Arkadaşlık

 

Arkadaşlık birinin diğer bir kimseye Ne! Sen de mi? Bir tek ben öyle düşünüyorum sanıyordum, demesiyle doğar.” – C. S. Lewis

Emerson’a göre iki kişinin bir duygu ya da düşünceyi paylaşması kadar güzel bir şey yoktur. Ancak Emerson’ın tabiriyle “iki ruhun bir duygu ya da düşüncede buluşması”nın kalbinde tam olarak ne yer alır?
1960 tarihli kitabı The Four Loves’da (Dört Aşk) C. S. Lewis, Aristotle’ın bıraktığı yerden devam ediyor ve yakın insan ilişkilerini dört farklı kategoride inceliyor: Sevgi, Eros, Merhamet ve Arkadaşlık. Sevgi temelde yer alır ve dışavurumcu bir tutum sergiler. Eros ise tutkuludur ve bazen yok edici bir güce sahiptir. Merhamet en yüce ve özverili sevme biçimidir. Son olarak arkadaşlık, aralarında en zor bulunanı, en az kıskançlık yaratanı, en derin ve güçlü bağdır.
C. S. Lewis şimdiye kadar yazılmış en güzel paragraflardan birinde arkadaşlığın diğer sevme biçimlerinden nasıl ayrıldığından bahsederken şu soruyu soruyor: “Aynı gerçeği görebiliyor musunuz?”
Âşıklar yalnız bırakılmak isterler. Arkadaşlar ise ellerinde olmadan yalnızlığı, kendileri ve ötekileri arasındaki duvarı hissederler.
…….

6C5427F4-BB3B-4F85-ABEE-CB9B1964210B


İşbirliği

Yüreğini dinlemek zorundasın,
çünkü onu susturmayı hiçbir zaman başaramazsın.
Hatta onu dinlemiyormuş gibi yapsan da
o gene oradadır, göğsündedir..
Hayat ve dünya hakkında ne düşündüğünü sana tekrarlamayı sürdürecektir.
Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz.
Bu nedenle en iyisi onun söylediklerini dinlemek.
Bir şeyi gerçekten istersen,
onu gerçekleştirmen için bütün evren işbirliği yapar..

Paulo CoelhoA8379F1B-CC5F-4744-A1BD-CA2D4770CD01.png


Bil ki

Bilge dedi ki:
-Benimle konuşmak mı istiyorsun ?”
Diye sordu Bilge.
-“Eğer vaktiniz varsa dedim.
Gülümsedi.
-“Benim her zaman vaktim vardır.” Dedi….
-“Bana ne sormak istiyorsun?”
-“İnsanoğlu seni en çok hangi yönüyle şaşırtıyor?”

-“çocukluktan sıkılıp hemen büyümek istiyorlar,”
“Büyüyünce de tekrar çocuk olmak…”
“Yarınından endişe ederken bugünü unutuyorlar,”
“Ne bugünü nede yarını yaşayabiliyorlar…”
“Para kazanmak için, önce sağlıklarını harcıyorlar,”
“Sonrada sağlıkları için paralarını…”
“Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyorlar,”
“Ve de hiç yaşamamış gibi ölüp gidiyorlar…”

Bilge elimden tuttu ve sonra boşluğu bir sessizlik doldurdu
Sordum;

Ana Baba olarak çocuklarıma en çok neyi öğretmeliyim ?

