Dostluk

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlkikte ölmüşlerdi. Kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir kapı, beyazlar içinde bir kadın. Adam kadına sordu: “Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi: “Cennet, efendim. “

Adam sevindi, kapıya yürüdü. Ama kadın onu birden durdurdu:

“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Onları içeri almıyoruz.” Adam kadına; ‘‘Ama o benim en yakın dostum’’ dedi. Nafile, ‘‘Giremezsiniz!’’ cevabı verildi. Bırakmadı yılların dostunu. Gerisin geriye döndü.

Bu kez tozlu çamurlu bir yola girdi. Karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapı ve önünde bekleyen yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı. Adam sordu; “Arkadaşımla birlikte bizi kabul eder misiniz? ’’Dede“ Tabii…” cevabını verdi. Girdiler içeri. Yüzlerce ağaçtan birinin altına köpeğiyle yerleşti.

Dedeye yine seslendi; ‘‘Burası neresi?” Yaşlı adam “Cennet” cevabını verdi. Adam şaşırdı: ‘‘Nasıl olur! Az önce muhteşem bir kapıya gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler!” Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi? Orası cehennem!” dedi.

Adam iyice şaşırmıştı. Dede gülümseyerek devam etti; “Onlar, kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakıp bırakmayacağının sınavını yaptılar sana!’’

Dostlarınızı yarı yolda bırakmayın. Çünkü dostluk; kaybolduğunuz bir ormanda, size yol gösteren ışık gibidir…

Hayatınızda, dostlarımız olması dileklerimle…

deniz..


Karanlığın Kuvveti

Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer alan anısı,

İşte öykü:

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.

O günler bir soğuktu, bir soğuktu…

Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.

Sular donmuştu hep.

Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.

Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.

Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk.

Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.

Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.

Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.

Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.

Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.

Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.

Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.

Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı.

Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.

Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.

O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.

Ellerimizi cebimizden çıkardık.

“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.

Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.

Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.

Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..

Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.

Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.

Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.

Sonra yapacağımız iki iş var:

Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak,

bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.

Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.

Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.

Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir.

Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar.

O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır…

Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.

Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.

-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi.

Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.

Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.

Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.

Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,

yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.

Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.

Parolamız şu olmalıdır:

“Bayramlarda çalışırız bayramlar için”.

Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.

Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.

Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Altı yüz kişi böyle bağırdık.

Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.

İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..

Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.

Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.

Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.

Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.

Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş.

Nereyi kazacağız belli değil.

Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.

Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.

Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.

Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya.

Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.

Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar..

Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.

Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya!

Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.

Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar.

Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde.

Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.

O gün o kanalın yarı yerini açtık.

Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.

Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.

Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik

ve geç zamanda, santral havuzuna döndük,

sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı… ( Çifteler Köyü Enstitüsü ).

O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.

“Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı.

Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.

Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.

“Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”

Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.

Her nokta koyuşta “sağool!” diye bağırıyorduk..

– Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız.

Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.

İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!

Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!

– Yükselteceğiz!, diye bağırdık.

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk

“Unutulmaz bir bayramdı.”

———————————————————–

1947’de KÖY ENSTİTÜLERİ kapatıldı.


Mendil

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”

”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.

”Peki” dedim, ”Ver bir tane”

Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.

”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”

”Peki” dedim, ”Peki, kızma”

Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”

”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”

”Annen, baban yok mu senin?”

”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”

”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.

”Her yerde” dedi, hem de gülerek…

”Nasıl yani her yerde?”

”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.

Haksız da sayılmazdı hani…

”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”

”Sakallı mehmet amcadan”

”Kaçtan veriyor sana tanesini?”

”İkiyüzelli’den”

”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”Ee!.. İkiyüzelliii”

”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”

diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,

karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”

”Niye ki?” dedim, anlattı:

”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?

diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de

gizlice koydum çantasına.”

”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,

bir seferde, topluca yani olur mu?”

”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…

O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.

Satılık olanlar sadece mendiller abi.

