Category Archives: Toplumun sağlık alanında eğitimi

Aborijin duası

Aborjin Duası

Her şey yeterli olsun!

– Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni diliyorum.

– Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum.

– Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum.

– Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum.

– Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.

– İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum.

– Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum.

– Son “elveda”yı atlatmana yetecek kadar “merhaba” diliyorum.

Antik Mısır’da tıp

ANTİK MISIRDA TIP

Eski medeniyetler mevzu bahis olduğunda, Antik Mısır, tıp alanında gelişmelerin görüldüğü ilk medeniyet olarak biliniyor.

Yaklaşık 3000 yıl öncesine ait hiyerogliflerde, Firavun’un burnuna uygulanan bir tedavide adı geçen Sekhet-Eanach ise Eski Mısır’ın ilk doktoru olarak belirtiliyor. Antik Mısır’da yaşamış en önemli doktor ünvanını alan Sekhet, en büyük doktor anlamına gelen İmhotep Sıhhat ve Deva Tanrısı unvanlarını da almış.

Hastalıklarda genelde çeşitli tedavi yöntemleri kullanılıyordu. Tedavi olarak okunmuş büyülü hayvan organları kullanılırken; kekik, bal ve aloe veradan yapılmış karışımların yanında, bakterileri öldürmek için antibiyotik kullanılıyordu. Tıbbi müdahalelerde cerrahlar günümüzde olduğu gibi gayet bilindik aletler kullanılıyordu.

En eski tıbbi bilgilerin merkezinde olan Antik Mısır’dan kalma hiyerogliflerde, ilaçların karışımlarının nasıl yapıldığı, hapların nasıl kalıp haline getirildiği, timsah ısırığının nasıl tedavi edildiği detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Sadece ilaç yapımını içermeyen bu bilgiler içinde büyüye, tılsımlara ve psişik tedavilere de yer verilmiştir. Afyon ve cannabisin önemli bir yere sahip olduğunu gösteren ilaç reçetelerindeki tariflerin çoğu, günümüz modern ilaç yapımında da halen kullanılmaktadır.

Hamilelik Testi

Mısır’da 1898 yılında Sir Flinder Petrie adlı bilim insanının ortaya çıkarttığı Kahoun Papirüsü ile 1862 yılında bulunan Smith Papirüsü ve 1873 yılında bulunan Ebers Papirüsü’nde gebelik, idrar hastalıkları, varisler ve gebelik testleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Müzelerde sergilenen papirüslerde yer alan bilgilere göre, hamile şüphesi olan bir kadın her gün sabah idrarıyla biri buğday, diğeri arpa dolu iki torbayı sularmış. Hamilelik şüphesi olmayan bir başka kadın da yine ayrı ayrı buğday ve arpa torbalarını idrarıyla sularmış. Hamilelik şüphesi olan kadının idrarla suladığı buğday ve arpa dolu torbalar, diğer kadının suladığı torbalardan daha önce çimlenirse, hamile olduğu anlaşılırmış. İki kadının suladığı buğday ve arpalar aynı anda çimlenirse hamilelik olmadığı ortaya çıkarmış. Hamile olan kadınların sabah idrarlarında aşırı miktarda hormon bulunduğu için, buğday ve arpa torbaları diğer normal idrarlarla sulananlardan çok daha önce yeşerirmiş. Günümüzde meyve ve sebzenin daha erken sürede yetiştirilmesi için hormon kullanılması da aynı yöntemin bir benzeridir.

Bebeğin Cinsiyeti

Mısırlıların kullandığı yöntemde, doğacak bebeğin cinsiyeti de önceden tesbit edilebiliyordu. Hamile kadının idrarıyla sulanan tohumlardan, buğday taneleri daha önce filizlenirse bebeğin erkek, arpa taneleri daha önce filizlenirse bebeğin kız olacağı anlaşılıyordu. Prof. Julias Manger, 1933 yılında laboratuvarda kutuların içerisinde kurutma kâğıtları üzerine yerleştirdiği buğday ve arpa tanelerini, idrarla sulayıp, Mısırlıların kullandığı gebelik ve cinsiyet belirleme yönteminin doğruluğunu ispat etmiştir. Günümüzde kullanılan gebelik testleri de, kadının idrarındaki hormon sayısının yoğunluğuna göre sonuç verir ve aynı esaslara göre uygulanır.