“Kimseye kendilerini sevdiremeyeceklerini”
“Ancak kendilerini sevilebilecek biri yapabileceklerini…”
“İnsanların emeklerinin satın alınabileceğini,”
“Kalplerinin ve akıllarının kazanılabileceğini…”
“Kalp yaralarının bir anda açılabileceğini”
“Kapanmasının yıllar sürebileceğini,”
“Affetmenin,Affederek Ve Öğreterek öğrenilebileceğini..”
“Zenginliğin; Hayatta çok şeye sahip olmak değil,”
“En az şeye ihtiyaç duymak olduğunu…”
“Aynı şeye bakan insanların, her birinin farklı şeyler gördüğünü“
“Önemli olanın, Neye baktığınız değil”,
“Ona nasıl baktığımız olduğunu …”
“Esnekliğin hayat,”Sertliğin ölüm olduğunu..”
“Gücün kaynağının ,para ve mevki değil”
“Gönül ve ilim olduğunu…”
“Kinin kalbe ağırlık olduğunu…”
“Hata karşısında özür dilemenin,” Gerçek büyüklük olduğunu…”
“İnsanın özünün sevgi olduğunu,”
“Ama nasıl göstereceklerini ve söyleyeceklerini bilmeyen çok seven insanların olduğunu..”
“Adaletin,Her şeyin olması gerektiği yerde bulunması olduğunu..”
“Öğret ve sende unutma…”
“Ölüm yaşlılığa yakıştırılır,”
” Ama herkes ölecek yaştadır.E6BACC67-34B5-453D-BCAA-781E3F3A3C2C.jpeg


Zen Ustası ve Okçu

Zen ustası ve ünlü okçu arasında geçen zihin hakkında harika bir hikaye.

Ünlü okçu, bölgenin okçuluk yarışmasını kazandıktan sonra, okçuluk da çok iyi olduğu konusunda methini duyduğu Zen ustasına gider.

“Bu şehrin en iyisi senmişsin, öyle dediler. Ve iyi bir okçu olmak için manastıra girmişsin. Ben bu bölgenin şampiyonuyum ama ne manastıra girdim, ne de eğitim aldım ve yine de bölgedeki en iyi okçu olmayı başardım. Merak ediyorum; atış yapmayı öğrenmek için rahip olman gerekli miydi?”

“Hayır” diye cevaplar rahip.

Cevaptan tatmin olmayan genç okçu, okunu yaya yerleştirip uzaktaki bir kiraz ağacının üstündeki kirazı hedef alır ve tek atışta oku ile kirazı daldan aşağıya indirir.

Gururla Zen ustasına döner ve gülümseyerek, “kendini yalnızca tekniğe adasaydın zamandan kazanmış olurdun, mesela şu yaptığımı yapabileceğini hiç zannetmiyorum” der, kiraz ağacını göstererek.

Zen rahip sessizce yayını alır ve yakındaki bir dağa doğru yavaş yavaş yürür. Yolda çürümüş ipleri olan eski bir köprüyle geçilebilen bir uçurum vardır. Zen ustası bu eski köprünün ortasına gider, yayını alır ve okunu yerleştirerek uçurumun uzak bölümündeki ağaca nişanlar ve hedefi vurur.

Okçunun yanına geri döner ve “şimdi sıra senin” der.

Ünlü okçu köprünün yanına geldiğinde çürümüş iplerin kopmasından ve uçurumdan aşağıya düşmekten korkar. Uçurumdan aşağı dehşet içerisinde bakar ve o tedirginlikle yayını gerer, okunu atar. Ancak ok, değil hedefi vurmayı, hedefin çok uzağına düşer.

“Şimdi sorunu tekrar yanıtlıyorum” der Zen ustası okçuya. “Hayır, manastıra girmem gerekli değildi ama zihne hükmedebilme disiplini çok değerliydi. Sen elindeki ok ile çalışarak büyük bir yetenek sergileyebilirsin, ancak oku kullanan zihnine hükmedemezsen çok da fazla ileri gidemezsin…”

İnsanın geliştirebileceği en büyük beceri ve başarı kendini tanıyarak zihnine hükmedebilmesidir.

“Nasıl yani! Ben zaten zihnime hükmediyorum” diyorsanız, haydi gelin bir hatırlayın;

Kaç kez bir sınav veya bir konuşma öncesinde heyecandan veya korkularınızdan düşünemez, konuşamaz hale geldiniz? Ya da gün içinde yaşadığınız bir sorun ile günlerce kafanızda mücadele edip durdunuz, ne tatilinizin, ne sevdiklerinizle birlikte olmanın keyfini çıkarabildiniz? Ya peki zihninizin ısrarla size taşıdığı güvensizliklerden kaç kere geçebileceğiniz köprülerden aynen geri döndünüz?