Günlerimi bırak, bana kalsın…

Alıntı


Balıkçı

Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı

– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin.

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı.

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın.

– Sonra?

– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın.

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın demiş Amerikalı,

Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli..

Alıntıdır.


Bu da geçer ya Hu

BU DA GEÇER YA HÛ

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme! Unutma, bu da geçer.”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer.”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır.

O aralar ülkenin sultanı (II. Mahmud)kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.

“ATATÜRK’ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya’daki konutunun duvarına astığı “biricik hat” yazısının “Bu da geçer ya Hû” olduğu söylenir.

ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin’de yaptığı bir konuşmada, bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: “Doğu’da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar: ‘Bu da geçer!’ Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir.”

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi’ni doldurunca, Üsküdarlı meşhur Hattat İsmail Hakkı Altunbezer, bir kağıda “Bu da geçer ya Hû” yazıp atölyesine asar; kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, “Mütareke Dönemi”nin bir simgesi olmuştur.

Bu sözle anlamlandırılan “sabır ve tahammül”e büyük gereksinim duyduğumuz son dönemlerde, Mustafa Kemal’in de “sabır testi”nden geçtiği yılları anımsamakta yarar var.”

O zaman hep birlikte “Bu da geçer ya Hû! ”

(*) Alıntı. Kaynağı bilinmiyor.


Umut koşusu

Standart Terry Fox un hayat hikayesi

Kendisini kimse göremesin diye ilk koşusuna karanlıkta çıktı. Öğretmeni Bobby McGill’in onu daha görmeden, dikkatini ilk çeken koşu esnasında biri sağlam, diğeri takma olan bacaklarının çıkardığı ses olmuştu. Karanlıkta, garip bir ses eşliğinde koşan bu genç Terry Fox’tu.

Kanadalı Terry Fox, bacağına kemik kanseri (osteosarkom) teşhisi konulduğunda 18 yaşındaydı. Hastalığı sırasında kanserinin yol açtığı acıyı ve çaresizliği yaşayınca kanser araştırmalarının önemini anladı. Hastalığının ilerlemesini engellemek amacıyla dizinin 15 santimetre üzerinden bacağı kesildiğinde, kanser araştırmalarına destek sağlamak için koşmanın hayalini kurmaya başladı. Ameliyatından iki yıl sonra “Umut Maratonu” adını verdiği koşu için hazırlanmaya başladı. Bu hazırlık 5.000 kilometreden fazla koşmasını gerektirdi.

“Acılar son bulmalı”
Terry Fox, kendi çabalarının küçük kalabileceğinin bilincindeydi ama mucizelere inanıyordu. Şöyle diyordu; “Ben bir hayalperest değilim, kanserin kesin tedavisini bulacağımı da söylemiyorum, ancak acılar son bulmalı. Mucizelere inanıyorum.”. Bu azim, Kanada Kanser Cemiyeti’nden “Umut Maratonu” için destek almasını sağladı. Her Kanada vatandaşının 1 dolar vermesi, kanser araştırmaları için 23 milyon dolar eder düşüncesiyle 12 Nisan 1980’de Kanada St.John’da takma bacağını Atlantik Okyanusu’nda ıslatarak koşusuna başladı. O günden itibaren 143 gün boyunca günde 42 kilometre koştu. 


“Savaşacağım”
1 Eylül 1980’de Ontario, Thunder Bay yakınlarında 5.373 kilometreyi koşarken hastalığının akciğere yayılmış olması sebebiyle koşuyu bırakıp, hastaneye yatmak zorunda kaldı. Hastanedeyken “Elimden gelenin en iyisini yapacağım ve savaşacağım” sözünü verdi. Ertesi gün Four Seasons oteller zincirinin Genel Müdürü Isadore Sharp’tan kendisine bir telgraf geldi. Sharp’ın telgrafında “Sizin başlattığınız bu rüya gerçekleşene ve kansere çare bulunana kadar durmayacağız” yazıyordu. 9 Eylül 1980’de CTV televizyonu 5 saat içinde 10 milyon dolar toplayarak Fox’a destek sağladı.

