Que Sais-Je? / Ne Biliyorum?

Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne otuz sekizinci yaş günü olan 28 Şubat 1571’de, hayatında kökten bir değişme kararı aldı. Toplumsal hayattan elini eteğini çekti, büyük malikânesinin arkasındaki kuleye bin kitaplık bir kütüphane kurdu ve yaşamının geri kalanını onu en çok ilgilendiren karmaşık, uçucu ve çok yönlü konu hakkında denemeler yazarak geçirdi.

Bu konu, kendisi idi. Vardığı ilk sonuç, insanın kendini bilme arayışının abesle iştigalden öte bir şey olmadığıydı; çünkü sürekli değişim geçiren özbenlik, tanımın önüne geçmeye mahkûmdu. Ama bu onu yine de aramaktan alıkoyamadı.

Sorduğu soru ise yüzyıllar boyunca kulaklarda çınladı :
Que sais- je ?
Ne Biliyorum ?


İnsan Olmak

İnsan olmanın görevini yerine getirmek için kalkıyorum. Öyleyse bunu yapmak için doğduğum ve bu dünyaya bunu gerçekleştirmek için getirildiğim şeyi yapmaya gideceksem neden bundan rahatsız olayım ki ? Yatağıma uzanıp battaniyemin altında sıcacık kalmak için mi var edildim ki?

Güne başlarken kendinize şunu söyleyin; bugün belki acımasız, nankör, saldırgan, hain, kıskanç ve çekilmez insanlarla da karşılaşacağım.

O halde ben, aynı olduğum bu insanlar tarafından, ne zarar görürüm onlara ne öfkelenebilirim ne de onlardan nefret edebilirim; çünkü ellerimiz, ayaklarımız, göz kapaklarımız ya da iki sıra dizilmiş alt ve üst dişlerimizle biz aynı bütünün bir parçası olarak varız. Birbirimize karşı olmak bu yüzden varoluşa aykırıdır; başka bir insana sinirlenmek ve ondan uzaklaşmak kesinlikle varolanın aleyhine çalışır.

Marcus Aurelius


Bilgi

Aristoteles Thales için şöyle demektedir;
Onu yoksul biri olduğu için küçümsemişlerdi. Bu da; felsefenin, ilmin hiçbir yararı olmadığını gösteren bir özellikti. Oysa o, gök cisimlerinin hareketlerini inceleyip, onları önceden tahmin edebildiği için, ne zaman büyük bir zeytin hasadı elde edilebileceğini bilebilirdi. Bundan dolayı; da epeyce bir para kazanabilir, parasını Milet ve Khios’taki bütün zeytinyağı elde etmeye yarayan mengenelere yatırıp, tümünü ucuza kiralayabilirdi. Zamanı gelip de, bu zeytinyağı mengenelerine gereksinme duyulunca, dilediği fiyata onları kiraya vererek çok büyük kazançlar sağlayabilirdi. Böylece bir filozofun, bir bilginin, isterse nasıl zengin olabileceğini herkese göstermiş olurdu. Oysa bu felsefecinin işi değildi. O, bilgiyi bir çıkar amacıyla değil, yalnızca bilmek için istiyordu.


Sevgi Bir Şey İstemez Tamamlanmaktan Başka…

“Küçücük bir el koltukta oturan arkadaşının başını okşuyordu. Korkma ! Canın acımayacak ! ”
Bir başka küçük yürek içtenlikle soruyordu :
” Yarında gelecek misiniz? ”

Bir sürü çocuk, gülümseyerek ve meraklı sorularla bizi karşılıyordu. Kimi elimizi tutuyor, kimi kaçamak olarak dokunup, sevmeye çalışıyordu.
Hepsi yüreklerindeki baharla, sevginin yeni açan taptaze çiçekleriydi. Hepsi gözlerindeki ışıltıyla umudun bahçeleriydi.