Zihin, dünyamızı şekillendiren, rakamlarla bile ifade edilemeyecek kadar sayısızca düşünce ve fikir üretir an ve an, ancak biz bunların bir kısmının farkındayızdır. Ve zihin, zamanı geldiğinde bu ürettikleri ile oyununu oynamaya başlar, atacağımız adımda kendini gösterebilmek için tüm hünerlerini ortaya koyar. Bu hünerler içinde beceri, doğru düşünme olduğu kadar güvensizlik, korkular, heyecanlar da vardır!

“Zihin acımasız bir efendi, fakat sadık bir köledir.” (Helena Petrovna Blavatsky)

Kaynak: Beyin Gücü Dergisi


Bisiklet

Adamın biri, bisikletle Türkiye’den, İran’a geçiyormuş. Selesinde kocaman bir torba!
Gümrük görevlisi şüphelenmiş haliyle. “Aç torbayı” demiş, açmış, kum çıkmış…
İki gün sonra, aynı adam ıslık çala çala gelmiş sınır kapısına, çıkış yapacak, selesinde gene torba… “Aç” demişler, açmış, gene kum.
İki gün sonra, aynı adam pedal çevire çevire gelmiş sınır kapısına, selede gene torba! Bu sefer, polis çağırmışlar, narkotikçi gözüyle incelemişler, nafile, bildiğin kum… Delirecekler…
Bir, üç, beş, hep aynı manzara… Adam geliyor geze geze, termal kamerayla bakıyorlar, tahlil yapıyorlar, köpeklere koklatıyorlar, uyduyla takip ediyorlar, hikâye… Hep kum çıkıyor.
Aradan yıllar geçiyor. Gümrük görevlisi çarşıda rastlıyor o adama… “İçim içimi yiyor” diyor, “Bu saatten sonra bir şey yapamam sana. Allah aşkına söyle, ne kaçırıyordun o torbayla?”
Adam cevap veriyor; “Bisiklet.”
Olaylara bakış açımızı değiştiremediğimiz sürece, olayların arka planını görememeye devam edeceğiz…
alıntıC69BB90F-4550-42F3-8CF2-C09FC916BB0E.jpeg


Düşün

Düşün… Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır seni sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Herşey sende başlar, sende biter…
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme,
Tükettirme içindeki yaşama sevgisini…

Hep hatırla: “çaresizseniz, çare “sizsiniz”…

Behçet NECATİGİLECEFF5ED-C8A4-4125-BA81-5702C200B33E.jpeg


Johari Penceresi

Kişiliğimizi ne kadar biliyoruz veya kişiliğimizin dış dünyaya yansıyan kısmı hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz ? Johari Penceresi, insan etkileşimini tanımlama konusunda en ilgi çekici modeldir. Dört gözlü pencere olan Johari Penceresi, kişisel farkındalığı dört farklı gruba ayırır :

A. Bu hücre, farkında olduğumuz ve başkarına anlatmaktan hoşlandığımız karakteristik özelliklerimizi ve deneyimlerimizi tanımlar. “Açık alan” da denir.

B. Bu ” gizli” hücre, kendi hakkımızda bildiğimiz; ama başkalarıyla paylaşmamayı seçtiğimiz şeyleri tanımlar. Diğerleriyle kurduğumuz güvene dayalı ilişkinin gelişmesi durumunda bu kategori giderek küçülecektir.

C. Kendi hakkımızda bilmediğimiz fakat diğer insanların rahatlıkla görebildiği şeyler vardır . Ve açıkça ortaya koyduğumuzu düşündüğümüz fakat başkalarının tamamen farklı şekilde yorumladıkları şeyler vardır. Bu hücrede geribildirim aydınlatıcı olduğu kadar, can yakıcı da olabilir.