Kanada kamuoyunda büyük ilgi gören Terry Fox, kendi eyaleti olan British Columbia’da “Order of Canada” ve“Order of Dogwood” ödüllerine, Amerikan Kanser Cemiyeti’nin “The Sword of Hope”, Kanada Spor Editörleri Birliği’nin “Lou Marsh Atletik Başarı Ödülü” ve basın mensuplarının verdiği “Kanada’da Yılın Vatandaşı” ödülüne layık görüldü. 1 Şubat 1981’de Kanada’da sağlanan gelir 24.1 milyon vatandaş için 24.1 milyon dolar olmuş ve her Kanadalıdan 1 dolar düşüncesi gerçekleşmişti. 


Terry Fox 28 Haziran 1981’de hastalığa yenik düşerek hayatını kaybetti. Adı, rüyası ve hedefleriyle ölümsüzleşen Terry Fox’un anısına dağlara, yollara ismi verildi, heykelleri dikildi ve burslar düzenlendi. 13 Eylül 1981’de Kanada ve dünyada 760 yerde Terry Fox koşusu düzenlendi. 300.000 kişinin katıldığı bu koşularda 3.5 milyon dolar toplandı. Gelirler Kanada Kanser Enstitüsü’ne verildi.

“Terry Fox Vakfı”
1988 yılında Terry Fox Vakfı kuruldu. Her yıl dünyada çok sayıda ülkede 500’e yakın yerde, yarış amaçlı olmayan, bisikletle dahi katılınabilen koşular düzenleniyor. Terry Fox koşularında bugüne kadar 300 milyon dolardan fazla gelir elde edildi. Yalnızca 2004 yılında, 51 ülkede 4133 yerde yüz binlerce kişi Terry Fox koşusuna katıldı. Onun öyküsü sadece Kanada’da değil dünyanın hemen her ülkesinde bilinir oldu. Milyonlarca insan onun sayesinde umutsuzluğun değil umudun kanserle savaşta birinci ilke olduğunu öğrendi. Sağlanan gelirlerle önemli kanser araştırmalarına destek verildi.

Türkiye’de Terry Fox Koşuları 1993’ten beri düzenlenmektedir. 1995 yılından beri Kanada Büyükelçiliği ve Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu işbirliği ile gerçekleştirilmektedir. Elde edilen tüm gelir Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu’na bağışlanmakta ve Türkiye’deki kanser araştırmalarına destek sağlamaktadır. Terry Fox, hastalığa yenik düşmüş olsa da rüyası Umut Maratonları’nda devam etmektedir.

Engelliler.biz sitesinden alınmıştır.


Seni sevdiğimi hatırla

Japonya’da olan bir depremde kurtarma ekibi genç bir kadının yaşadığı enkaza ulaşırlar. Yıkıntıların arasında kadının cesedine ulaşırlar. Kadının enkaz altındaki pozisyonu biraz ilginçtir sanki ellerinde bir şey tutarak iş yaparken dizlerinin üzerine çokmüş haldedir. Bu esnada sanki ev üzerine yıkılmış gibidir. Kurtarma ekibinin lideri yine de canlı olma ümidi ile kadına ulaşmaya çalışır, maalesef kadın çoktan ölmüştür.

Ekip oradan başka bir enkaza hareket etmek üzere iken bir sebepten dolayı ekip lideri açtığı delikten içeri doğru kadının cesedinin altına doğru bakar ve seslenir ! “bir çocuk!..bir çocuk var!” der.

Ekip uzun bir çalışmadan sonra çiçekli bir battaniye içinde ölü kadının cesedinin altında 3 aylık bir çocuk bulurlar. Kadın son bir hamle ile çocuğunu kurtarmak için bedenini ona siper yapmıştır. Ekip çocuğa ulaştığında hala bebek uyumaktadır.

