G’Üçlü Filtre

6668a591-51d5-415d-937f-e96adebfe45c

G’ÜÇLÜ FİLTRE

Bir gün bir adam Sokrates’e:
“Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?” diye sorar.

Sokrates:
“Bir dakika bekle” diye cevap verir ve devam eder: “Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna ‘Üçlü Filtre’ Testi deniyor”.

Adam merakla:
“Üçlü Filtre de nedir ?” diye sorar. “Doğru” diye cevap verir Sokrates.

“Benimle arkadaşın hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek iyi bir fikir olabilir. Bu ona ‘üçlü filtre’ dememin sebebi.

Birinci filtre: ‘GERÇEKLiK filitresi’.
Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam olarak gerçek olduğundan emin misin?”

Adam:
“Hayır, aslında bunu sadece duydum.” “Tamam” der Sokrates.
“Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun”…

Şimdi ikinci filtreyi deneyelim, yani ‘İYİLİK filtresini”.

“Arkadaşın hakkında bana söylemek istediğin şey iyi bir şey mi?” diye sorar Sokrates.

Adam Sokrates’e:
“Hayır, tam tersi” diye cevap verir.

Sokrates:
“Öyleyse onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı.

‘İşe YARARLILIK filtresi’; bana arkadaşın hakkında söyleyeceğin şey benim için yararlı mı?” diye sorar.

b41c5383-5613-433b-a49a-63a714c93cd8

Adam şaşırarak:
“Hayır! Gerçekten de değil!”

Sokrates:
“İyi o zaman. Eğer bana söyleyeceğin şey ‘doğru ve yararlı değilse’, bana niye söyleyesin ki !”

“Her bildiğini söyleme ama her söylediğini mutlaka bil.” CLAUDIUS

“Kimseden sana kötülük gelmesini istemiyorsan; fena söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma.” MEVLANA

Bilgelik Hikayeleri


Bilginin Temizliği, Cehaletin Kiri…

Macar doktor Semmelweis’ın tıpta sterilizasyonun temelini atan “asepti” buluşu, tümüyle ampirik gözleme dayanır.
1818 yılında Budapeşte’de doğan Semmelweiss, önce kendi ülkesinde, ardından Avusturya tıp fakültelerinde eğitim görmüş, gelecek vaat eden çok başarılı bir hekimdir.
Çalıştığı Viyana Hastanesi’nde, iki kadın doğum ünitesi vardır. Hastanenin 1846 yılı kayıtlarına bakıldığında, Prof. Klin’in yönettiği doğum ünitesinde tıp öğrencilerinin doğum yaptırdığı kadınların yüzde 96’sı lohusa hummasından ölürken; Prof. Bartch’ın ebelere doğum yaptırdığı ünitede ölüm oranının çok daha düşük olduğu görülmektedir.
Dr. Semmelweis, henüz 28 yaşındadır.
Pasteur’ün iltihap taşıyıcısı mikro organizmaları keşfine daha otuz yıl vardır. Mikrop, basil, virüs bilinmemektedir.
Genç doktor, hastanedeki diğer hekimlerin ebelerin “uğuruna” ve tıp öğrencilerinin “uğursuzluğuna” yordukları lohusa hummasının, öğrencilerin kadavraları kestikten sonra kirli ellerle doğum yaptırdıklarına bağlı olduğunu anlar.
Bulgusunu, meslektaşlarına da aktarmaya çalışır. Kimi ilgilenip dinler, kimi saçmalık deyip reddeder.

***

Ama Semmelweis, ısrarları sonunda üçüncü bir kadın doğum ünitesi kurup başına geçmeye hak kazanır.
Yönettiği birimde doğuma girecek tüm hekim ve hekim adaylarının ellerini kireç suyuyla yıkatarak; lohusa hummasından ölüm oranını günümüzün en iyi dünya hastanelerindeki yüzdeye düşürmeyi başarır: Yüzde 0.23 !
Temizlikle enfeksiyon arasındaki ilişkinin bu kör kör gözüm parmağına açıklığına rağmen, Viyanalı tıp otoriteleri “kendilerine gölge edecek” genç doktora karşı cepheleşmekle kalmaz, Semmelweis’ı ezer, yok ederler.
Binlerce anneyi ölümden kurtaran, milyonlarcasını da kurtarabilecek olan “asepti” buluşunu yapan genç bir tıp dehasına reva gördükleri infaz ve hatta kendi mesleklerine yaptıkları ihanetle de yetinmez, bu tıp otoriteleri…
Dünyanın her yanındaki meslektaşlarını “asepti” tekniğinin saçmalık, Dr. Semmelweis’ın da beş para etmez bir şarlatan olduğuna inandırırlar.