D. Hayatımızda, başkaları kadar kendimizden de sakladığımız şeyler vardır. Düşündüğümüzden çok daha karışık ve çok yönlüyüzdür. Rüyalarımız, bu alanın içerisine girmektedir. ” Bilinmeyen alan” da denir.

Etkili bir iletişim süreci için, Johari Penceresi’nde yer alan ” açık alan” ın genişletilmesi, ” bilinmeyen alan” ın daraltılması önerilir. Sonuç olarak etkili bir iletişim, bireyin kendini açığa vurma derecesinin arttırılmasıyla ortaya konmaktadır.

Karar Kitabı/ Mikael Krogerus alıntılarla düzenlenmiştir.


Hayat bir eskiz midir?

Ne istediğimizi asla bilemeyiz, çünkü tek bir hayat yaşadığımız için bu hayatı daha önce yaşadığımız hayatlarla kıyaslayamayız ne de gelecekte yaşayacağımız hayatları mükemmelleştiremeyiz…. Hangi kararın daha iyi olduğunu teyit etmenin bir yolu yoktur, çünkü herhangi bir kıyaslama için dayanağa sahip değilizdir. Her şeyi olduğu gibi, hiçbir uyarı olmadan yaşarız, tıpkı hevesini kaybeden bir oyuncu gibi. Ve yaşamın ilk provası hayatın kendisi ise o zaman değeri nedir? Bu yüzden hayat her zaman eskiz gibidir. Hayır, “eskiz” tam olarak bu anlamı karşılamaz, çünkü eskiz bir şeyin taslağıdır, bir resmin temelini oluşturur. Oysa hayatımızın eskizi hiçbir şeyin taslağı değildir, o yalnızca resimsiz bir taslaktır.”

06387799-8EB7-46FE-AB8E-0B3AC135F1FE


Pulun Hikayesi

İngiltere Parlementosu Lordlar Kamarası Vekili Sir Roland Hill, 1884 yılında Londra sokaklarında dolaşırken bir olayla karşılaşır. O yıllarda posta arabaları sokaklarda dolaşır ve meydanlık bir alanda postacı boru çalarak vatandaşları meydana çağırırmış. Postacı, arabanın üzerine çıkarak zarfların uzerindeki isimleri okur, ismi okunan kişi posta parasını vererek, mektubunu alırmış. O sırada Sir Hill, adı okunan bir genç kızı izler. Genç kız, arabaya yaklaşır, mektuba bakar, ancak almaz. Sir Hill, hemen mektubun parasını ödeyerek, kıza uzatır. Genç kız, Sir Hill’e böyle davranmasına gerek olmadığını söyleyince, Sir merakla kıza :

” Mektupta ne yazdığını bilmiyorsun ki” der. Kız da mektubun askerdeki kardeşinden geldiğini, ancak parası olmadığı için alamadığını söyler. Bunun uzerine, Sir Hill, ” Peki merak etmiyor musun içinde ne yazdığını?” der.

Kız: ” Hayır, çünkü iyi olduğunu biliyorum” der. Genç kız, askere gitmeden önce kardeşiyle bir sorun olmadığında zarfın üzerine bir çarpı işareti koyacakları konusunda anlaştıklarını söyler.

Olayın hemen arkasından Sir Hill, parlementoda bu konudan söz eder ve artık mektubu postaya verenden posta ücreti alınmasına karar verilir.

Paranın ödendiğini belirtmek için de ” Penny Black” olarak bilinen Kraliçe Victoria’nın portresini taşıyan 1 penny değerindeki pullar ressam William Mulredy tarafından hazırlanır.


Mutluluk

Yunan mitolojisinde mutluluğa dair bir hikayeye göre; Tanrılar, insanlar mutluluğu arasın ve böylece kıymetli olsun diye saklamaya karar verirler.Biri der ki, ” Göklerin en uzağına saklayalım.”Diğeri, ” Denizin en dibine…”Öbürü ” Ormanın en kuytusuna saklayalım, ” diye belirtir.Sonunda biri der ki;” İçlerine saklayalım. Oraya bakmak akıllarına gelmez. “