Doktor çabucak gelir ve çocuğu muayene eder.

Battaniyeyi açtığında içinde bir cep telefonu bulur. Ekranda yazılı bir mesaj vardır. mesajda şu yazıyordur!..

” Eğer kurtarıldıysan, seni sevdiğimi hatırla!”

Bir annenin çocuğuna olan sevgisini ölüm anında bile ona anlatma çabasının en güzel örneği!


Lady Godiva

LADY GODİVA HİKAYESİ

Lady Godiva, hem sadakatin, hem başkaldırının, hem tutkunun, hem de şefkatin hikayesidir.

Halk 11. yüzyıl’da İngiltere Coventry’de uygulanan ağır vergiler nedeniyle halk isyan halindedir. Vergileri arttıran Lord Leofric’in eşi Lady Godiva halktan yana tutum alır.

Eşini vergileri indirmesi yönünde ikna etmeye çalışır.

Lady’nin ısrarından rahatsız olan Lord Leofric, eşine asla kabul edemeyeceğini düşündüğü bir teklif yapar.

Lady Godiva’nın at sırtında, sadece saçlarına sarınarak, Coventry sokaklarını boydan boya geçmesi koşuluyla vergi yükünü azaltacaktır.

Lady Godiva’nın buna cesaret edemeyeceğine inanan Lord eşinin baskılarını bu şekilde kıracağını düşünür.

O an geldiğinde, Lady Godiva atının üzerinde vakur ve kendinden emin olarak geçişini yapar. Bu durumu öğrenen halk, dükkanlarını kapatır evlerine girer.

Lady’nin onuruna kimse sokağa adımını atmaz, hiçbir pencerenin perdesi aralanmaz. Lady’nin bu cesur davranışı karşısında, ona duydukları derin saygıyı gözlerini kapatarak gösterirler. Lord Leofric eşine verdiği sözü tutar, vergileri, indirir. Bu olaydan sonra Lady Godiva’nın cesareti, kararlılığı, saflığı, tutkusu ve güzelliği pek çok sanatçıya ilham kaynağı olur.


Himbaların şarkıları

Bugün Afrika’da varlığını sürdüren kabileler arasındaki Himbalar, çocukların doğum günlerini doğdukları tarihe ya da gebe kaldıkları zamana göre değil de, annenin çocuk sahibi olmaya karar verdiği güne göre hesaplayan az sayıdaki kabilelerden biridir.

Bir himba kadını çocuk sahibi olmaya karar verdiğinde, uzaklara gider ve kendi başına bir ağacın altına oturur. Gelmek isteyen çocuğun şarkısını duyana kadar sessizliği dinler. Bu çocuğun şarkısını işittiğinde, çocuğun babası olacak adama gelir ve şarkıyı ona öğretir. Çocuğa hamile kalacağı ilişkiyi yaşadıklarında, çocuğun şarkısını ona bir davet olarak birlikte söylerler.

Gebe kaldığında, anne bu şarkıyı ebelere ve köyün yaşlı kadınlarına öğretir, öyle ki, çocuk doğduğunda, yaşlı kadınlar ve insanlar, doğan bebeğin etrafında toplanır ve ona hoşgeldin demek üzere, çocuğun şarkısını söylerler. Çocuk büyüdükçe şarkısı diğer köylülere de öğretilir. Eğer çocuk düşer veya yaralanırsa biri onu kaldırır ve ona çocuğun şarkısını söyler. Ya da çocuk harika bir şeyler yaptığında, ergenlik törenlerinden geçmeye başladığında, bu kişiyi onurlandırmanın bir yolu olarak, köylüler ona kendi şarkısını söylerler.