***

Ta ki Louis Pasteur, ucube ve kıskanç YANLIŞ’ın karanlığına gömüp sakladığı DOĞRU’yu, Dr. Semmelweis’ın ampirik gözlemle yakabildiği çoban ateşinden çok daha güçlü bir ışıkla aydınlatana kadar…
Ama Pasteur, 1865’ten 1877’ye kadar sürdürdüğü çalışmaların sonucu olan “mikro organizmalar” keşfini dünyaya kabul ettirene kadar aradan geçen yarım yüzyılda; milyonlarca kadın daha “kirli hekim elleri” yüzünden ölür. Yaşadıklarının sonucunda akıl sağlığını yitiren Dr. Semmelweis ise, Pasteur’ün “mikrop” ihtimalini henüz adlandıramadan düşünmeye başladığı 1865 yılında, Viyana’da kapatıldığı akıl hastanesindeki bakıcılar tarafından dövülerek öldürülmüştür.
İnsanlık tarihi, doğruları yanlışın pençesinden çekip çıkaran kişilerin, cehaletin karanlığından beslenen gerici ve tutucular tarafından mahvedildiği örneklerle doludur. Kopernik, Galileo, Giordano Brunove daha yüzlerce bilim insanı, buldukları doğruları hayatlarıyla ödemiş; ancak uygarlık da onların hep sonradan kabul gören bulgularıyla ilerlemiştir.
Dr. Semmelweiss da sadece iki yüzyıl önceki tıp bilimindeki cehaletin kurbanıdır. Onu ölümsüz kılan ise, bilim değil edebiyat olmuştur.

***

Kendisinden yüzyıl sonra Fransa’da dünyaya gelen ve Fransız edebiyat dilinde devrim yapan Louis Ferdinand Celine de doktordu. Tıp diploma tezi, kısaca Semmelweiss başlığını taşıyor ve sonradan sayısız baskı yapan incecik kitap, büyük bir yazarın doğuşunu muştuluyordu.

Apaçık Yahudi düşmanlığı başta, siyasal duruşu son derece tartışılır bir kişilik olan Celine’i, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda “vatan haini” olarak yargılanıp infaz edilmekten; bugüne kadar çapına kimsenin erişemediği yazarlığı kurtardı.

Celine, edebiyat dili ve biçeminde devrim niteliğinde bir değişim yapmıştı. Yazıyla yakaladığı vuruculuk, dün de büyülüyordu, bugün de büyülüyor.

Dr. Semmelweis’ı da unutulmuşluğun karanlığından Celine’in kalemi çekip çıkardı. Onun doktorluk tezinden öteye dünya tıpta

” temizliği ” icat eden Semmelweis’ı keşfetti ve bilim insanları, hakkında Celine’in yazdığından çok daha ayrıntılı araştırmalar yayımladılar.

Doğru, böyle bir şeydir. Biri bulur, diğeri gömmeye çalışır, öteki gömüldüğü yerden çıkarır, beriki ilerletir. Sonuçta herkesin işine yarar.

Mine G. Kırıkkanat / 3 Şubat 2019 / Cumhuriyet


Paylaşmak

Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; ama ben kendimi, henüz keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında oynayan düzgün bir çakıltaşı ya da güzel bir deniz kabuğu bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum.

Isaac Newton

Ben sabahlara güneş olmaya gidiyorum. Kimse karanlığa uyanmasın diye.

İlhan Berk

Paylaşmak insana hakikat duygusunu yeniden kazandırır.

John Berger


Hareket İyileştirir

9 Aralık 1883’te Almanya’da dünyaya gelen Joseph Hubertus Pilates, ödüllü jimnastikçi bir baba ile doğal tedavi yöntemleri üzerinde çalışan bir annenin oğullarıydı.

Hastalıklı çocukluk döneminde geçirdiği astım, raşitizm, romatizmal ateş gibi hastalıklar, diğer çocukların kendisiyle alay etmelerine neden oldu.

Küçük yaşlardan itibaren kendisini bu hastalıklardan kurtarabilecek çareler üzerine kafa yorarak, bir aile hekimi tarafından kendisine verilen anatomi kitabını incelemeye başĺadı. Kitabın her bir sayfasını anlamak için kendi beden hareketlerinden faydalandı. Kayak, jimnastik, vücut geliştirme, yoga ve kung–fu sporlarıyla uğraştı ve 14 yaşına geldiğinde bunyesini kuvvetlendirmeyi başarmıştı. Doğu ve batı felsefesi ile egzersiz çeşitleri üzerine araştırmalar yaptı.

