Düş zamanı yolcuları

DÜŞ ZAMANI YOLCULARI

Aborjinler için ‘Rüya’ çok ayrı bir anlama sahiptir. Rüya görmek önemli bir ritüeldir ve bu durum, alternatif tıbbın yoluna da ışık tutmayı başarabilmiştir.

Öyle ki, Didgeridoo adı verilen Aborjin çalgılarının tamamen uyku seansları düzenlemek için çalındığı düşünülmektedir.

Günümüzde “Uyku Apne Sendromunu” tedavisi için alternatif yöntem olarak Aborjin çalgılarının sesleri kullanılır.

Aborjinler için uyku geçmiş, gelecek ve şimdinin bir karmasıdır ve Aborjinler için “düş görmek bir iletişim aracıdır”.

Onların inancına göre, hiç kimse ölmez ve yaşam son bulmaz çünkü gerçek hayat rüyalarda görülen dünyalardır ve bu dünya, ‘düş zamanı’ denilen bir çizgide ilerler.

Ölüm ve doğum bu düş zamanının parçalarıdır; hayat döngüsü rüya ile başlar ve devam eder. Aborjinlerin olabildiğince sade kalan hayatları ve medeniyetlerini geliştirmemelerindeki en büyük etken de bu felsefedir.

Aborjinler dünyayı o kadar fani görürler ki, deyim yerindeyse bu dünyaya dikili tek bir ağaçları bile olmadan yaşayabilmeyi başarmışlardır.

Aborjinlerin belirgin özelliklerinden birisi de telepati yetenekleridir.

Seslerini, şarkı söylemek ve ritüel yapmak için kullanan Aborjinlerin, duygu ve düşüncelerini algı yoluyla iletmekte oldukları düşünülür.

Aynı soruya birbirleriyle konuşmadan ortak cevap veren Aborjinlerin, kendi aralarında telepati yeteneklerinin ne derecede yoğun yaşandığı da tamamen çoğumuzun anlayamayacağı türden bir algı boyutu…

Bir Aborjin’e verilen bilginin, herhangi bir görüşme olmadan diğerinden edinilebilmesi de bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir.

Her ne kadar bu konuda kesin bir bilimsel kanıt ortaya çıkartılmamış olsa da, mevcut testlerde ilkel hayatını koruyan, asimile olmamış Aborjinlerin telepatiyle iletişim kurduklarına dair bilgiler oldukça yoğundur.

İşte tam da burada şöyle bir not düşmeliyim; telepati yeteneğinin gelişmesi ve kullanılır olmasındaki en büyük etken, Aborjinlerin hayatlarında yalana yer olmayışıdır.

Yalana yer olmamasından da ziyade Aborjin kültüründe “yalan”, tanımlanmış bir kelime bile değildir aslıda. Yalan olmadığı için de duygularını tüm gerçekliğiyle karşı tarafa aktarmaları, zihinsel bulanıklıkları olmadığı için mümkün hale gelebilmiştir.   

Dip Not:

Aborjinler; Öz benliklerini yitirmeyen, zaman perdesini yırtarak, dikey ve sonsuz zaman algısının “düş yolcuları”…

Onların yaşamlarına bakınca şu soruyu sormadan edemiyorum.

Gelişmişlik ve zenginlik ölçütü;

Dışarı doğru alınan ve teknolojinin her türlü imkanını, bilimsel başarılarını yaratan, ancak her şeyi hızla tüketen, buna rağmen ‘değişim’ düğmesine kendi içinde basamayan insanlığın modern dünyası ve saatinde mi saklı;

yoksa öz benliğe- birliğe- doğru alınan yolculuğunun zamandan bağımsız ancak sonsuz ve zengin ‘düş zamanında’ mı?

Düzenlenmiştir✍🏻

Evren’den…


Paskalya adası

Paskalya Adası Trajik Hikayesi:

Ağaçlarını yok eden bir uygarlığın hazin sonu!

Paskalya Adası çok özel bir ada, çünkü dünyanın en uzak adalarından biri.

Düşünün, insan yerleşimi olan en yakın ada (Pitcairn) 2075 kilometre, en yakın kıta ise (Güney Amerika, Şili) tam 3500 kilometre mesafede.

8. yüzyılda denizci Polinezya yerlileri adayı keşfettiler. Her volkanik pasifik adasında olduğu gibi karşılarında ormanlarla kaplı yemyeşil bir yer buldular.

Bu ormanların içinde dünyanın en büyük palmiye türü bulunuyordu. Bu palmiye çok önemliydi. Çünkü bu palmiyenin özsuyundan şarap ve bal üretiliyor, fıstığı yeniyor, yaprakları da sepet, ev ve yelken yapımında kullanılıyordu.