Himba kabilesinde, çocuğun şarkısının tüm kabile üyeleri tarafından söylendiği bir diğer durum daha vardır. Eğer bir Himba kabile üyesi kadın ya da erkek bir suç işler ya da Himba toplumsal normlarına aykırı bir şey yaparsa, köylüler onu köy merkezine çağırır ve topluluk etrafını çevirirerek hep birlikte ona doğum şarkısını söylerler.

Himbaların doğruluğa çağırma yolu bir ceza değil, bir sevgi ve kimlik hatırlatmasıdır. Kendi şarkınızı fark ettiğinizde, bir başkasını incitecek herhangi bir şey yapma arzusu ya da gereksinimi duymazsınız.

Evlilikte şarkılar birlikte söylenir. Ve son olarak, bir Himba kabile üyesi yatağına uzandığında, ölmeye hazır olduğunda onun şarkısını bilen herkes toplanır ve ve şarkıyı söyler – o kişinin şarkısı son kez söylenir.

(Arkeoloji Dünyası)


DUYAN KULAKLAR SAĞIR, GÖREN GÖZLER KÖR, KONUŞAN AĞIZLAR DİLSİZ (!)

“Hiçbir zaman başınızı eğmeyin. Her zaman dik tutun. Hayatı karşınıza alın ve tam gözünün ortasına bakın” diyen Hellen Keller hayranlık duyduğum bir Pedagog ve aktivist.

Kısacık bir Hellen Keller Biyografisi vermek istiyorum bilmeyenleriniz için…

1880 -1968 yıllarında yaşamış Amerikalı bir Pedagog Hellen Keller. Yani bir Tıp insanı.

Doğuştan sayılabilecek bir engelle, dilsiz, kör ve sağır;  buna rağmen o bir insanda var olan ruhsal gücün ilham verici bir örneği. O yaşamı parmak uçlarıyla ve derin bir anlayışla keşfedenlerden.

Onu efsanevi bir kişilik haline getiren ise tüm engellerine rağmen sınırlarını zorlayan yapısı. Beş lisan bilen, mesleki başarısı yanında, yazdığı makale ve kitaplarla da kendini insanlığa adamış mütevazi ve ölümsüz bir kişilik. Yaşam ve insan sevgisi ile dolu biri… Gençlik yıllarında arkadaşı olan Ünlü Yazar Mark Twain; Onun hakkında şu sözleri söylemiş; “O, Homeros, Büyük İskender, Napolyon, Shakespeare ve tüm ölümsüzlerle aynı kulüpte buluşan biri. Eminim bundan bin yıl sonra da aynı ünle anılacak özel bir isim”

Bu bilgileri size niye mi aktardım, yazının tamamını okuduğunuzda daha net anlayacağınızı düşünüyorum.

CA sürecimi ve yaşadıklarımı pek çoğunuz biliyorsunuz….Size bir süre önce yaşadığım bir olayı, hissettiklerimi, vermek istediğim mesajı bu kez masal gibi anlatacağım;  çünkü isim ve mekan belirtmek istemiyorum, zaten bu çok da önemli değil…

Amacım kimseyi rencide etmek, zan altında bırakmak  ya da yargılamak da değil. ‘Engelsiz engelliliği sorgulamak’ sadece… Ve biraz da karanlık köşelere ışık tutabilmek…

Konumuz insan. Konumuz sağlık. Konumuz yardımlaşma.  Konumuz gönüllülük. Konumuz empati ve anlayış. Kısaca konumuz; SEVGİ…

Ve zaten masal (!) da bunun için.

Eğer hayatınızdan bir CA geçtiyse, ya da hala misafirinizse bile; ego benliğinizin büyük bir kısmını terk etmiş olmalısınız; çünkü CA yaşamlarımızda karşılaşabileceğimiz en zorlu öğretmen.  O ki, an ve an ruhsal ve yaşamsal anlamda “duruş ve hayata bakış” dersi veren (!)

