Bir Dönüşüm Hikayesi

Hala Bir Tırtıl Olduğunu Düşünen Kelebek:

Bir Dönüşüm Hikayesi

Bu dönüşüm hikayesi, hala bir tırtıl olduğuna inanan bir kelebek masalını anlatır :

Bir süre önce küçük bir tırtıl doğdu. Bazı zorluklarla bir yerden başka yere sürünerek gitti. Bir gün sürünmekten bıktığında, bir ağaca tırmanmaya karar verdi. Ancak o sadece herhangi bir ağaç değildi, büyük bir gövdesi ve canlı yaprakları olan bir ağaca tırmanmayı seçmişti.

Yıllarca altında oynadığı bir ağaç.

Tırtıl tırmandı tırmandı, ancak sonra kaydı, düştü ve ilerleyemedi. Ancak çalışmaya devam etti ve adım adım ilerledi, tırmanmayı başardı.

Bütün vadiyi görebildiği bir dala geldi. Manzara harikaydı. Diğer hayvanları, beyaz pamuk gibi bulutlara sahip mavi gökyüzünü ve ufukta yoğun bir maviye boyanmış harika denizi görebiliyordu. Tırtıl bu dalda huzurlu bir nefes aldı.

Orada oturdu, etrafındaki dünyayı gözlemledi ve hayatın onunla değişime uğramayacak kadar güzel olduğunu hissetti. Tırtıl yorulmuştu. Aynı zamanda, bir tırtıl olarak hayatından minnettar olsa da, başka bir şey olmanın zamanının geldiğini biliyordu.

Orada uykuya daldı…. Büyük bir huzur duygusu yaşıyor ve kaderinin basit bir tırtıldan çok daha fazlası olduğu düşünüyordu. Uyudu ve uyudu, etrafında büyüyen bir koza yaptı, orada huzuru başka bir varlık olmak için yeterince süreyi muhafaza edebilen bir kabuk.

Uyandığında, hareket etmesine izin vermeyen ağır bir kabuğa sıkışmış hissetti kendisini…Sırtında tuhaf bir şeylerin oluştuğunu hissediyordu. Çaba sarf ederek, büyük mavi kanatlara benzeyen şeyleri hareket ettirdi ve kabuk kırıldı.

Tırtıl artık bir tırtıl değildi, mavi bir kelebekti.

Fakat, tırtıl o kadar uzun süredir tırtıldı ki, artık bir tırtıl olmadığını fark etmemişti.

Mavi kelebek, kanatları olmasına rağmen, küçük bacaklarını kullanarak ağaca sürünerek gitti.Büyük mavi kanatların ağırlığını taşıyordu, bu da gücünü tüketen bir ağırlıktı.

Her zaman yaptığı gibi bacaklarını kullanarak hareket etti, bir tırtıl olduğuna inanarak ve tırtılmış gibi yaşamaya devam ederek…Ancak kanatları, daha önceki çevikliğiyle hareket etmesine izin vermedi.

Hala bir tırtıl olduğuna inanan kelebek, hayatının neden bu kadar zorlaştığını anlamıyordu. Kanatlarının ağırlığını taşımaktan bıktı, dönüştüğü dala geri dönmeye karar verdi. Bu sefer, ağaca tırmanmaya çalışmak, ilerlemek imkansızdı.

Bir rüzgar, beklenmedik bir şey onu geriye itti. Hala bir tırtıl olduğunu düşünen kelebek durdu ve çok uzakta görünen o dala baktı. Sonra ağlamaya başladı, umutsuzdu.Onun ağlamasını duyan güzel, bilge bir beyaz kelebek yanına yaklaştı. Bir çiçek üzerine oturdu ve bir süre bir şey söylemeden mavi kelebeğe baktı. Mavi kelebeğin ağlaması geçtiğinde, beyaz kelebek şöyle dedi:

“Ne oldu?”

“O dala tırmanamadım. Önceden, zor olmasına rağmen yapabiliyordum.”

“O dala tırmanamasan da… Belki ona uçabilirsin.”

Hala bir tırtıl olduğunu düşünen mavi kelebek beyaz kelebeğe tuhafça baktı, sonra bir de kendine, büyük ve ağır kanatlarına … Kabuğunun çıktığı gün olduğu gibi, onları sertçe hareket ettirdi ve açtı.