Dahası bu palmiyenin gövdesi çok sağlamdı. Denizlere açılabilek büyük tekneler bu palmiyeyle yapılabiliyordu. Sadece palmiye değil bunun yanında beş tür ağaç vardı. Bunlarda yine yaşam için çok önemli ağaçlardı.

Kayık, elbise, zıpkın vs. Bunun yanında Malaya diye bir tür vardı ve elması çok lezzetliydi. Adada yaşayan hayvanlarda vardı. Kuşlar, kertenkeleler vs. İlk zamanlar her şey iyi gidiyordu.

Sosyal etkinlikler için boş zamanları kalıyordı. Paskalyalılar bu boş zamanlarında mitolojik hikayeler oluşturdular. Bununla birlikte dini ritüeller oluştu.

Gördüğünüz bu devasa yani boyu 23 metreye ağırlığı 250 tona varan devasa heykeller oluşturdukları mitolojiyle ortaya çıktılar.

Ada daha sonra bir kaç kabileye bölündü. Bu kabileler birbiriyle en büyük heykeli ben yapacağım yarısına giriştiler. Tepelerdeki taş ocaklarında oyulan dev heykelleri dikilecekleri kıyılara taşımak için ağaçlar kullanmışlar.

En büyük heykeli yapmak için daha çok ağaç kestiler. Komik bulmayın, günümüzde gurur duyulacak konularımız daha komik bence. Onlar da devasa heykellerle gururlanıyordu.

Paskalya yerlileri, kendilerini sürükleyen rekabet hisleriyle gittikçe daha büyük heykeller yaptılar, gittikçe de daha hızlı ağaç tükettiler.

Önce ağaçlar tükendi; ağaçlar tükenince bırakın heykeller dikmeyi, ev yapamaz, balığa çıkamaz hale geldiler. Ayrıca ağaçların azalması, çok rüzgar alan Paskalya’da erozyonun artmasına neden oldu, tarım zorlaştı ve verimi iyice düştü.

Heykel olmayınca din de kalmadı, sosyal düzen de..Zamanla açlık korkusu ve barbarlık bütün hayata egemen oldu. Özetle, adada yaşamak sonu gelmez bir işkenceye dönüştü.

Şöyle bir üstbakış özetleyecek olursak, bakın nereden nereye:

8. yüzyıl: Ormanlarla kaplı bir bolluk adası

13. yüzyıl: 80 tonluk kutsal heykeller diken ileri bir uygarlık

17. yüzyıl: Çöküş

Eskiden tahıl ambarı olan Kuzey Afrika’nın neden çölleştiğini anlamadan Roma İmparatorluğu’nun neden çöktüğünü anlayamazsınız. Veya aşırı nüfus yoğunluğunun sosyolojik ve çevresel etkilerini anlamadan Maya Uygarlığı’nın neden çöktüğünü anlayamazsınız.

Kaynaklar:

Tunç Ali Kütükçüoğlu

Çöküş, Jared Diamond (kitap, ingilizcesi Collapse)

Dünyanın Yeşil Tarihi, Clive Ponting (kitap)

Twitter’da bir söyleşi: Paskalya Adası Trajedisi

Horizon – The Mystery Of Easter Island (video)

The Lessons of Easter Island (web sayfası)


Antik Mısır’da tıp

ANTİK MISIRDA TIP

Eski medeniyetler mevzu bahis olduğunda, Antik Mısır, tıp alanında gelişmelerin görüldüğü ilk medeniyet olarak biliniyor.

Yaklaşık 3000 yıl öncesine ait hiyerogliflerde, Firavun’un burnuna uygulanan bir tedavide adı geçen Sekhet-Eanach ise Eski Mısır’ın ilk doktoru olarak belirtiliyor. Antik Mısır’da yaşamış en önemli doktor ünvanını alan Sekhet, en büyük doktor anlamına gelen İmhotep Sıhhat ve Deva Tanrısı unvanlarını da almış.

Hastalıklarda genelde çeşitli tedavi yöntemleri kullanılıyordu. Tedavi olarak okunmuş büyülü hayvan organları kullanılırken; kekik, bal ve aloe veradan yapılmış karışımların yanında, bakterileri öldürmek için antibiyotik kullanılıyordu. Tıbbi müdahalelerde cerrahlar günümüzde olduğu gibi gayet bilindik aletler kullanılıyordu.