Eğer CA sürecini aşmışsanız da,  her nefeste yeniden doğuşunuza şükür ve minnette olduğunuzu düşünüyorum. Ayrıca zaman zaman minik korkular yaşayan ve yeniden doğumunuzla beraber benim gibi içsel çocuk kimliğinize daha da yaklaşmış olmalısınız.

Yani bir çocuk kadar hassas, duyarlı ve pek çok yetişkinden çok daha fazla farkındasınız, sevginin ve sevgisizliğin, yaşamın, hatta ölümün.

( CA sürecini yaşayanlar, ya da yaşamakta olanlar eminim ki, duygularımı satır aralarıyla daha net anlayacaklardır)

Sağlık sürecimde, kısa süreliğine zorunlu bir süreç gereği, bir yere yönlendirilirdim. Beklenen şuydu ki,  o kişi duygu dünyamızı bizden daha iyi anlayabilir,  çünkü uzmanlığı tam da bu konu!

Masal da zaten burada başlıyor(!)

Bir çocuk yardım almak için ilk kez gittiği yerde biriyle karşılaşır, kibarca ve sevgiyle yaklaşarak durumu hakkında kendini ifade etmeye çalışır.  Sonra bakar ki,  kişi gören bir kör, duyan bir sağır ve konuşabilen bir dilsiz(!!)

Anlam veremez gösterilen ters tavırlara ve takınılan boş usluba…Oysa o kişinin bırakın gönüllülüğünü, görev ve uzmanlığı da sizin vermeniz gerekenden fazlasını duyup, görebilmesi, empati, anlayış ve sevgi duygusunun daha fazla gelişmiş olması.

Sonra içsel çocuk, sert ve ters tavırların sadece kendisine yapılmadığını ve herkese benzer muamele ile yaklaşıldığını fark eder. Yanındaki arkadaşına da, odasından çıkanlara da, bir başka yaşlı kadına da….

Yaşlı kadın,  üzerine kapanan kapıdan sonra gösterilen tavra ağlamaya başlamıştır. Tabi bakan gözler onu görmemiş, duyan kulaklar duymamıştır. Daha çok içi acımıştır çocuğun.

O an kapıyı açıp içerdeki o sevgisizliğe, gören köre, duyan sağıra ve konuşan dilsize iki laf etmek, görevini hatırlatmak ister. Anlar yetişkin kimliği içsel çocuğun duygusunu, teskin edercesine “ duymuyor, görmüyor, çünkü bunu istemiyor, söylesen de seni duymayacak” der ve çaresiz ikna olur çocuk.

Eğer yetişkin bir çocuk kimliğiniz varsa öz benliğinizle temasta olduğunuz için mutlu olun, kendi bütünlüğünüzün gerçek yolu da budur zaten; ancak yaşanası bu tür durumlara da hazırlıklı olun…

İçinizin çocuğu ile çaresiz değil çare sizsiniz.

Hem çocuk hem onun ebeveynisiniz.

Tek derdi kendini ifade etmek, anlayış ve sevgide olmaktır çocuğun. Çünkü onun doğası “sevgidir”, dostu “sevgi”, anlayışı “ sevgi”, yolu  “sevgi”.

Hele bir de hastaysa reçetesi “SEVGİ”.

Haksızlık yapanlar, adil olmayanlar, onun için masallardaki kötü karakterler gibidir. Çocuk cadıdan korkmaz, ya da kötü bir kraldan, çünkü çocuklar korkusuz başlarlar yaşama… Yolu sevgiden geçmeyenlerden ürkerler bir tek.

Ancak masallarda; Cadı ya da kibirli bir Kraldan üstün değildir kimse -masal içinde- Kibirsiz bir cadı hiçbir masalda henüz karşıma çıkmadı. Onlar sadece kendi aynalarındaki yansıyan taraflarına bakmayı severler çünkü.