” Hareket iyileştirir” ilkesiyle tüm gençliğini iyi bir sağlığa ve fiziğe sahip olabilmek için beden geliştirme sporları ile geçirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman uyrukluların alıkonulduğu Lancaster bölgesindeki kampta hastabakıcılık yapan Pilates, kendini geliştirmeye devam etmekle birlikte hastalara da iyileşmelerini ve gelişmelerini sağlayacak programlar hazırladı.

Daha sonra ” Contrology ” diye adlandıracağı metodunu oluşturacak orijinal egzersizlerini geliştirmeye başladı. 30 hastaya her gün fitness ve bu teknikleri öğretti.

1918 yılındaki ağır grip salgınında İngiltere’de yaşayan pek çok kişi yaşamını yitirdi. Ancak Pilates’in kampındaki insanlar salgından hiç etkilenmediler ve Pilates’in egzersizleri mucize olarak hayat kurtaran teknikler olarak anılmaya başladı ve Pilates’in çalışmalarına katılan grup, kampın en güçlü ve sağlıklı grubu haline geldi.

Savaş sonrası Almanya’ya dönen Pilates 1926 yılında Amerika’ya gitmeye karar verdi. New York’ta, New York City Bale Okulu’nun yan binasında ilk stüdyosunu açtı. Programları özellikle Amerika’daki dansçılar arasında çok popüler hale geldi. Halen faaliyetlerine devam eden stüdyosu çok ünlü sakatlık geçiren dansçıları kısa sürede iyileştirerek, yeniden kariyerlerine dönmelerini sağladı.

Geliştirdiği ” Contrology” olarak isimlendirdiği pilates, denge, nefes ve hareketlerin sentezi olan bir çalışma programı idi. İçinde barındırdığı 500’ün üzerinde egzersiz kasların güçlenmesini ve dengenin gelişmesini sağlıyordu. Pilates, öğrettiği tekniği sayesinde sayısız insanı daha sağlıklı hale getirdi.

Tüm bu sistemin temel ilkesi ” Hareket iyileştirir ” prensibiydi. Joseph Pilates, 1967 yılında 87 yaşında stüdyosunda ve işinin başında hayata veda ederken, geride yetiştirdiği yüzlerce öğrencisini, iyileştirdiği daha sağlıklı bir bedene kavuşmalarını sağladığı kursiyerlerini ve milyonlarca insanı etkileyen sistemini bizlere bıraktı.


En iyi arkadaş

En iyi arkadaşlarımız hayvanlardır, ne soru sorarlar, ne de kusur, kabahat bulurlar.
Gavin Douglas

Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.
Mahatma Gandhi

İnsan ruhunun bir parçası hayvan sevgisini tadana kadar uyanmaz.
Anatole France

Elimden geldiğince hayvan sevgisini anlatan resim ve yazılar paylaştım.
Bir nebze faydalı olmuşsam ne mutlu bana. Hayvan sevgisi ile ilgili yazıları okuyan herkese teşekkür ediyorum.
Charlie Chaplin


Rekabetin En Güzeli

Boston maraton koşusu, her yıl düzenlenen önemli bir uluslararası atletizm yarışıdır. Maraton koşusu, bilindiği gibi olgun yaştaki sporcuların başarılı olduğu bir daldır. Bu nedenle de hemen her başarılı atlet bu yarışlara birçok kez üst üste katılır ve birkaç kez birlikte koşmanın doğal bir sonucu olarak da aralarında kıyasıya bir rekabet oluşur.

1900’lü yılların hemen başlarında yapılan yarışlarda, birkaç yıl üst üste üç atlet çekişiyordu. Bunlardan biri Amerikalı, biri Japon, biri de Avusturalyalı idi. Her seferinde de, baştan sona çekişmeli geçen yarışın sonunda biri, diğerlerini çok az farkla geçer, birinci olurdu.

Yine bir yıl, bu üç atletin de katılımıyla yarış başladı. Kısa bir süre sonra, yarışa katılan diğer atletler gerilerde kalınca, bu üç atlet, her zaman olduğu gibi büyük bir çekişme içine girdiler. Zaman zaman biri diğerini geçerek, izleyenlere de çok heyecanlı ve keyifli anlar yaşatıyorlardı. Bitirme çizgisine çok az kalmasına karşın, üçünün arasındaki mesafe sadece bir kaç metreydi.