Prof. Dr. Hulusi Köker de, Mısırlıların kullandığı gebelik testi yönteminin bilimsel olarak doğrulandığını ve hatta bebeğin cinsiyetinin de aynı yöntemle belirlenebildiğini onaylıyor.

Altay Sengur

Onedio

Ölüm bir illüzyon mu ?

Bilim dünyasında yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bir bilim insanı tarafından ölümün gerçek olmadığı, bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğu ortaya kondu. Bu teoriye göre beden öldüğünde yaşam sona ermiyor, sonsuza dek devam ediyor. Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim adamı Robert Lanza “Biyocentrism” adlı kitabında ölümün bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu söylüyor. Dr. Lanza, dünyanın ilk erken dönem insan embriyolarını kopyalayan bilim adamları ekibinin bir üyesiydi. 2011 Eylül ayında, Lanza şirketi Avrupa’daki ilk insan embriyonik kök hücre denemesine başlamak için Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu’ndan onay aldı. Profesör Lanza, kuantum fiziği kavramlarına dayanan kitabının yayınlanmasının ardından, hipotezini açıklamasının ardından kamusal bir şöhret elde etti. Bu teoriye göre, farklı bilinç düzeyleri tarafından desteklenen birçok gerçeklik bulunuyor. Böylece ölüm sadece aklımızda bulunan bir düşünce olacaktır. Çünkü, ne zaman ne de alan bulunmuyorsa ölümden de söz edilemez.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi1

Lanza web sitesinde ölümün zamansız ve uzaysız bir dünyada nasıl olmadığına dair açıklamalar yapıyor. Bu teori daha önce Einstein tarafından da dile getirildi. Yeni elde edilen kanıtlar Einstein’ı doğrular nitelikte. Lanza, ölümsüzlüğün zaman içerisinde kalıcı bir varlık olma anlamını taşımadığını, ancak zamanın ötesinde bir durumu olduğunu söylüyor. Profesör Lanza, bilinen şekliyle ölüm kavramının gerçekte olmadığını, çünkü tanımlanabilecek gerçek sınırların olmadığını söylüyor. İnsan ölme fikrini kabul etmeyi öğrenir, ancak bu aslında sadece akılda olan bir durumdur. Bu fikre göre onu gözlemleyen yaşamdan bağımsız hareket edebilen bir zaman yoktur.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi3

Bu fikir paralel evren fikriyle temelde benziyor. Pek çok fizikçinin formüle ettiği hipotezde, insanların ve yaşananların farklı versiyonları bulunduğu ve bunların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı sonsuz evrenden söz edilmektedir. Dolayısıyla birisi hayatı boyunca ölümün olduğuna inanırsa, bu inancına dayalı olarak bunu yaratacaktır. Bunun tam tersi durumda ise birisi ölümsüzlüğün bir parçası olduğuna inanıyorsa, eskiden olduğundan daha farklı bir biçimde yaşamaya devam edecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.ancient-code.com/scientist-concludes-death-is-only-an-illusion-it-is-not-real

Beyinsizler blog sitesinden alınmıştır.

USKAF IV Sağlıklı Yaş Alma ve Kalite İzmir’de Yapıldır

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha önce Kocaeli Üniversitesi, İTÜ, SBÜ Siyami Ersek Hastanesi’nde gerçekleştirilen USKAF toplantılarının IV. sü İzmir Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi  ev sahipliğinde gerçekleştirildi.

Program Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi Başhekimi İlker Kızıloğlu, SAKİD Başkanı Nuh Zafer Cantürk, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Kamu Hastanelerinden Sorumlu Başkanı Birol Durukan’ın yaptığı açılış konuşmaları ile başladı. SAKİD ve Senatürk’ten Bahadır Güllüoğlu, Abud Kebudi, Hatice Akdağ’ın, USKAF koordinatörü Murat Ergun de katıldı.