Ya da gerçeği onlara tüm çıplaklığıyla gösteren ayna, onlara göre hep  yanlış gösteren ve parçalanması gereken aynadır. İşte o kahramanlar kibirleriyle bakan körler, duyan sağırlar, konuşan dilsizlerdir…

Gercek hayatta, sen ise yaşamın ta göz bebeklerine bakıyorsundur içsel çocuğunla, acısı ve tatlısıyla…

Dilerim bir gün, kibirin sevgisizlik ve anlayışsızlığa sebep olduğunu, kalbi kararttığını anlayarak, kalplerini sevgiyle açarlar bu karşılaşma olasılığı yüksek olan roller.

İşte o zaman tek aynaya bakmalarına da gerek yoktur zaten. Baktıkları tüm aynalar en güzel şekilde sevgiyle bakan bir çiftten fazla göz olacaktır onlara.

Yolu sevgiden geçen, gönlünü yol yapan tüm sağlık ve şifa dağıtıcılarına tekrar sevgi ve minnet ile.

Görev bilincini bile unutarak,  kibirlilik esasıyla yaklaşanlar için ise daha çok sevgi diliyorum.

Bu masal için teşekkür ediyorum o isimsiz masal kahramanına.

“Keşke daha güzel ifadelerle aktarabilseydim seni. Affet. Ancak yetişkin çocuk kimliğimdeki; içsel çocuğumun gözüyle böyle görüyorum seni. Sevgi ol dilerim. Korkma bizler ve bizim gibiler için;  iyi ya da kötü yoktur, herkes özeldir ve sen bu davranışınla da sevginin değerini, merhamet ve vicdan duygusunun önemini yeniden hatırlatan oldun. Dilerim en kısa zamanda, bakarken kör, duyarken sağır ve konuşurken dilsiz olmaktan vazgeçersin. Hatırlarsın dilerim gerçek özünü, görürsün bir’lik ve bütünlüğümüzü  ve ‘Sevgi olur ana dilin”….

Teşekkür ederim engellilerin engelsizi Hellen Keller, ışığınla ve insan sevginle, hayata bakışınla ölümsüzlüğünle ilham ol, herkese ve özellikle

ENGELSİZ OLAN ENGELLİLERE (!)

Evren’den


tığlı köşe

sevg ve dostluk

Aylin'ce...

Bir tutam umut, bir tutam Mutlu'luk...♦️

ERSOY SELKİ

insan insana,can cana. . YAŞAM ,ÇOCUK, FOTOĞRAF,DÜŞÜNCE,EĞİTİM , ŞİİR, 🎶

ALEGORİ

Bir hoş Tebessüm..

proktoloji

Paylaşılan sıkıntılar azalır, mutluluk artar...

kanser cerrahisi

birlikte daha iyiye....

Felsefe Kursu

Hayatın Anlamı Nedir?

Finans Evim

Finans Evim Sistemi Hakkında Bilgilendirme

SÖZDÜŞÜM

Sözlerin Gülümsemesi Gülden Belli

mavi lotus

Birlikte daha iyiye...

Ebedi Gençlik

Bu blog, aslında, merak ve takip ettiğim, yaptığım ve sevdiğim şeyleri birarada tutabilmek ve sevdiklerimle paylaşabilmek için oluşturduğum bir yazı platformu. Ama özellikle sağlığımızı sürdürebilmek ve ekolojik dengeyi koruyabilmek adına, hayatı olabildiğince doğal şartlarda yaşayabilmenin ipuçlarını da içeriyor.

yazım'yazgısı (typography)

'Yazıt' (inscription)

Prof. Dr. Gokhan AKBULUT

Birlikte daha iyiye...

suntech35

fly to the light of science

Discover

A daily selection of the best content published on WordPress, collected for you by humans who love to read.

Longreads

The best longform stories on the web

The Daily Post

The Art and Craft of Blogging

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: