Cömertlik ve İncelik

Tarihi Kanıtlar: Uzun yıllar gizli kalmış, Türk insanının cömertliğini ve inceliğini gözler önüne seren olağanüstü bir hikaye!

1847 yılında, İrlanda’da büyük bir kıtlık yaşanmaktadır. Osmanlı Sultanı Abdülmecid Han, İrlanda’da yaşanan kıtlığın vahametini kendisine hizmet etmekte olan İrlandalı doktorundan öğrenir. Doktor, Sultan’dan halkı adına yardım ister. Aldülmecid Han, yardım talebini olumlu karşılar ve İrlanda’ya 10 bin Sterlin göndermeye karar verir.

Ancak Kraliçe Victoria’nın İrlanda’ya yardım için 2 bin Sterlin gönderdiğini öğrenir. Diplomatik nezaket gereği, Kraliçe’nin bağış miktarından daha fazla bağışta bulunmak istemez. Bu nedenle para bağışını sembolik bir miktarda tutmayı ve esas yardımını gizlice göndermeyi uygun bulur.

Osmanlı Sultanı, 31 Mart 1847’de Dublin Kalesi’ne 1.000 Sterlin gönderir. Sultan’ın esas yardımı olan 3 gemi dolusu tahıl ise 10-14 Mayıs 1847’de Drogheda’ya ulaşır. The Drogheda Independent gazetesinde yer alan habere göre, gemilerden ikisi Selanik’ten, üçüncüsü ise Stettin’den yola çıkmıştır.

Yerel bir tarihçi olan Brendan Matthews, tarihi olay ile ilgili yaptığı araştırmada Sultan’ın yardımı gizlice yapması nedeniyle Drogheda Limanı nakliye kayıtlarında ilgili belgelere ulaşamadığını bildirmiştir.

17 Nisan 1847 Pazar günü İrlanda’nın ulusal gazetesi London Times’ta, Osmanlı Sultanı Abdülmecid Han’ın cömertliği ile ilgili olarak kaleme alınan bir haber yayınlanmıştır.

İrlandalı’lar Drogheda United futbol kulübünün armasında ve şehirdeki birçok yapıda Türk hilal ve yıldızına yer vererek zor zamanlarında yardımlarına koşan Türk dostlarına şükranlarını sunmaktadırlar.

Tarihin gizli sayfalarında kalmış olan bu olağanüstü öykünün ortaya çıkması sonrasında, 1995 yılında, “Türk insanının cömertliğinin hatırlanması ve takdir edilmesi” adına hazırlanan bir levha Drogheda valisi Alderman Godfrey’un ve Türkiye Büyükelçisi Taner Baytok’un katıldığı törenle asılmıştır.

Kaynaklar : Drogheda IndependentIrish Central Aramco World

http://www.olaganustukanitlar.com

Simit

Çıtır çıtır bir simit. Sıcacık, dumanı üstünde. Tablaların üzerinde, fırınların camekânında…Ne düşündürür, ne hissettirir size?

Kimi zaman sıcacık dost meclislerinde bir bardak çayla yaren olur; kimi zamansa şirin bir çocuğun ellerini süslerler, sokakta, parklarda. Bazen denizi seyretme keyfine ortak, bazense simitçi çocuğun akşam eve götüreceği nafakasına sermayelik ederler.

Ben simitlere biraz buruk bir mutlulukla bakarım daima. Her simit içimi bir hoş eder ama sonra gülümsetir yeniden beni. Alır yıllar öncesine götürür ve o günü yeniden yaşatır.

Güzel bir eylül günüydü. Güneş pırıl pırıl havada bir pastırma yazı sıcağı… Yeni atandığım okuluma gidiyorum. Yüreğim kıpır kıpır, heyecanlıyım. Bu heyecan geleceğin ne getireceğinin bilinmemesinden mi, yeni bir ortama girmekten mi bilmiyorum. Sanırım en fazla da öğrencilerimi merak etmemden kaynaklanıyor.

Her sene bu hali yeniden yaşarım ben. Her öğrencim ayrı bir dünyadır bence. Ben de bu yüzlerce dünyayı keşfe çıkan kaşif. Her birini keşfetmeli ve kayıp hazineleri gün yüzüne çıkarmalıyım diye düşünüyorum. Belki de bundandır yüreğimin küt küt atması.

Yeni okulum minicik, iki katlı, pembe bir okul. Öğrencilerin çoğu taşımalı olarak gelen köy çocukları. Aynı köyün çocukları aynı servisten telaşla iniyorlar. Tatlı bir gürültü almış başını gidiyor. Belli onlar da benim gibi heyecanlı, hepsi cıvıl cıvıl, kıpır kıpır. Yerlerinde duramıyor, kaplarına sığamıyor afacanlar. Ama ne güzel hepsi de mutlu!

İlk dersim altıncı sınıflara… Dersin başlangıcı tanışma. Bütün öğrenciler teker teker kendilerini tanıtıyorlar sınıf arkadaşlarına. Hepsinde bir büyümüşlük edası… Öyle ya artık altıncı sınıf oldular. İdealleri, hayalleri artık daha yetişkince.