Toplantı organizasyonunda İzmir İl Sağlık Müdürlüğü, Çiğli Bölge Eğitim Hastanesi, Ege Üniversitesi Rektörlüğü, Hemşirelik Fakültesi, Ege Geriatri Derneği, SAKİD, Senatürk, SAGED, Gerçek Düşler paydaş olarak yer alırken, AKGÜN firması, NET GSM sponsor olarak destek sağladı.

İzmir içinden üniversitelerden ve eğitim araştırma hastanelerinden pek çok akademisyen konu ile ilgili sunum yaparken tazelenme üniversitesi, yaşlı dostu hastane, menopoz okulu gibi öncü projeler de anlatıldı. Ayrıca yaşlılık dönemi, kalp, böbrek, fizik tedavi gibi rahatsızlıklar ve geriatri konuları da ele alındı. İkinci gün ise özellikle yaşlı bakımı, yaşlı bakımı konusunda gelişen bilişim teknolojileri ve kullanım alanları konuşuldu.

Toplantının sonunda Sempozyum Başkanı Gökhan Akbulut’un geri bildirim aldığı bir oturum daha yapıldı. Eleştiriler ve temenniler alındı. Özellikle tazelenme üniversitesi öğrencileri tarafından olumlu geri bildirimler yapıldı. Bir sonraki toplantıda kendilerine de konuşmacı olarak yer verilmesini istediler. Bölge’de bulunan bakım evlerinde çalışan hekimler, yaşlı hastalara bakmak durumunda olan kişiler, paydaşlar, geri bildirimler ve temenniler değerlendirildi. Bir sonra ki toplantı Şubat ayında İTÜ’de gerçekleşecek, biyomedikal konuları ve kalite işlenecek.

Toplantının ardından Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Tıp Tarihi Öğretim Üyesi Tamer Akça’nın rehberliğinde Bergama Asklepios gezisi düzenlendi. Gezi öncesinde Bergama Belediyesi Başkanı Mehmet Gönenç ziyaret edildi.

Bergama tarihi ile ilgili sohbetin ardından Belediye Başkanı Mehmet Gönenç Bergama Tarihi ile ilgili Nebil Özgentürk ve Tamer Akça tarafından hazırlanan belgesel kitapları hediye etti.

IMG_7127

USKAF IV Programı için tıklayınız aşağıdaki linki tıklayınız

uskaf-iv-program

Resimler

Dönüşümün ilk izleriyle, Bir PERUK hikayesi. Evren Balgöz yazdı…

Dönüşümün ilk izleriyle,

Bir PERUK hikayesi,

Bir peruk üzerine hikaye mi olur diyeceksiniz. Oluyor’muş.

.

Peruk deyip geçmemek lazım’ mış her teline takılmış bir hikaye varsa. Kendi saçlarının bir dönem yerini aldıysa o tak çıkar saçlar…

Zamanında yüzüme taktığım o kocaman gülümsemeyi hatırladım. Kabullenişin, mutlu olmanın çabası o gülümseme. -Yaşayanların anlayacağı türden-

O Peruk.

Bir  dönüşümün belki de dışa yansıyan ilk izleriydi… Bir savaş boyası sürerek mücadeleye giren eski kızılderili kabileler geldi yazarken aklıma. Yüzlerine sürdükleri boyalardan anlardınız bir mücadelenin izlerini. Belki peruklarımız da bir nevi böyle bizler için de…

Yitip giden saçları, mücadele zamanlarını taradım az önce, ihtiyacı olan birine gitmek üzere hazırlarken peruğumu.

Her telinde ayrı bir ben, bir er meydanı takılı kalmıştı.

Uzun bir süreden sonra bugün ona dokunurken geçmişe, iyileşme sürecime dokundum …

Şaşkın ancak yüzünde eksik olmayan gülümsemesi ile ‘mücadeleci ruh’ rolünün kostümünü,  ‘olanı olduğu gibi kabullen, bundan da alacaklarını al ve sahneni tamamla’ diyen beni taradım az önce…

Aynadaki ilk halim geçti buğulu gözlerimden.