Bütün bu izlenimler diş taraması ve tedavisi için gittiğimiz Karşıyaka Sevgi Evi’nde karşılaştığımız manzaralardı.

Zordu annesiz babasız olmak ! Çok zordu anne babanın yerini doldurmak ! Herbir çocukta yürek burkan ayrı hikâye !

Burası gerçekten Sevginin Evi’ydi. Çalışan personelin çocuklara olan ve bir görevden çok daha ileri giden ilgi ve sevgisi, gerek çocukların personele olan sevgi ve güveni bütün evde hissediliyordu.

Kucağa alınan bebek gülücük dağıtıyor, yatağında yatan bir bebek kendine uzanan eli sımsıkı tutuyor, kimi masumca uyuyor, kimisi de çevreye şaşkın şaşkın bakarak emeklemeye çalışıyordu.

İki gün süren çalışmamızın sonunda bütün bu ve daha birçok anı kaldı zihinlerimizde ve yüreğimizde…Kimi zaman gözlerimiz yaşlarla dolarak, bize sunulan bu tertemiz sevgiyi yaşayarak…

Halil Cibran’ın dizelerinde yer aldığı gibi :

Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri…
…….
Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu çizer, sizi değer bulduğunda …

Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka…

Karşıyaka Sevgi Evi’nde, çocuklarımız için anne babalık görevini sevgisiyle ve yüreğiyle en iyi şekilde yerine getiren tüm gönlü güzel insanlara ve çalışmaya gönüllülükle emeğiyle, yüreğiyle destek olan bütün meslektaşlarıma sonsuz teşekkürler…

Bu teşekkür küçük yüreğin sorusunu da cevaplıyordu. Yarın da geleceğiz ve bundan sonra daha sık gelmeye çalışacağız.

Kendi sevgi anlayışınla, yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla…

Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak …


Karanlıkta Yıldız Gibi Parlayan Bir Hekim

Yıl 1978. Almanya’da bir lise, öğrencilerini İsviçre gezisine götürüyor. Öğrencilerin bilgi ve görgülerini artıracak bu gezinin en ilginç bölümlerinden birisi de büyük bilim adamı Erich Fromm’un bir konferansı.

Erich Fromm psikiyatri, sosyal psikoloji, sosyoloji, felsefe alanındaki çalışmaları ve kitaplarıyla, bütün dünyada saygı uyandırmış, çeşitli noktalarda Sigmund Freud’u eleştirmiş dev bir isim. Türkçede de birçok okuru bulunan, özellikle de “Özgürlükten Kaçış”la tanınan Fromm’un o sıralarda çıkmış olan kitabı “Sahip Olmak ya da Olmamak” adını taşıyor.

Öğrenciler bu büyük beyinden ne alabiliyor, söylediklerinin ne kadarını algılıyor bilinmez ama aralarından biri konferansın sonunda Fromm’a bir soru yöneltiyor. “Sahip Olmak ya da Olmamak adlı kitabınızda, bildiğimiz anlamda varlık ve yokluğu mu anlatıyorsunuz yoksa bu isim daha çok yaratıcılıkla mı ilgili. Mesela erkek güçlü görünür ama yaratan, doğuran, dolayısıyla türün devamını sağlayan kadındır. Bunu mu anlatmak istediniz?”

Filozof bilim adamı bu ufak tefek öğrenciyi dikkatli gözlerle süzüyor ve “Herkes gittikten sonra biraz kalır mısın benimle!” diyor.

Ve öyle de oluyor. Öğrenci ile Erich Fromm kütüphane salonunda baş başa kalıyorlar. Fromm onun merak ettiği konuları cevapladıktan sonra; “Belli ki sen düşünen bir insansın. Hayatın boyunca hiç unutmaman gereken bir şey söyleyeceğim sana. İleride zaman zaman kendini yalnız hissedeceksin, bunalacaksın. O zaman gökyüzüne bak. Göreceksin ki ışık saçan yıldızlar tek tektir, gökyüzüne serpiştirilmiştir, yalnız başınadır, örgütsüzdür. Buna karşılık karanlık örgütlüdür, bütündür, her yeri kaplar. Umutsuzluğa düşme ama bu gerçeği de hiç unutma.”