En eski tıbbi bilgilerin merkezinde olan Antik Mısır’dan kalma hiyerogliflerde, ilaçların karışımlarının nasıl yapıldığı, hapların nasıl kalıp haline getirildiği, timsah ısırığının nasıl tedavi edildiği detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Sadece ilaç yapımını içermeyen bu bilgiler içinde büyüye, tılsımlara ve psişik tedavilere de yer verilmiştir. Afyon ve cannabisin önemli bir yere sahip olduğunu gösteren ilaç reçetelerindeki tariflerin çoğu, günümüz modern ilaç yapımında da halen kullanılmaktadır.

Hamilelik Testi

Mısır’da 1898 yılında Sir Flinder Petrie adlı bilim insanının ortaya çıkarttığı Kahoun Papirüsü ile 1862 yılında bulunan Smith Papirüsü ve 1873 yılında bulunan Ebers Papirüsü’nde gebelik, idrar hastalıkları, varisler ve gebelik testleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Müzelerde sergilenen papirüslerde yer alan bilgilere göre, hamile şüphesi olan bir kadın her gün sabah idrarıyla biri buğday, diğeri arpa dolu iki torbayı sularmış. Hamilelik şüphesi olmayan bir başka kadın da yine ayrı ayrı buğday ve arpa torbalarını idrarıyla sularmış. Hamilelik şüphesi olan kadının idrarla suladığı buğday ve arpa dolu torbalar, diğer kadının suladığı torbalardan daha önce çimlenirse, hamile olduğu anlaşılırmış. İki kadının suladığı buğday ve arpalar aynı anda çimlenirse hamilelik olmadığı ortaya çıkarmış. Hamile olan kadınların sabah idrarlarında aşırı miktarda hormon bulunduğu için, buğday ve arpa torbaları diğer normal idrarlarla sulananlardan çok daha önce yeşerirmiş. Günümüzde meyve ve sebzenin daha erken sürede yetiştirilmesi için hormon kullanılması da aynı yöntemin bir benzeridir.

Bebeğin Cinsiyeti

Mısırlıların kullandığı yöntemde, doğacak bebeğin cinsiyeti de önceden tesbit edilebiliyordu. Hamile kadının idrarıyla sulanan tohumlardan, buğday taneleri daha önce filizlenirse bebeğin erkek, arpa taneleri daha önce filizlenirse bebeğin kız olacağı anlaşılıyordu. Prof. Julias Manger, 1933 yılında laboratuvarda kutuların içerisinde kurutma kâğıtları üzerine yerleştirdiği buğday ve arpa tanelerini, idrarla sulayıp, Mısırlıların kullandığı gebelik ve cinsiyet belirleme yönteminin doğruluğunu ispat etmiştir. Günümüzde kullanılan gebelik testleri de, kadının idrarındaki hormon sayısının yoğunluğuna göre sonuç verir ve aynı esaslara göre uygulanır.

Prof. Dr. Hulusi Köker de, Mısırlıların kullandığı gebelik testi yönteminin bilimsel olarak doğrulandığını ve hatta bebeğin cinsiyetinin de aynı yöntemle belirlenebildiğini onaylıyor.

Altay Sengur

Onedio


Kendinizi Sevin!

ABA35183-04E1-497B-8ADB-F2721F7ABB6F

“Kendinizi Sevin”

Kendini rollerine fazla kaptıran, önceliklerinin yerini şaşıran zihinlerin tutsağı olmak; ‘kendi öz bütünlüğünüzü parçalamak ve özgür düşlerinize parmaklıklar koymak’ demektir.

İster dublör, ister süflor olun, ister kamera arkası, ister kamera önü, ne olursanız olun ‘kendi hayatınızın senaristi ve baş rolü olun’!

Koşullandırılmış değildir hayat, zihinlerdir onu koşullandıran. Nefes almak koşulsuzdur mesela, hayatın bereketidir ve adaletin simgesidir ‘toprak ana’.

Ne ekerseniz onu biçersiniz.

Şimdi karar verin, öfke ekip fırtına mı biçeceksiniz, yoksa sevgi ile ekilen düşlerinizin meyvelerini mi toplayacaksınız payınıza düş’en..

Özgür irade ile doğan her kimsenin seçme hakkı vardır ve en büyük haktır ‘sevme’ hakkı.

Özgür olmaya cüret edin, cesaretli olun, çünkü kimse onu size altın bir tepside sunmaz.

Öz saygı talebindendir, bizi biz yapan doğal oluşumumuza müdahalelere izin vermemek.

İnanç, sevgi ve iradedir kanatlarımız. 

Kanatlarımızın kırılmasına izin vermek, ya da sağlıksız bir şekilde rollerine tutsak zihinlere tutsak olmayı seçimlemek, kendi özgür doğamıza yapılan ihaneti kabul etmek demektir.