Çok büyük ve güzeldi, mavi o kadar yoğundu ki, dönüşmüş tırtıl korkmuştu ve onları tekrar hızla kapattı.

Beyaz kanatlı kelebek, ” Kanatlarını kullanmayarak bacaklarını yıpratmışsın” dedi ve kendi bilge kanatlarını açtı ve zariflikle uçtu.

Mavi kelebek, beyaz kelebeğin her hareketini şaşkın bakışlarla izledi ve beyaz kelebeğin sözleri üzerine düşündü. O anda artık tırtıl olmadığını, belki de bu ağır kanatların faydalı olabileceğini anlamaya başladı.

Kanatlarını tekrar açtı ve bu sefer onları açık tuttu. Gözlerini kapattı ve onları okşayan rüzgârı hissetti. Bu kanatların artık onun bir parçası olduğunu hissetti ve artık bir tırtıl olmadığına karar verdi, öyle ki artık sürünerek hayatına devam edemezdi.

Ardından her seferinde daha fazla kelebek ve daha az tırtıl olmak üzere kanatlarını daha geniş ve daha geniş açtı. Kanatlarının güzel ve büyülü mavisini izledi. Çok kısa bir zaman içinde uçtuğunu fark etti, yavaş yavaş o dala doğru ilerliyordu.

Tekniği mükemmel olmamasına rağmen uçmak, bacaklarını sürüklemekten daha kolaydı. Uçma korkusunun gerçekte kim olduğunu kabul etmesine izin vermediğini, aslinda tırtıl halinden mavi kelebeğe dönüştüğünü keşfetmişti.

http://www.filoloji.com alıntıdır.

( Daha önce Evren Balgöz tarafından paylaşılmıştı)

Bir gün Zhuangzi rüyasında kelebek olduğunu görür, yaşadıklarını şöyle anlatır : Kelebek olmaktan son derece memnundu : O ne hürriyet, nasıl bir keyifti ! Zhou olduğunu unutmuştu. Birden uyandı ve Zhou’nun vücudunda olduğuna şaşırdı. Ama bilmiyordu, Zhou mu kelebek olduğunu görmüştü yoksa Zhou olduğunu gören kelebek miydi ?


İbn-i Sina’nın Kuşu

İbn-i Sina’nın Kuşu

Latince ismi Avicenne, asıl adı Ebu Ali Hüseyin bin Abdullah İbni Sina’dır.

O dönemki Fars coğrafyasının doğudaki uç noktası olan bugün ise Özbekistan sınırları içerisinde yer alan Buhara yakınlarındaki Afşan’da, 980 yılında dünyaya geldi. İslâm geleneğinin hâkimlerinin en olgun temsilcisidir ve Doğu İslâmının çıkardığı en büyük filozof olarak bilinir; Arapça ve Farsça kaleme aldığı eserler bilginin her alanını kapsar.

Aristoteles’in biyoloji kuramını, Hipokrat ve Gallienus’un Ortaçağa has ilkelerini bir araya getiren Kanun, yüzyıllar boyunca Avrupa ve Ortadoğu’daki tıp okullarında müfredatın temeli oldu. Dört kısımdan müteşekkil devasa ansiklopedisi Kitab-ul Şifa, ortaçağ düşüncesinin zirvesidir ve paradoksal bir şekilde, Aristoteles’in kendi eserlerinden önce Latinceye çevrilip okunarak, bu Filozofu batıya tanıtmıştır.

İbni Sina, ömründe, hem tabip hem de siyaset adamı olarak ün kazandı : Horosan’dan İsfahan’a uzanan bir coğrafyada pek çok hükümete hizmet etti; Büveyhoğulları beyi Şamsüdevle tarafından vezir yapıldı. Şaşayı, çöküşü, onuru, firarı, entrikaları, hapishaneyi tattı.

Hicri 428 yılının (1037 ) Ramazan ayında Hemedan da öldü.

İbni Sina’ya göre kuş ruhtur ve ruhun Tanrıya doğru göğe yükselmesi, göklerden göklere, şahlar şahının makamına çıkan kuşun yolculuğu gibidir.