Sonra delikanlıya soruyor: “Şimdi söyle bakalım. Kimsin, nesin?”

Genç adam “İsmim Hüseyin!” diyor. “Almanya’ya göçmüş bir ailenin çocuğuyum.”

Erich Fromm ayrılırken Hüseyin’e diyor ki “Bak delikanlı. Bundan sonraki öğrenimini ben karşılayacağım. Erich Fromm bursuyla okuyacaksın.”

Böylece Hüseyin, İsviçre’den hayatını etkileyecek bir bursla dönüyor. Liseyi bitirdikten sonra Almanya’da elektronik mühendisliği okuyor. EKG gibi tıbbi cihazlar üzerinde çalışıyor. Onu son derece yetenekli bulan profesörleri diyorlar ki: “Bir de tıp oku. Elektroniği ve tıbbı birleştirerek büyük buluşlara imza atabilirsin.”

Bu öneri üzerine Hüseyin, tıp fakültesini bitiriyor ama tıbbı o kadar seviyor ki hayatına hekim olarak devam etmeye karar veriyor, ihtisas yapıyor, profesörlüğe yükseliyor.

Giessen Üniversitesi’nde “Neural Therapy” bölümünde ünlü Profesör Ludwig’in yanında yetişiyor. Modern Batı tıbbını reddetmeyen ama “henüz” kanıtlanmadığı öne sürülen geleneksel metotları da ihmal etmeyen bütüncül bir tıp anlayışı geliştiriyor.

Basit bir check-up için en az 21 ayrı doktor görmek gereken bir “uzmanlaşma” ortamında, insanı bütün olarak kavrayan bir anlayış bu. Sadece bedeni değil, psikolojisiyle de bir bütün.

Daha sonra bu yetenekli genç profesör, Batı’daki kürsüsünü, olanaklarını, klinik şefliğini bırakıp, Dr. Hüseyin Nazlıkul olarak memleketine dönüyor, İstanbul’da Nişantaşı’nda bir klinik açıyor, binlerce hastaya şifa dağıtıyor, bir yandan da 500 Türk doktorunu “tamamlayıcı tıp ve neural therapy” alanında yetiştiriyor.


Fikir

Küçük veya büyük, hangi dünyayı değiştiren fikrin insanlık tarafından uygulandığını görmek isterdiniz ?

Çok kolay. Sınırsız bir temiz enerji kaynağı ve elektrikli araçlara geçiş sağlamak için füzyon enerjisinin gelişimini görmek isterim. Nükleer füzyon, çevre kirliliği ve küresel ısınmaya yol açmayan kullanışlı bir enerji kaynağı olabilir ve bizlere bitmez tükenmez bir enerji kaynağı sağlayabilir.

Büyük Sorulara Kısa Cevaplar


Bir Pirinç Tanesi

Ben beş yaşında idim. Babaannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor…. Çocukluk işte

‘aman babaanne’ dedim. ‘Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya yorulmaya değer mi?’

Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı öfkeyle doğruldu.

‘Sen oturduğun yerden a…hkâm kesiyorsun ‘ dedi. ‘Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanın göz nuru, alın teri, emeği çilesi var biliyor musun?’

Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain’in proposlarını okuyorum. Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım. Alain bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.

İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri göz nuru el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi. Stockholm’e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm.

Lütfen diyordu traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu var oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.

Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde ‘İsveç çeliğinden yapılmıştır’ diye yazardı.
İşte o ülke kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor ona sahip çıkıyor gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre’de zaman zaman belli periyotlarda radyolar televizyonlar bir haberi duyurur.

Şu tarihte su saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız ilgilenmediğiniz kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi gazete varsa kâğıt, ambalaj, kutu varsa bir ilaç prospektüsü dahi olsa kapının önüne koyun. İsviçre’nin kalkınmasına yardımcı olun.
Fazla ağaç ziyanına engel olun.

Japonlar son derece sade basit yalın mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir. Bir insanın gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.

Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçer. Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der, Tanrı şahidim olsun ki Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.

Dediklerini yapar en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim ne kadar sade ne kadar mütevazı ne kadar gösterişten uzak.

Gerekmediği halde elektriği yakmakla Suyu kapamadan boş yere akıtmakta Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

Hayat çok ince akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.

Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu . . .

Maddi durumumuz ne olursa olsun ister zengin olalım ister fakir hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.

Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır…

Alıntı


Rayleigh Saçılımı

Dünyamızın bir adı da mavi gezegendir. Uzaydan dünyamıza yaklaşıldığında, ilk dikkatimizi çeken şey, egemen rengin mavi olmasıdır. İngiltere’de Lord Rayleigh tarafından bu mavi rengin okyanusların yüzeyinden yansıyan ışığın frekansıyla ilgili olduğu keşfedilmiş ve bu nedenle bu olaya Rayleigh saçılımı adı verilmiştir. Rayleigh saçılımında :

Işığın içinden geçtiği ortamlarda mikroskobikten daha küçük maddeler varsa, bunlardaki elektronların enerjisi gelen ışık tarafından arttırılarak her minik parçacık çevresinde ışınsal bir enerji saçılımına neden olur. Bu saçılım mavi ışığın frekansını diğerlerinin çok üzerinde arttır. Bu nedenle hem atmosfer, hem de okyanuslar göze mavi gözükür. Okyanusların mavi rengi, kısmen atmosferin maviliğinin su yüzeyinden yansıması, kısmen de kendi içindeki minik parçacıkların Rayleigh saçılımına neden olarak mavi renk üretmelerinden kaynaklanmaktadır.



Güçlü Aşı; “SEV ve GÜLÜMSE”!

2

Güçlü Aşı; “SEV ve GÜLÜMSE”!

“Gülmek, içindeki enerjiyi yüzeye taşır. Düşünmek sona erer. Gülerken düşünmek imkansızdır. Birbirinin tam zıddıdır: ya gülersin ya da düşünürsün. Gerçekten gülersen düşünceler durur” der Osho.

Master Thich Nhat Hanh’da “Gerçek bir gülüşün kaynağı uyanmış akıldır.” der…

Robert Fulghum için ise; “Hayal gücü bilgiden daha üstündür. Efsane tarihten daha etkilidir. Rüyalar gerçekten daha ağır basar. Umut her zaman deneyime galip gelir. Kederin tedavisi kahkahadır. Ve sevgi ölümden daha güçlüdür!”

“Sık ve çok gülmek; zeki insanların saygısını ve çocukların sevgisini, şefkatini kazanmak; dürüst eleştirilerin takdirine layık olmak ve yanlış arkadaşların ihanetlerine katlanabilmek; güzelliği takdir edebilmek, başkalarındaki ‘en iyiyi bulabilmek’ ;sağlıklı bir çocuk, bahçelik bir arazi ya da daha iyi duruma getirilmiş bir sosyal durum yoluyla bu dünyayı olduğundan biraz daha iyi bırakarak terk etmek; bir tek yaşamın bile sırf siz yaşadınız diye daha rahat soluk almış olduğunu bilmek.. İşte başarmış olmak budur.” der son olarak da Ralph Waldo Emerson…

Yaşamın içinde karşılaştığımız tüm engellemeler, ihmaller, zorluklar, hayal kırıklıkları, kabuslar  ve kederin tedavisi için kendi içimizde bir panzehir üretelim “gülümseme ve sevgi” ile, güçlü aşılanmalar dilerim an ve an…

Evren’den…

Untitled-1.jpg