Bizi biz yapan biçimlenişimizdir. Kendi senaryomuzun baş rolü olma hakkı doğuştan verilen Tanrısal bir haktır. Bu nedenle kendi hikayenizi sevgiyle yazın!

Kendi bütünlük arayışımız, ‘kendini bilme sanatı’ öncelikli yaşam amacımızdır. 

‘Sadece bütünlük sevebilir ve sadece Oluş’ta bütünlüğüne ulaşmış kişiler sevgi gibi önemli bir hissiyatı bütün ihtişamı ile içinde yaşatabilir.’ der Prof Stefano D’Anna.

Başkalarının parçalı, baskıcı, koşullu sevgi anlayışına sığmıyorsanız da… Vazgeçmeyin!

O nokta belki dönüm noktanızdır!

Bilin ki yine de tüm sıkıştırılmış duygu ve zihinsel paradigmalar içinde, sonsuz bir evren taşıyor kalbiniz. Düşleriniz, yüksek bilinciniz sizi seviyor.

O zaman sevilmeyi beklemeyin, siz kendinizi adilce ve koşulsuz sevin!

Kendi bütünlüğünüzden evrensel bütünlüğe…

Evren’den ✍🏻


Mavi Küre ve Anne ‘Düşü’

5EF5346A-92A5-450A-B049-DCC4B4144F0A

MAVİ KÜRE ve ANNE ‘DÜŞÜ’

Zamanın birinde her gün yeni bir acıya uyanan, her akşam benzer kötü haberlerle gözlerini kapatan ve aslında aydınlığa göz kırpan mavi bir küre varmış. 

Bu mavi küre içinde, insanlarının çoğu özlemliymiş ancak neye tam özlem duyduklarını bile bilmeden. Kürenin içindekilerin bir çoğu, kendi, ya da başka zihinlere hapis, çıkılmaz sandıkları sorunların tekrarıyla yaşayıp giderlermiş.

Bazıları kendi havasındaymış. Rahatın, konforun, keyfin, sefanın içinde yaşar, acılara acımaktan başka bir şey yapmazlarmış. Bazıları da varmış ki, mavi küredeki acıyı iliklerine kadar yaşar ve hisseder, karanlığa ışık yakarlarmış. Kimileri için ise şikayet etme, kendini aciz görme duygusu, minnet ve inanç duygusundan da fazlaymış. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diyenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çokmuş.

Kısaca bu mavi kürede, farklı özelliklere sahip bir sürü duygu insanı, harita ile sınır dedikleri çizgi aralarında yaşar, çoğu zamanda sınırların ötesinde buluşurlarmış.

Bir yerde çok büyük bir acı yaşandığında, sanal platform adını verdikleri bir yerde, herkes profil resmini değiştirir, karanlığa gömülür, bazen birlik, bazen hiddet duygusunu yaşar, ertesi gün ise ‘nerede kalmıştık’ çoğu kez unutulup gidermiş. Bu nedenle tarih tekrar eder dururmuş. Küre her gün değişim umuduyla döner ancak çileler yine de yumak olurmuş.

Çoğu kimse ‘acaba bu kürede sarılan çilelerde benim de payım var mı, ipin ucunu nasıl tutabilirim’ diye döngüyü değiştirme gücünden habersiz; haksızlıkların, yaşanan acıların ardından sadece çile yününü sarmaya devam ederlermiş. 

Kimileri ‘bu düzen böyle gitmez çekip gidelim kendimizi kurtaralım’ dermiş, kimileri ‘biri çıkıp da bizi kurtarsın’ diye beklermiş, kimisi ‘çoook bekleriz, bu küre değişmez, böyle yuvarlanıp gidelim’ dermiş. 

Günlerden bir gün mavi bulutlar kızıla boyanmış. Zamanının bir yarısında, karanlığın içinde zamansız beliren tüm yıldızlar bir araya gelmiş ve mavi küredeki tüm anneler derin bir uykuya dalmış. 

Yıldız tozlarının içinde çocuk sesleri duyulmuş önce. Ortalık bir anda, gözleri ışıl ışıl parlayan, mutlu, sağlıklı o minik insanların cıvıltıları ile dolmuş taşmış. Çocukların gülüşü ile doğa canlanmış, renkler belirmiş birer birer… 

Masal bu ya, annelerin hepsi aynı rüyanın içindeymiş.

Bir çocuk belirmiş önlerinde, kendi düş kürelerini anlatmış, o anlatmış anne onu kalbiyle dinlemiş. 

Avukatlar yokmuş anlatılan  o düş küresinde, çünkü suç yokmuş. Polis yokmuş çünkü herkes güvendeymiş. Doktor yokmuş, çünkü hastalık yokmuş. Okulları dünya ve öğretmenleri toprak anaymış. Birlik duygusunun aynılık değil ancak kardeşlik olduğunu, her canlının kutsal bütünün parçası oldukları bilinciyle sevgiyle yetişiyormuş orada her biri. 

