük bir eziyet oluyor” dedim. “Apartmanda asansör var ama asansörün önüne merdiven konmuş, çocuğu annesi sırtında asansöre kadar taşımak zorunda”.

Müsteşar bey, “siz başhekimsiniz bu konu sizin alanınız değil” dedi. “Evet ama bu insanlar benim çalıştığım hastaneye ulaşamıyorlar” dedim. Biraz gergin bir konuşma oldu. İsmi bende. Bize bir dilekçe yazın dedi ve beni gönderdi. Sonra yazdım dilekçeyi bir müddet takip ettim sonra izini kaybettim.

Bu konuda bir kamuoyu oluşmalı. Sanmayın ki bir gün ihtiyacınız olmayacak. En azından yaşlanacaksınız. O gün bütün engellilerin yaşamları boyunca çektikleri sıkıntıların küçük bir kısmını anlayacaksınız.

Elbette umutsuzluğa kapılmamak gerek, günün birinde bu sorunun derinliğini anlayan yetkililer gelecektir, TOKİ de olduğu gibi. Biz kamuoyu oluşturabiliriz. Her platformda bu sorunu dile getirebiliriz…..

Alper Kaya bir süre önce Adnan Saygun’da bir konser verdi,

Özel bir program sadece göz hareketleri ile bir parçayı çalmayı mümkün kılıyor. Şiddeti ve notaları gözünüzün hareketleri ile yapıyorsunuz. Dairesel bir program arayüzü var.

Alper Kaya’dan bir parça

Bu programın geliştirilmesi’nde Alper Kaya’nın da katkısı oldu, genç bir ispanyol yazılımcı felç geçiren bir arkadaşı için hazırlamıştı. O konsere kendisi de katıldı. Çok hoş bir akşamdı.

Dünkü toplantı da bunlardan bahsettim. Leo Buscaglio’nun bir sözüyle bitirelim: “Eğer bir şeyi çok istersen, dedi yaşlı adam, bütün evren bunu gerçekleştirmen için uğraşır”. Alper Kaya’nın müzik ve sanat sevgisi, Türkiye’nin en büyük salonlarından birinde konser verecek noktaya getirdi.

Alper Kaya mesajı:

Hepimiz kendi müziğimizi taşıyoruzMusicophilia kitabının yazarı Nörolog Oliver Sacks, sadece kurallarla belirlenmiş belli bir iyileştirme yolu olmadığını hatırlatır ve hastalarının zorluklar karşısında kendi çözümlerini yaratmaları gerektiğini söylerdi.Dünyayı anlatma ya da birkaç yaşam reçetesi önerme gibi meseleleri olmasa dahi müzik, karşı koyamadığımız biçimde ondan etkilendiğimiz yüce bir sevgili gibi. Herbirimizin sevme nedenleri çeşitlilik gösterse de. Hatta nedensiz sevsek bile…Müzik, ritm ve notalardan oluşur. Notaların arasındaki sessizlik veya ses ise, müziği oluşturur. 21 Haziran yılın en uzun günü… Bugün bir tam nota gibi dolu yaşamayı anımsama günü. Dünya ALS gününü müzikle dolduran dostlara teşekkür ederim. İzmir’den imbat kokulu selamlar!Dr Alper Kaya

Toplantı, Bir meydan okuma kampanyası’nın başlatılmasıyla bitti. O gün müzik yaparak ses veren Akademik, Öğrenci ve idareciler, meydan okuduk. Böylece bir kampanya başladı.

Hayatınızın sanatçısı olmak

“Hayatınızın Sanatçısı Olmak”

Yargıladığınız, kusursuz olmaya çalıştığınız ya da fazlasıyla so­rumlu/ sorumsuz olduğunuzda algıladığınız şeyi negatif olarak uçla­ra götürür, sevgi ve şükrana yer bırakmazsınız.

Güzel bir Çin deyişi bana berrak bir zihinle anda olmanın gücünü anımsatır:

“Ambarım yandı kül oldu ya, şimdi artık ayı daha rahat görebilirim.”

Algınızı değiştirmek için bilinçli bir şekilde sanatçı, bir sevgi mimarı haline gelin.

Sanatçılar yıkık bir kulübeye bakıp harabe­nin ötesinde cevheri görür.

Gerçek bir sanatçı olanı bilmezden gelmez, sadece olabilecek olan üzerine hayal kurar ama önünde­ki işi bilir ve bundan heyecan duyar.

Açık bir algı ve merak duygusuyla zihniniz ve yaşam koşul­larınızı sürmekte olan harika bir yeniden biçimlendirme tasarısı olarak izleyebilirsiniz.

Merak ve iyi bir doz mizah, ciddi, kendine yönelik çağdaş zihni baştan sona elden geçirmede en iyi panze­hirdir. Yeni gözlerle görme sanatı varlığınızın kısıtlayıcı yapısı­ na sadece bakıp değişime dram yaratmadan, mücadele etmeden karşılık vermenizi sağlayacaktır.

Siz sürmekte olan bir çalışmasınız. Özünüzün dışında yaşa­maya eğitildiniz.

İçe yolculuğunuzun hangi noktasında olursanız olun, şefkati kendinizden esirgemeyin. Kendinizi ne zaman baş­kalarıyla kıyaslasanız bir geri adım atmış olursunuz.

Gözünüz bunda olsun ama kendinize karşı da yumuşak olun. Yıkıcı bir eleştirmen değil, yaratıcı bir sanatçı olma seçiminizi hatırlayın!

Heathares Amara

Toltek Dönüşüm Yolu

« Önceki Yazılar