Yarışın bitmesine yaklaşık 50 metre kala, Amerikalı önde, Avustralyalı hemen arkasında, Japon da Avustralya’nın birkaç metre gerisinde koşarlarken !… Olan oldu…

Seyirciler arasından fırlayan sevimli bir köpek, Amerikalı’nın ayaklarının arasına dalarak, onun tepetaklak yuvarlanmasına neden oldu.

Hemen arkasından gelen Avustralyalı atlet, ne olup bittiğini anlayamadan Amerikalı atletin üzerinden atlayıp birkaç metre koştu ama onu yerde bırakıp gitmeye gönlü razı olmadığı için hemen durup geri döndü ve yere düşen Amerikalı’nın ayağa kalkmasına yardımcı oldu. Zaten hemen arkalarında olan Japon atlet de yetişti ve o da Amerikalı atletin diğer koluna girip ayağa kaldırdı.

Amerikalı atlet de, yarışa devam etmesini engelleyecek büyük bir sakatlık olmadığını, rahatça koşabileceğini anlayınca, diğer iki atlet Amerikalı’yı ileri doğru iterek öne geçmesini söylediler. Amerikalı atlet ise şiddetle karşı çıkarak, kendisinin yere düşerek şansını yitirdiğini, önceliğin Avusturalyalı atlette olduğunu söyledi ve onu ileri doğru itti. Avustralyalı atlet de, yarışı kendi isteğiyle bıraktığını ileri sürüp, Japon atlete devam etmesi için ısrar etti. Japon atlet ise kazara önlerine çıkan bir köpek yüzünden sıralamanın değişmemesi gerektiğini, kendisinin yarışmayı ancak üçüncü olarak bitirmeyi kabul edebileceğini söylüyordu. Seyirciler de bu ilginç gelişmeleri izleyip, nasıl sonuçlanacağını merak ediyorlardı.

Bu üç atlet bir süre daha, önce sen, hayır önce sen kavgası yaptıktan sonra, kol kola girip birlikte koşmaya başladılar ve bitirme çizgisini üçü birlikte geçti. Bu duygusal final, elbette seyircileri de etkilemişti . Alkışlar ve bravo sesleri durmak bilmiyordu. O günkü yarışın bir değil, üç birincisi vardı. Ve bu üç atlet uzun yıllar seyircilerin gönüllerindeki birincilik kürsüsündeki yerlerini korudular.

Yücel Aksoy


Kendim Olabiliyorum !..

Olay, tımarhanenin bahçesinde oldu :
Solgun benizli, yakışıklı, hayranlık uyandıran bir delikanlıya rastladım. Yanına oturdum ve sordum :
” Niçin buradasın? ”
Bana şaşkınlıkla baktı ve dedi ki :
” Bu yakışıksız bir soru, buna rağmen cevap vereceğim. Babam kendisinin bir kopyası olmamı istedi. Amcam da öyle. Annem ise ünlü babası gibi olmamı istedi. Ve kızkardeşim de, denizci kocasının benim için izlemem gereken mükemmel bir model olacağını söylüyordu. Erkek kardeşim de kendisi gibi kahraman bir sporcu olmam gerektiğini düşündü. Hocalarımın durumu da aynıydı. Felsefe doktorundan musiki üstadına ve mantıkçıya kadar, hepsi kararlıydılar. Her biri kendisinin aynadaki yansıması olmamı istedi. Işte bu yüzden buraya geldim. Burayı daha huzurlu ve sıhhatli buluyorum. En azından başkası değil kendim olabiliyorum burada.”

Sonra birden bana döndü ve dedi :
” Söyle bana, seni de buraya başkalarının nasihatları ve eğitme çabaları mı sürükledi ?”
Ona cevap verdim : ” Hayır ben ziyaretçiyim. ”
” Öyleyse sen de duvarın ötesindeki tımarhanede yaşayanlardan birisin ! ”

Halil Cibran


“Yaşayarak Öğrenmek”

Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal Napolyon’u saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da “Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı” diye savuşturmuş.

Biraz sonra Napolyon’un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon’a sormuş:

“Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?”

Napolyon birden öfkelenmiş. “Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?” diye bağırmış. Askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.

Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık “ateş” emri verilecek.

Adamcağız içinden ‘Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin’ diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış.

Tek cümleyle cevaplamış Napolyon: “İşte böyle bir duygu!”

“Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir.”