Kendilerini severken, herkesi sevmeyi öğreniyorlarmış. Kendilerine ve düşlerine güvenle, korkusuzluğu öğreniyorlarmış.

Rüyadaki Çocuk; Hayallerinin özgürlükleri olduğunu, hayalleri ile kendi kürelerini sevgiye boyadıklarını, güzel düşler kuran, ışıklı insanlarla var olmanın hafifliğini anlatmış durmuş… 

En son olarak; ‘Bizi unutmayın’ demiş ‘biz ‘masum ve güçlü yanınızız ve cennete giden yol birlikte, öz sevgimizde’…

Ertesi sabah, tüm anneler uyandıklarında, başka gözlerle bakmışlar döngüye, yüreklerinde ve yüzlerinde aynı güneşli tebessümle. 

Önce kendilerini gözlemleyerek, yüreklerindeki kutsal gücü ve masumiyetlerini  hatırlamışlar ve kendilerini özde sevmeyi. 

Okumaya, düşünmeye, sorgulamaya, doğaya ve özgürlük arayışlarına daha fazla zaman ayırırken; yetilerine göre üretmeye, hayata karamsar değil, mutlu ve pozitif bakmaya başlamışlar. Gerçek rollerine sevgiyle soyunmuşlar.

Kurtarıcının dışarıda bir yerlerde olmadığını anlamışlar. Kendilerinde başlayan değişimle, mavi kürenin ve nesillerin değişeceğine inanmışlar…

Artık biliyorlarmış cennetin çocukların gülüşünde ve kendilerinin yaşattığı tüm güzelliklerde saklı olduğunu.

Kendi çocuklarını o rüyadaki gibi büyütmenin yollarını aramışlar an ve an.

F31FB441-7C24-4A62-A53F-AEF939875476

Sadece kendi çocuklarına da değil üstelik, diğer çocuklara da anne olmuşlar ve hepsi kendi masallarının kahramanı olmuş o günden sonra.

Nerede haksızlıktan, adaletsizlikten, kötülükten şikayet eden birini görseler, onun kulağına usulca ‘vazgeçme, kendine inan, iradeni kullan, içinde ve dışında iyi çocuklar yetiştir” diye fısıldamışlar. 

Mesajı alan hemen işe koyulmuş. Bu düş ve mesaj zamanla bütün mavi küreyi sarmış ve bir gün tüm çocukların ve onları yetiştiren kutsal annelerin düşü gerçek olmuş.

Güzel düşleri, duyguda, yaşamda, nesillerde yaşatan tüm kutsal annelere ve anne hissedenlere… 

Düşlerimizin gerçeğinde; Bugün ve her gün sevgiyle ‘kutlu’ olsun.

Evren’den ✍🏻


Afrika’da çocuk oyunları

AFRİKA’DA ÇOCUK OYUNLARI

Acaba gerçekten de çocuk her yerde çocuk mudur? Çocukluğunu çocukça yaşayabilir mi?

Afrikalı bir çocuk ile Anadolulu bir çocuğun oyunları birbirlerine ne kadar benzer?

Hangi ırktan, hangi kültürden olursa olsun sempatik davranışlarıyla bir çocuğun, dikkatini çekemeyeceği kişi yoktur.

Gülerken, ağlarken, kızarken, oynarken, şaka yaparken her çocuk aynı hareketleri sergiler.

Büyüdükçe onları farklılaştıran şey içinde bulundukları toplumun gelenek ve kültürel değerleridir. Burada Afrikalı çocukların oyun kültürleri ve hayal dünyalarında oyuncağın yerini anlatmaya çalışacağım.

Diversity (Farklılık) Derneği’nin rehberliğinde, Etiyopya’nın Harar eyaletine yakın bölgedeki Era kabilesine yapmış olduğumuz ziyarette sempatik davranışlı çocuklarla oyun dilinde ortak bir dil yakalamaya çalışmıştık.

Bu kabile birkaç dönümlük tarım arazileri ve kendilerine gönderilen yardımlarla geçimlerini sağlayabiliyorlar. Merkezden uzak, köye gelenler yaşlılar tarafından dikkatle takip edilirken çocukların alakası ise başka oluyordu.

Köye gelen yabancıları gören çocuklar sevinç ve telaş içerisinde çadırların arasından geçerek, meramlarını meraklı gözlerle muhataplarına ulaştırıyorlar.

İçlerinden bazıları vardı ki yerde sürüklenen oyuncakları ile koşmaya çalışıyorlar. Ellerinde kendi imkânlarıyla tahta, boş şişe ve kapaklardan yaptıkları oyuncakları var.

Tahtadan araba

Bu oyuncakları nasıl mı yapmışlardı?

Bir tahta parçasını alıp arabaya dingil yapmışlar, bu dingillere de şişe kapaklarını delerek monte etmişler ve böylece arabanın tekerlekleri tamamlanmış. Arabalarının iskeletlerini ise sağdan soldan topladıkları kartonlar ve ilaç kutuları ile yapmaya çalışmışlar. Ancak en çok dikkat çeken şey yapılan her bir oyuncak arabanın modelinin farklı olmasıydı.

Dağların tepelerin ardında, taşlı ve tozlu yollarda çocukluklarını yaşamaya çalışan bu küçük çocukların oyuncakları, bizlerin beğenmeyerek çöpe attığımız malzemelerden yapılmıştı. Onların uzaktan kumandalı arabaları, barbie bebekleri olmasa da her daim mutlu olabilmeyi, gülmeyi başarabiliyorlardı.

Tek tekerlekli Ferrari’ler

Çocukluğumuzda arabaların, traktörlerin boyumuzdan büyük eskimiş çıkma tekerleklerini yuvarlayarak yarışlar yapardık. Ellerimiz kapkara olur, tırnak aralarımıza dahi çamur dolardı. Boğazımız şişinceye kadar traktör sesi çıkarırdık. Ama mutluyduk ve çocukluğumuzu doyasıya yaşayabiliyorduk.

Seyahatimize devam ederken Dredawa yolu üzerindeki küçük bir köyde mola verdik. Biraz ileride yamaçtan aşağı tekerleklerini yuvarlayan ve neşe içinde oynayan çocukları gördük. Hemen aklıma biraz önce anlattığım o güzel çocukluk hatıralarım geldi. Tıpkı benim çocukken yaptığım gibi Afrikalı çocuklarda eğlenmenin bir yolunu bulmuşlardı.

Üst düzey fizikî kabiliyet

Gördüğümüz çocukların fizikî kabiliyetleri çok yüksekti. Dünyanın en hızlı koşucuları, atlayıcıları ve diğer sporcuların Afrika’dan çıkıyor olması genlerinden mi yoksa tabiata uyumlu hayat tarzlarından mıdır bilinmez. Hal böyle olunca fiziki farklılıkların çocukların oyunlarına da yansıdığına bizzat şahit olduk.

Hayatı deneyerek ve keşfederek öğreniyorlar

Gezimiz sırasında gördüğümüz Afrikalı çocuklar, modern hayatın teknolojik kolaylıklarından uzak doğal şartlarda yetiştikleri için dünyayı yaşayarak öğreniyorlardı. Bir taşın suda sekişini, suya atılan koca bir taşın meydana getirdiği dalgaların ne kadar sürede karşı kıyıya ulaşabildiğini bizzat görerek, deneyerek öğreniyorlardı. Oyunlarının ekserisi doğayı ve kendilerini tanımaya yönelikti.

Günümüz toplumlarında aileler çocuklarının ellerine oyuncak veriyorlar. Onların keşfetmesine izin vermiyorlar. Oysa ki Afrikalı çocuklar tecrübe ederek öğreniyorlar ve hayatın zorluklarına karşı kolayca göğüs gerebiliyorlar.

Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken çeşitli imkanlardan ve nimetlerinden yararlandığımız kadar hayatın tabii güzelliklerini de onlara göstermeliyiz. Çocuklara mutluluğun satın alınabilen bir şey olmadığını öğretmeliyiz.

Yazar: Mahmut Han Gediz


Dunning – Kruger Sendromu

3EA4857C-3C51-4DB1-B977-4F0F8363F06Fİki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya atar;

“Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.”

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:

· Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.

· Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.

· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

· Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

413ED3E0-2E62-4F92-9930-E456C24A1731.jpegCornell Üniversitesi’ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik “Nasıl geçti?”sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi…

Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. 

Onların “testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini” düşündükleri; hatta “iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları” ortaya çıktı.

Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” olanlardı; soruların yüzde 70′ ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

20E5768B-A3C8-4688-ADD2-E76874110EC3Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu’nun metni yazıldı:

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.

‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler… 

Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler… Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar…”

N’olur fazla mütevazi olmayın!…

BFADB24A-50A5-43B4-AB64-4C13DDFA1892

“Siz de çevrenize şöyle bir bakın” diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti…

Bence Dunning ile Kruger’in, bu çalışmalarıyla 2000’de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi’nin Ig Nobel’ini alma nedeni “cahil olmamalarıydı”.

Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel’in bir sözüyle bitiriyorum:

“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

Kaynak: ephiass/sosyomat.com


Mükemmellik

0BDBCFF3-6101-43F6-B25B-53F6901BAA00

MÜKEMMELLİK 👨‍🎨

Zamanın dar bir geçidinde, kalabalığı yaran sokakların birinde, kimseyi umursamadan, şövalesini kurmuş bir ressam gözüne çarptı Maya’nın.

Kimsenin gözüne çarpmayan, renklerle adeta dans eden o ressama çekildi sanki adımları.

65DEF7DB-6713-48E5-BD5F-25A6D2A4436A

Arkasında sessizce durdu. Ressam dikkatini o kadar çok yaptığı işe vermişti ki, onu izleyen bir çift gözden habersizdi. Tüm dikkatiyle indirdiği her bir fırça darbesiyle yaptığı resmin ortaya çıkmasını izledi önce Maya.

Bir süre sonra da varlığını hissettirmeye çalışırcasına ressama “ne kadar mükemmel” dedi heyecanını gizleyemeyerek.

Ressam gelen sesle dikkatini bozmadan, bitmemiş fırça darbesini tualle buluşturduktan bir süre sonra Maya’ ya çevirdi kısacık bakışlarını.

O buluşan bakışlarda bir an duraksadı Maya. O derin bakışların içinde sanki zaman genişlemişti.

Ressam, paletinden bir renk daha alarak buluşturdu tualiyle. Bitmesini istemediği bir resmi tamamlamaya çalışıyor gibiydi…

98221F89-9C18-4422-A1F5-E76F23131538

“Mükemmellik” dedi Ressam, hala tualindeki renklerle raks ederek.

“Amacına ulaşan her şey mükemmeldir.
Ve mükemmelliğin asıl amacı karşı tarafa verdiği duygunun sınırsız, zamansız etkisidir küçük hanım” dedi ve aynı ciddiyetle resmine devam etti Ressam.

O resmin içine, fırçanın ucundaki boya kıvamında düş’tü Maya, resmin içinde hayallerinin elinden tutarak, zamandan özgür kendi sokaklarında ilerledi…

Evren’den✍🏻


JANUS Geçmiş ve Geleceğin İki Yüzü

D4DB8348-F5E1-4767-9E38-3A2BB59327A7

Mitolojiye göre, (Janua coeli) güneşin yükselişini ve büyüyen gücünü temsil eder.

“Janua” Latince’de kapı anlamına gelir ve kapıların bekçisi, zamanın yöneticisi Janus da adını ondan alır.

Elinde iki anahtar olduğu rivayet edilen Janus gündönümlerinin kapılarını bu anahtarla açar.

BA4B6BC6-11E3-4270-851E-2F4B9E91628B

Kış gündönümünü altın anahtar ile, yaz gündönümünü ise gümüş anahtar ile açtığı rivayet edilir.

Roma Tanrısı Janus efsaneye göre, evrenin koruyucusu ve başlangıçların tanrısıdır. Herşeyi başlatandır.

Yılın ilk ayı olan Ocak ayının adı Januar-January onun adından gelmektedir. Geçişlerin, giriş ve çıkışların, değişimin tanrısıdır.

Kapıların ve eşiklerin bekçisidir. İki kafası vardır ve her iki tarafı da görebilir, hem geçmişin hem geleceğin, hem görünenin hem görünmeyenin, hem güneşin hem ayın bilgeliğine sahiptir.

Janus’un bir yüzünün kente girenlere diğer yüzü ile ise kentten çıkanlara baktığı söylenir.

Kentin güvenliğini sağlayan eşik (kapı) tanrısı olarak da bilinen Janus, Ocak ayını da etkisinde bırakmıştır.

Ocak ayı batı dillerinde İngilizce’de January, Fransızca’da Janvier, Almanca’da Januar olarak tanrı Janus’tan gelmiştir.

Felsefeci Ian Hacking ise, olasılık kavramını Janus’a bağlamıştır.

Bu olasılıklardan birisi gerçekliği gösterirken diğeri ise inancın, iradenin, düşlerin baskın gücünü gösterir.

Nesnellikle ve öznellik olarak karşımıza çıkan olasılık durumu nesnelken değişmez belki ama henüz oluşum aşamasındayken değişiklik gösterebilir.

Mitolojiye dönersek; Bir yüzü karanlık bir yüzü ise aydınlık olarak bilinen Janus, keskin bir seziş ve görüş yeteneğine sahip olmasıyla bilinir.

Hem geçmişi hem geleceği görebilmesi aradaki değişimi de görmesini sağlamıştır.