Ellerime tutam tutam dökülen tel tel saçlarımda ve o an’da kim bilir kaç ben dökülmüştü avuç içlerime. Ağlamalarım söndürmemişti avucuma düşen ateşi.

Ve ben en çok o akşam ağlamıştım.

Az önce şükürle karışık duygulardan geçerken, “geçti bitti” demesi iç sesimin cılız bir ifadeydi.

Kuaförün önüne geçerek “kes saçlarımı rolüme hazırla beni derken” yüzümdeki o kocaman gülümseme, saç telinden düştü gözlerime ve konuşmalar kulaklarımda çınladı. Duygularım vurdu kalp duvarlarıma.

Geçen zaman. Hastane kokusu…

Sesler… Konuşmalar… Koşuşturmacalar.

İlaç makinasının sesi.

Size hiç söylemiş miydim…

Hayatımda duyduğum en güzel müzik notası,

planlanan son kemoterapimde makineden gelen ilacın bitim sinyaliydi.

Ve geçen yıl yine bu zamanlardı o müziği son duyduğum an.

Telleri karmakarışık olmuş peruğumu tararken, taradım geçmiş bir yılımı, karmaşık duygularımı.

Geçilen yollar düz bir patika değildi. Evet keskin, dik, yokuş yukarı ve tutunacak ağaçların azlığında bir seyir tepesine tırmanıştı bu… Ucunda seni bekleyenin tam da ne olduğunu bilmeden…

Ya bu yoldan yokuş aşağı düşmek vardı, ya da tırmanmak olanca gücünle. Önce yüce aşka ve o aşkla yüreğine konan öze inanarak tutunmak ağaçsız yerlerde.

Ya da yükselebilmek olay ve durumların üzerinde, Icarus olmak vardı….

Bu dik yolu aşabilmek için balmumu kanatlarla uçabilmek, cesaret örneği sayılan Icarus’ ca.

Güneşe doğru umutla… Ancak balmumu kanatlarının erimemesine de dikkat ederek.

Ben Kanser değilim, sadece yengeçlerim var’dı…

Bilindiği üzere ‘cancer’ latince ve antik Yunanca ‘yengeç’ demektir.

Bu hastalığın adının neden yengeç olduğuna gelince, yengeç avını kıskaçlarıyla yakalar ve kemirerek öldürmeyi hedefler. Yengeçler yan yürürler, tıpkı kanserli hücrelerin yan yana ilerlemesi gibi…

Yaklaşık üç yıla yakın devam eden karın ağrılarım “İyileşmesi gereken bir şeyler var” sinyali veriyordu. Ancak uzun süren tetkikler neticesinde önemli bir bulguya da rastlanmamıştı. Üzücü olan kısmı ise artık hastalık hastası olduğum düşüncesiydi… En son hassas bağırsak sendromu teşhisiyle, nerdeyse çölyak rejimine yakın bir rejim uygulandı. Tabi sonuç alınamadı kilo vermemin dışında.

“Olsun” dedim “sağlıklı beslendim ve fazlalıklarımdan kurtuldum”.  Ama aslolan nokta hala sinyalde…

Gelişmelerden sonra yapmak istediğim ama yapamadığım bir şeyi belki de yerine getirme zamanı gelmiştir. Her gidişimde “benlik bir durum yok” diyen, diğer branş hekimlerince de tüm oklar onu gösterdiğinde gittiğim Jinekoloğumu ziyaret ederek, senin beni ve görüşleri yok saydığın, üzerinde durmadığını kırk akıllı zorla çıkardı diyebilmek için. Bunu tıbbı bir eleştiri olarak değil, sadece duygularımı ifade etmek için söylüyorum.

Hastalık yoktur, hasta vardır… Hastalık ezber bozar hastasına göre… Geçmeyen şikayetler varsa, literatür bir yana hasta bir yana… Başlangıçta durumumda olası göz ardılara  isyan etmiyorum. Bu yolda “almam gerekenler varmış” diyorum.

Değitirdiğim yeni Jinekoloğumun görüşüne göre yapılacak tek şey kalmıştı geriye “laparoskopik tanı”.

Çıkan Patoloji sonucu “kanserli hücrelerimin varlığını” gösteriyordu. Artık saklamak yok direk yüzünüze söyleniyor CA olmayı başarmışsınız dercesine. İyi de oluyor bence, saklanması güven kaybı. Parçayı değerlendiren ilk Pataloji Uzmanı ile yaptığım görüşme de söylediği şuydu…

“ Periton Ca. Primer nokta tam belli değil, ancak over kaynaklı olduğunu düşünüyorum… İleri inceleme için başka laboratuvarlara da götürebilirsiniz parçayı. Umarım ben yanılıyorumdur ve siz bana gelip yanıldığımı söylersiniz”.  Korku yaşamadım, şaşkındım sadece. Ağlayamadım bile.

Genetik kodlarımızda da yoktu ki, daha sonra bir umut alınan parçayı iki hastanede daha incelettik.

Sonuç değişmedi bilinen bir hastanede konsey kararıyla ilk tedavim başladı. Üç kür kemoterapi ardından ameliyat kararı alınmıştı.

Ancak üç kürden sonra Pet çekimiyle ve tek hekim kararıyla, bilinmeyen bir zamana uzamıştı kemoterapi süreci, yengeçlerimden temizlenene kadar.

“Hayır” diyordu içim bu işte bir şeyler eksik… Tıbben doğruluğunu tartışmıyorum elbet, sadece hissettiklerim…

İşte o günler, değişen kararla birlikte çapraz sorgumun başladığı günlerdi. İçimde yerine oturmayan bir şeyler vardı, ilk tedavi yöntemine ilişkin, rahatsız eden bir duygu.

Sorgulamalarımın sürmesi ile birlikte; Tıbben ikiye ayrıldı yöntem görüşleri. “Kemoterapiye devam”, “hayır ameliyat”.

“Hayır ameliyat” diyen grup, bana göre sistemin parçası olmamış, literatüre bağlı ancak hastanın genel durumunu da göz ardı etmeyen, gönüllü meslek erbaplarından oluşan ayrı bir gruptu.*

Onlara göre gecikmeden ameliyat olmalıydım ve ardından kemoterapi günleri.

Bir Tıp duayeni abim, o sıralar karar vermekte yaşadığım güçlüğü anlayarak, karar vermemi kolaylaştırmak adına bana şunu söyledi. Evet iki alternatif görünüyor, iki grupta sana bu rauntu kazandırmak için var. Birinde ringde fazla kalacaksın, ardından yeni maçı çıkarabilir misin. En çok sevdiğin kişi için böyle bir karar vermen gerekse, sen hangi kararı alırdın ? Uzun bir süre düşünmeme gerek yoktu bunun için.

Ve o gün ilk girdiğim yoldan, ayrı bir yola döndüm… Karar benimdi. İçim de huzurlu.

Tedavim süresince, tedavinin getirdiği her türlü düşüşü ben de yaşadım. Ama bunları hastalığımın değil, iyileşme sürecimin gerekleri olarak görmeye çalıştım ve moralimi yüksek tutmaya gayret ettim… İsyan mı, şikayet mi, kendini aciz ya da kurban gibi görmek mi, asla…

“Bu roldeysen şimdi rolünün gereğini yap, alman gerekenleri al ve sahneni başarıyla tamamla” diyordu iç sesim. Her şeyin bir sebebi var, bu sadece bir sonuç ! Hastalık durumu bana söylendiğinde ilk aklıma gelen şuydu, neyi eksik bıraktım kendimde, neyi sindiremedim yaşamda içime.  Çünkü bana göre hastalıklar iyileşmeyi bekleyen sendromlarla bizi uyarır ve gerçek bir iyileşme ancak içerde başlar…

“Rolünü oyna ama ona kendini kaptırma” terminleri ile yaşam rehberim olan hocam, Prof. Stefano D’ Anna öğretileri ve yaşam felsefesi bu dönemimin de iyikisiydi.

Karın bölgem yaşam bölgemdi. Bağırsaklarım, üreme organlarım hepsini kıskacına alan yengeç aslında benimle konuşuyordu… İçime sindiremediklerimin, örselenmiş duygularımın maddeleşmiş haliydi yengeçlerim…Kendimi ve duygularımı gözlemlemek için yazdım, nefes ve sanat terapisi ile dengede kalmaya çalıştım…

Düşman olmadım hiçbir zaman yengeçlerime. Hatta zaman zaman konuşarak barış teklif ettiğim zamanlar da oldu J “Sen güçlüsün bunu da aşacaksın”… Yaşamda güçlü olmak ve güçlü durmak, sizi aldığınız her rolde ayakta tutmaya yarıyormuş bunu anladım…

Kabullendim, direnmedim, ağladığım zamanlar da oldu elbet, ancak isyan asla… Yengeçlerle savaşmak mı, bu savaşmak değildi bana göre, çünkü savaşta ağır mağlubiyetlerde mümkün. Bu uzun bir barış süreciydi… Kendimle ve yengeçlerimle

Aciz ya da kurban rolüne bürünen bir hasta gibi davranmak, her zaman tehlikeli bir rol hele yengeçleriniz varsa…

“Her tuzakta hayır ben aciz değilim, kurban da değilim, ben öğrenciyim ve iyileşme sürecindeyim” diye teselli ettim kendimi. En zor anlarda gülümsedim içimde…

Aşkla işine bağlı tıp insanların arasında teslimiyet duygusuyla, sonuç her ne olursa olsun daha az riskli olanı seçtim… Gönlünü yol yapan, sevgiyle işine yüreğini koyanları… Mekanikleşen bir sistemin içinde, gözlerindeki ışığı kapamamış, hala kalp atışları duyulanlar, onlar iyiki var…

Sonuç mu?

Yengeçlerim benimle Sevgili Doktorlarım aracılığıyla barış imzaladıJ

Yapılan ameliyat oldukça başarılı bir temizlik operasyonuydu ve Kemoterapi sonrası son durum “STABİL”…

Ancak biliyorum ki, kendimizi sevmekten vaz geçer, kendimizle barışık kalmayı başaramazsak, olumsuz duygularımızdan özgürleşemezsek, yeni yengeçler ziyaretçi olabilir. Çevrenizde sevgi seli olsa bile, bu yolda yine de yalnız olduğunuzu hatırlamak da ayrıca yarar var. Anlaşılmayı çok da beklememek lazım sanırım bu süreçte, çünkü kendi yaşadığımızı sadece biz anlayabiliriz, o bile tam mümkün değilken başkalarını bizi anlamıyor diye suçlamak da yersiz bir düşüş olacaktır… Ancak yine de iyi bir yönü var bu hastalığın, hayatımızdaki gereksiz ve sahte kalabalıktan uzaklaşmak ve moralde kalmak.

Olumsuz olabilecek yeni bir süreci artık düşlemek istemiyorum…

Yengeçler aslında bakıldığında “ hep ileri komutu veriyor” ve temizlenseler de uzun süre kendilerini hatırlatıyor ve aslında şunu söylüyorlar.

“Kendini daima sev, iradeni iyi yönde kullan. Kendini erteleme. Yaşamayı seçtiysen, kıskacıma düşme, koş ve her zaman kendine daha fazla koşabileceğini söyle” …

Bu vesileyle yaşamımda iyiki varsın’ız dediklerime, yolları tıptan, gönülleri sevgiden geçen Meslek aşkını onuruyla taşıyan Doktorlarıma teşekkür ediyorum….

Sevgi ve Şifa ile, “Şifa için var olun”.

Evren Balgöz

*

Prof. Dr. Gökhan Akbulut,

Dr. Mehmet Gökçü ve

Ekibinde yer alan Tıp temsilcileri

Dr. Tibet Koyuncu

Doç. Dr. Özlem Sönmez

Doç. Dr. Çağatay Arslan

Dr. Pınar Balgöz Ergül

Dr. İsmail Özsan

Dr. Lerzan Adıgüzel

Doç. Dr. Erol Ergüler

« Önceki Yazılar