Değerli Taşlar

Değerli taşlara ilgi duyan genç bir adam, mücevher ustası olmak istemiş. “Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım.” demiş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Aradığı ustayı sonunda bulmuş ve kendisine ulaşmış.
“Anlat, dinliyorum seni.” demiş usta.
Genç adam taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış. Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış.
“Bu bir yeşim taşıdır.” demiş ve genç adamın avucuna taşı bıraktıktan sonra elleriyle onun avucunu sıkıca kapatmış.
“Avucunu aynen böyle kapalı tutacaksın ve bir yıl boyunca hiç açmayacaksın.” demiş gence. “Bir yıl sonra yine gel, o zaman görüşelim. Haydi şimdi güle güle.”

Kendini bir anda büyük bir şaşkınlığın içinde bulan genç adam, olduğu yerde bir süre kıpırdamadan kalmış. Sonra odadan çıkmış, evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen anne ve babasına bu olayı anlatmış. Ustanın çok anlamsız bulduğu bu davranışını ve soğuk konuşmasını anımsadıkça ve anlattıkça, ustaya giderek kızmaya, hatta öfkelenmeye başladığını duyumsamış.

Günler birbiri ardısıra geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor, fakat avucunu hiç açmıyormuş. “Ustam benden böyle budalaca bir şeyi yapmamı nasıl ister?” diye söyleniyormuş kendi kendine. “Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle bir yıl nasıl yaşayacağım? Madem ustalık kaprisi yapacaktı; bunu, beni ilk gün karşısından kovarak yapsaydı bari…”

Genç adam sürekli bu sözleri kendi kendine yinelemekle kalmıyor, her önüne gelene ustasından yakınıyor, onun bu davranışını hiç de hoş karşılamadığını söylüyormuş. Fakat tüm bu yakınmalara karşın, avucunu yine de açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, tüm işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Bu duruma giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp taş yere düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.
Böylece, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış koca bir yıl geçmiş, beklediği gün gelmiş.

Genç adam ne kadar anlamsız bulmuş olsa da, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmasının verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış.

” İşte taşınız, usta” demiş. ” Bir yıl boyunca hiç açmadığım avucumda taşıdım onu. Şimdi ne yapacağım ?”

Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş :

” Şimdi sana başka bir taş vereceğim” demiş. ” Onu da aynı biçimde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın.”

Ustanın bu yanıtı üzerine genç adam sinirlenmiş ve sesini yükselterek bağırıp çağırmaya başlamış.

Bu arada yaşlı usta yavaşça onun avucuna bir taş sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı kesilen adam, bir yandan bağırıp çağırırken, bir yandan da avucunu iyice kapatmış, avucundaki taşı iyice yoklamış, sonra birden durmuş, taşı biraz daha kuvvetle sıkmış ve…

Yüksek sesle bağırmayı bırakmış, gözlerinden bu kez bambaşka ışıklar saçarak sürdürmüş konuşmasını…

” Fakat bu taş, yeşim taşı değil ki, ustam…”

Usta ise sadece gülümsemiş !…

Dostlarımız aslında bu değerli taşlar gibi… Onların değerini anlamamız için elimize almamız, tanımamız gerekiyor. Cicero’ya göre; Doğa dostluğu, erdemin yardımcısı olsun diye vermiş. Onun amacı, erdem tek başına en yüksek katına erişemeyeceğine göre, oraya başkasıyla birleşip ortak olarak erişsin diye. İnsanların peşinde koştukları her şey de, bu dostluklarda gizliymiş.


Picasso ve Velázquez’li Bir Strateji Yönetimi Dersi…

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin efsaneleşmiş öğretmenlerinden Prof. Dr. Muhan Hoca’nın Strateji Yönetimi Dersi’ ni, üniversitenin öğretim üyeleri bile kaçırmak istemezdi.

Derslerinin birinde Muhan Soysal, tepegöze bir Picasso resmi koydu. Herkes pür dikkat resme baktı ancak tarzı zaten kübik olan Picasso’nun sürrealist resminde, sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardı. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen birşey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka birşeyler daha.

5-10 dakika hiçbir şey söylemeden sınıfı izleyen hoca, biraz sonra Picasso’nun resmini alıp, Velázquez’in ünlü Las Meninas tablosunu koydu. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken, yerde ise köpeği yatmaktaydı. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemekteydi.

Öğrenciler ancak, ikinci resmi görünce Picasso’nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Velázquez’in tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu farketti.

Sınıftakilerin, durumun farkına vardıklarını gören Muhan Soysal dersin hakkını verecekti :

“Hayatta hiçbir şey Velázquez’in resmi kadar belirgin ve net değildir. Hayat, size gerçekleri Picasso’ nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso’nun resmine bakıp, Velázquez’in resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek.”

Alıntıdır-