C53D0BF4-0218-4F9C-9632-4E7882B70AC3

Geçmiş ve geleceğin iki yüzü vardır,
Janus bize daha çok bunu hatırlatır.
Geçmiş arkayken ve anlar toplamıyla bir tarihken, gelecek sadece ön’dür, yaşanmamıştır ve ancak düşlenebilir…

Şimdi geleceğe dönük yüzümüzle nasıl bir hayat düşlüyoruz, belki de ‘an’ da kendimize sorduğumuz soru ve vizyonlarımız ‘geleceğin yeni inşaası’ olacaktır.

Dilerim sevgiyle, kendi bütünlüğümüzden evrensel bütünlüğe…

Evren’den✍🏻


Her gün yeni bir bilgi

SAHİ BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Sizler için biraz araştırma yaptım, neleri biliyoruz ya da bilemiyoruz, ilginç bilgilere rastladım ve sizlerle paylaşmak istedim.

Bal bozulmaz; o nedenle 3 bin yıllık bir balı bile yemiş olabilirsiniz!

1 milyon 200 bin sivri sinek ayrı ayrı insanı soktuğunda ortalama bir insanın kanını tamamen tüketebilir.

Piramitlerin inşa edildiği günler mamutlar hala hayattaydı.

1930 yılında keşfedilmesinden 2006 yılında gezegenlikten çıkarıldığı süre zarfında Plüton Güneş’in yörüngesinde turunu henüz tamamlamamıştı. Plüton’un yörüngesini tamamlaması 248 yılı buluyor.

Samanyolu’nda bulunan yıldızların sayısı dünya üzerinde bulunan ağaç sayısından azdır. Samanyolu’nda bilinen 100 milyar yıldıza karşılık, dünyada 3 trilyonun üzerinde ağaç olduğu biliniyor.

Orman yangınları yokuş yukarı daha hızlı yayılır.

Çok fazla yerseniz, duyma kaliteniz düşer.

Kürdan, Amerikalıların boğulmasına en fazla neden olan nesnedir.

İtalyan bayrağının tasarımını Napoleon Bonaparte yapmıştır.

Kağıt parçalar ilk kez Çin ‘de kullanılmıştır.

Uzay yolculuğunda taşınacak her kilo için gerekli olan yakıt miktarı 530 kg’dır.

Salatalık bir sebze değil, meyvedir.

İnsanlar vücutlarında 300 adet kemikle doğuyorlar ama yetişkin olduklarında bu sayı 206 ‘ya düşüyor.

Eskimolar buzdolaplarını yiyeceklerin donmaması için kullanırlar.

Telefonun mucidi Alexander Graham Bell, eşi ve annesiyle hiçbir zaman telefonda konuşamadı. Çünkü ikisi de doğuştan duyma engelliydi.

İnsan teninin bir santimetrekaresi 625 tane ter bezi içerir.

Çocuklar baharda daha fazla büyüyor.

Koalalar, primatlar ve insanlar, kendilerine özgü parmak izi olan tek canlılardır.

Pinokyo, İtalyanca’da “Çam Göz” anlamına gelir.

İki gözünüz var ve her biri 130 milyon görme siniri hücresinden oluşuyor. Ve her bir hücrenin içinde 100 trilyon atom olduğu düşünüldüğünde bu sayı evrendeki tüm yıldızların sayısından bile daha fazla…

Derin sularda 180 balık türü hiç ışık yüzü görmeden büyür ve yaşamını sürdürür dünya. Dünya’yı varoluşundan bu yana 24 saate sığdırmaya çalışsak insanlar bu sürenin sadece 1 dakika 17 saniyesini doldurabilir.

Acil durumlarda bir pastel 30 dakika boyunca yanabilir.

Ağırlığı 600 kilogramı bulabilen bir mavi balinanın kalp damarlarının içine bir insan girebilir.

Bir mavi balinanın dili Afrika’da yaşayan ortalama bir filin ebatlarıyla aynıdır.

İnsan uyandığı andan itibaren beyin küçük bir ampulü yakacak kadar elektrik üretir.

Dünyanın en kısa uluslararası köprüsü Kanada ile ABD’yi birbirine bağlayan 10 metrelik köprüdür.

Mavi gözlü insanların, kahverengi gözlülere oranla alkole dayanıklılığı daha fazladır.

Filler yaban arılarından ve farelerden korkarlar.

Apple bilgisayarlarının yanında sigara içmek garantiyi geçersiz kılar.

İnsan vücudunda 3 inç(7,62 cm)uzunluğunda çivi yapabilecek miktarda demir bulunmaktadır.

İnsan gözü yaklaşık 10 milyon rengi ayırt edebilir.

Gülçin Tüzel Dokur | 25/10/2017