İbni Sina kuşların ağzından konuşur : “Ey kardeşlerim bilin ki, bir grup avcı çölden çıktı. ağlarını gerdiler, kapanlarını kurdular, çalılar ardına saklandılar. Ben ise, kuş sürüsünün içindeydim.” Aslî Vahdeti arayan ruh, evvela bedenin tuzaklarına yakalanır; benzer şekilde kuşun kanatları da ağlara takılmıştır. Ama kuş kurtulur, bin zorluğu , bir, üç, beş tepeyi aşar, dokuzuncu göğe Yüce Şahın mekanı olan ülkeye kadar çıkar : Temaşa ettiğin Yüzdür güzelliği ile cömertliği ile bağışlayan Eldir. Ona yaklaşan yüce saadete erecektir; saklanan ise hem bu dünyayı, hem ötekini kaybedecektir.”

Kuş risalesinin önemli bazı çeşitlemeleri yapılmıştır; bunlar, bilhassa Aristoteles’ten sonraki ikinci üstat Ebû Hâmid Gazzâli ve İran felsefesinin “nuru” Şihabeddin Yahya Sühreverdi’ye aittir. Ancak, Kuşların Dili ile bu temaya en kâmil ifadesini kazandıran sufizmin en büyük mistik şairi Feridü’d -dîn Attâr’dır.

Kur’an’da Saba Melikesi’ne Süleyman’ın haberini ulaştıran Hüdhüd söz alır eserde ve kanatlı yoldaşlarını, bilinmez diyarlardaki padişahları Simurg’u, yani ismi ” otuz kuş ” anlamına gelen mistik kuşu bulmaya çağırır. Biraz tereddüt ettikten sonra bütün kuşlar bu kutsal yolculuğa katılır. Binlercesi, yıllar ve yıllar boyunca, dağları, uçurumları aşarlar; kimi yorgunluktan ölür; kimi okyanuslarda boğulur, kimi güneşte yanar, soğukta donar, bazen de birbirlerini öldürürler.

İstek Vadisi, Aşk, Marifet, İstiğna, Tevhid, Hayret ve Fakru fena vadisi olmak üzere 7 vadi aşarlar ve Nihayet yorgun argın amaca ulaşırlar. Fakat ancak otuz kişi kalmışlardır.

Simurg’un cemalinde dünyayı temaşa ederler, Simurg’un nur yüzünü dünyada tecelli etmiş görürler. Daha dikkatli bakınca otuz kuş, kendilerinin Simurg olduğunu, Simurg’un da otuz kuş olduğunu, Padişah kuşun ya da varlığın hakikâtinin her birinin içindeki hakikâtin aynası olduğunu idrak ederler.

Robert Maggiori


Kafka

Hayatın saçmalıkları karşısında heyecanını, sevgisini ve mizah duygusunu kaybetmeyenlere…

Sanatın ve hayatın görüş açısı aynı sanatçıda bile farklıdır.

Sadece bilgi ağacından beslendiğimiz için değil hayat ağacından hâlâ beslenmediğimiz için de günahkârız.

Sürekli ve gerçek değeri olan her şey senin içindedir.

Kafka


Charles Dickens

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya da doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana- sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha ‘sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.

Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi

It was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness, it was the epoch of belief, it was the epoch of incredulity, it was the season of Light, it was the season of Darkness, it was the spring of hope, it was the winter of despair, we had everything before us, we had nothing before us, we were all going direct to Heaven, we were all going direct the other way–in short, the period was so far like the present period, that some of its noisiest authorities insisted on its being received, for good or for evil, in the superlative degree of comparison only.


Dünya şairler konferansı

DÜNYA ŞAİRLER KONFERANSI

1958 yılıydı. Belçika’dan bir telefon :

-Seni şu tarihte Brükselde yapılacak ” Dünya Şairler Kongresi’ne” çağırıyoruz !

– Etmeyin eylemeyin; gerçi her iki Türk’ten üçü şairdir ama, ben değilim.

– Ettik eyledik. Sizi bekliyoruz.

– Nazım’ın ( Hikmet ); ” Cevat hepimizden büyük şair. Hiçbirimiz lirizm açısından onun kadar iyi şair olamadık. ” sözünden mi hareket etmişler, bilmem. Sıkça söylediğim gibi, benim sözümde ” hayır” ya da ” yok ” yok. Kalktık, daha doğrusu uçtuk gittik.

Aman efendim, dünyanın dört yanından şairler sökün etmiş.

Kongre başkanı, okkalı bir giriş yaptıktan sonra, şiirin dünyayı düzene sokacak tek güç olduğundan söz etti. Ben de dinlemek, anlamak ne gezer?

Aklım fikrim, benim gerçek kimliğimi açıklayacağımda, bunun üzerine kongreyi düzenleyenlerden birinin,” bağışlayın sizi yanlışlıkla çağırmışız, ülkenize dönebilirsiniz ” diyerek” beni salondan uzaklaştıracaklarında !

Başkan daha bir şeyler söylüyordu; bir kulağımdan çıkamaz, çünkü öbür kulağıma girmiyorlardı sözleri.

Bir ara yanımdaki şaire, kolumu dürttü :

– Kalksanıza bayım, dedi, sizi çağırıyorlar !

İşte şimdi hapı yuttuk, herkese rezil olduk diye geçiriyordum içimden, başkanın son sözlerini duyabildim :

– Ilk olarak Türkiye’nin önemli şairlerinden Halikarnas Balıkçısı’nı çağırıyorum. Bildiğiniz gibi, konuşma süresi her şair için 10 dakika.

Alkışlar ardından, hiç sevmediğim mikrofonun önüne geçtim.Şimdi ben ne diyeceğim ? Aklıma ilk geliveren tümceyi söyledim:

-Tarih, 3 büyük şair yazmıştır :

Homeros bir, Dante 2 !

Sustum .

Salonun değişik yerinden haykırmalar :

– Peki üçüncüsü kim ?

– Ben nereden bileyim, herkesin üçüncü şairi farklı, belki de kendisidir !

Şaşkınlığımdan verdiğim bu yanıt, inanılmaz bir etki yaptı salonda . Alkış, alkış…Hangi sanatçıya nasip olmuştur böyle tezahürat ?

Pek sevmesem de bu coşku bana cesaret verdi. Açtım ağzımı yumdum gözümü…Sappho’dan, Alkman’dan, Anakreon’dan, Ahmet Yesevi’den, Yunus’tan, Nazım’dan söz ettim.

Bu arada başkana pusulalar gelmeye başladı :

Tamam beni protesto ediyorlar, gevezeliği kesmemi istiyorlar diye düşünürken başkan açıkladı :

Değerli şairler, şu ana dek elime ulaşan beş yazıda, bunları gönderen şairler, kendi haklarından vazgeçtiklerini, bu sürenin de Balıkçı’ya verilmesini istiyor. Kabul edenler, etmeyenler ?

Oy birliği ile kabul edildi ve ben, 10 dakikayı gözümde büyütürken, 6×10 tam bir saat konuştum.

Melek Alev derledi.




ENSO. Alev’den💫✍🏻

ZEN ÇEMBERİ, AYDINLANMA ÇEMBERİ, ENSO

Ya içindesindir bu çemberin yaşamla ya da dışında kayboluşta. Yaşamda, kaosun içindeki denge…

Enso Çemberi, Zen Çemberi ya da Aydınlanma Çemberi diye bilinen sembol, Zen Budizmi’ nde önemli bir öğretici.

Fırçayı elimize alıp, tek seferde bir çember çiziyoruz. Başta, uçları birleşmeyen bir çember gibi görünse de, çember, yaşamda her şeyin bir başı, bir de sonu olduğunu simgeliyor. Döngüyü tamamlayan, başladığı noktada biten, uçları açık bölümü ise her şeydeki eksikliği …

Yaşam yolundaki yerimiz, kişiliğimiz bu çemberin çizimi ile kâğıda yansıyor.

Tedirginlik, acelecilik, korku, güven, endişe gibi duygularımızın hepsini barındırıyor çemberimiz. Hayatımızın bizim düşüncelerimizin bir yansıması olduğunu, farklılıklarımızın ise kendi özgünlüğümüz olarak bizi biz yapan seçimlerimiz…

Bu çember alıştırmasını yapmak bile belki bizi yaşamımızda daha mükemmel sonuçlara ulaştıracak.

Bir boş kâğıda çizmeyi denerken acele edersek, sonuç beklenen o çemberi vermez, biraz yavaş çizeyim dersek mürekkebin kâğıtta dengesiz yayılımını görürüz. Ya da hızlı bir şekilde gözümüzle takiple çizelim çemberimizi, başımız döner.

Yani hayat gibi…

Hazırlığını iyi yapacaksın,

Kendine güveneceksin,

Uygun hızda ve DENGE’de kalacaksın !

Her şeyin başlangıcı ve sonu varsa, o halde hayattan çekinmek ve korkmak niye?

Yaptıklarımız değerlerimizdir !

Sadece hayallerimiz var, bunları gerçekleştirmek için ise eylem ve irademiz !

Karşılık beklemeden yaptığımız her iyilik, olumlu düşünce ve her şeye rağmen inandığımız değerleri korumak ve savunmak bize olumlu şekilde döner.

Farklılıklarımız, madde dünyasından bağımsız olarak kararlılıklarımız, yaşama ve insanlara olan inancımız, bütünlüğe hizmetimiz, ardımızda bırakacağımız eserler bizim izlerimizdir. Hepimiz bir sanatçı, yaptığımız işler ise sanatımız…Her şey bir döngü, tekrar bize dönüp gelecek olan. ” Enso Çemberi” nde olduğu gibi ya tüm hataları, tedirginlikleri, acelecilikleriyle yaşam çizgimiz belirir bu döngüde, ya da kusursuz izler…

Seçim bizim…

Goethe’nin ” Mülkiyet ” şiirinde olduğu gibi,

Biliyorum ki ben,

Ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler dışında,

Hiçbir şeye sahip değilim.

Biliyorum ki ben,

Tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım anlar dışında,

Hiçbir şeye sahip değilim !


Beatrice Vio

Beatrice Vio, 1997 yılında İtalya’da dünyaya gelir. Yenilmez bir eskrimcidir. Herkes ona kısaca “Bebe” der.

Çocukluğunda üç şey tutkusu haline gelir. Okul, eskrim ve izcilik.

Eskrime beş yaşındayken başlar. Ancak 2011 yılında çok hastalanır. Hastaneye götürüldüğünde ölüm kalım savaşı vermektedir. Teşhis konur. Menenjit. Doktorları onu kurtarmak için bacaklarını dizlerinden ve kollarını da dirsekten kesmek zorunda kalırlar.

Bebe, 104 gün hastanede kalır. Ameliyattan çıktığında aklındaki tek şey eskrime geri dönmektir.

Herkes imkansız olduğunu söyler. Ancak Bebe vazgeçmez.

Önce yürümeyi, duş almayı, pencereleri açmayı, ve dişlerini fırçalamayı yeniden öğrenir. Hatta sınıf arkadaşlarına yepyeni takma bacaklarını kullanmayı bile öğretir. Sonra kılıcını koluna bağlayıp, yeniden çalışmaya başlar. Tüm dünyada tekerlekli sandalyede, kolları ve bacakları olmayan tek eskrimcidir. Bir süre sonra yarışlara katılmaya hazırdır.

2012 yılında Londra Yaz Paralimpik oyunlarına katılması için çok erkendir belki.

Ancak Genç Beatrice, 2012 Londra Paralimpik Oyunları meşalesini taşıyacak kişi seçilir.

Aynı yıl, İtalyan tekerlekli sandalye eskrim milli takımına seçilir.

Birkaç yıl içinde, Kanada’da Dünya Kupası’nı İtalya’da Avrupa Şampiyonası’nı ve Rio de Janeiro’da Engelli Olimpiyat Oyunları’nda altın madalya kazanır.

Bebe, ” özel olmak için zayıflığınızı en çok gurur duyduğunuz şeye dönüştürmelisiniz ve benim için hayır bir yanıt değil” diyor.

Gerçekleşmesi zor hikâyesiyle, Beatrice engelini yaşamdaki en büyük tutkusu olan eskrimle aşmış ve özel olmayı başarmıştır.