Aradan günler geçiyor. Sınıf birbiriyle iyice kaynaşmakta. Sınıfta pek çok şey her an değişiyor. Yeni yeni arkadaşlıklar kuruluyor. Arkadaş grupları bile şimdiden oluştu. Hepsi halinden oldukça memnun. Biri hariç: Çiçek

Çiçek sınıfın en arkasında en arka sırada dipte oturuyor daima. Adeta duvarla bütünleşmiş gibi. Dikkat etmesem onun sınıfta olmasını fark etmeyeceğim bile. Bu yaşıtlarına göre oldukça çelimsiz, solgun yüzlü, çekingen bir çocuk. Üstü başı perişan. Arkadaşlarının aksine adeta sınıfa ait değilmiş gibi görünüyor. Sanki zorla getirtilmiş, zoraki oturtulmuş o sıraya.

İlk günden beri gözlemliyorum onu. Kayıp bir dünya gibi hep yalnız. Sınıfta, teneffüste, hatta taşımalı geldiği serviste. Fark ettirmeden izliyorum ama hep başladığım yere varıyorum: O yine yalnız. Diğer çocuklar acımasızca dışlıyor onu. Yalnızlığa itiyor, ama ona ne denli zarar verdiklerinin farkına bile varmıyorlar. O yaklaşmaya çalıştıkça mıknatıs gibi itiyor, onu daha da yapayalnız bırakıyorlar.

Ona ulaşmam lazım. Bu yalnızlığın sebebini bulup sorunu çözmem lazım. Ona ulaşmak için önce konuşmayı deniyorum, olmuyor. Sanki demirden bir kafeste. Beni içine almıyor. Yalnızlığına kimseyi ortak etmiyor. Belki de etmek istemiyor.

Sonra diğer çocuklarla konuşuyorum. Onun hikâyesini köylüsü bir kız anlatıyor bir çırpıda: “Öğretmenim! ” diyor. “Onun babası çalışmaz, her akşam içer içer gelir. Çoğu kez de anasını, çocukları döver. Hatta birinde dövdü de Çiçek’in gözüne illet geldi. Ondan aktı sol gözü. Onlara bizim köylü bakar, fitreyi, sadakayı, zekâtı babasından gizli verirler anasına.”

Sonunda anlıyorum Çiçek’in derdini, ezikliğini; değil konuşmak gözlerini bile benden kaçırmasının hikmetini. Tüm bu yaşadıklarının üstüne bir de arkadaşlarının aldırmazlığı hepten solduruyor demek ki Çiçek’i. Hâlbuki onun dipdiri olması, toprağa tüm kökleriyle sımsıkı sarılması ve güneşe ulaşması lazım ama her şeyden önce Çiçek’e bir can suyu lazım (!)

Sorun belli oldu, sıra çözümde. Onu karanlık dünyasından çekip almalı, hayatın içine katmalı, diğerleri ile kenetlenmeli ve yalnızlık girdabında kaybolmasına izin vermemeli.

Okulun panosunu süsleme görevi Çiçek’in. “Göreyim seni Çiçek, bu panoyu çiçek gibi düzenle bakalım.” Bu görevle Çiçek dışarı, bense çocukların yüreklerinden içeri. Çocuklarıma onu anlattım o ders. O gün dersimiz Türkçeydi ama konumuz insanlık ve insan olmanın gereği. Yaşadıklarını, yalnızlığını, ona nasıl ve neden yardımcı olmamız gerektiğini ben anlattım arkadaşları dinledi. Önce kavrayamadılar belki, çocuktular çünkü. Ama sonunda yüreklerinin iyi yanı baskın geldi ve onlarda inandı bana. Çiçek’e bir can suyu olmamızın gerektiğine dostluk için insan olmanın onuru için…

Artık benim haylazlarla güzel bir oyun oynuyoruz: Çiçek’e destek olma oyunu. Ona fark ettirmeden onu yüreklendiriyoruz hep beraber. Yaptığı güzel şeyleri destekliyor, takdir ediyor, sıkıntılarını paylaşıyoruz. Kızlar grubu da artık bir kişi daha fazla olarak geziyorlar teneffüslerde. Ne güzel 6-E sınıfında yalnız kalan tek şey: yalnızlığın ta kendisi !..

Ve o gün nöbetçi olduğum bir gün çocuklar sağımda solumda koşturup duruyorlar. Onları seyretmek hoşuma gidiyor. Gözlerimizin önünde büyüyorlar. Gün gelecek karşıma bir öğretmen, bir doktor olarak çıkıp gelecekler diye düşünürken dalmış gitmişim. O an arkamdan gelen cılız bir sesle irkildim : “Öğretmenim !” Döndüm baktım Çiçek (!) benim nazlı Çiçek’im gülümsüyor. Elinde bir simit…

“Hayrola Çiçek bir şey mi var? ” diye sordum.

“Öğretmenim bunu sizin için almıştım,” dedi ve elindeki simidi uzattı bana. Şaştım. Bir an kala kaldım. Belki de altı yıl boyunca bir kez bile simit alamayan bu çocuk bana kendince en kıymetli, en özel olan şeyi getirmiş bana sunmuştu. Baktım almasam kırılacak, çaresiz aldım. Koşar adım uzaklaştım oradan. Boğazıma bir şeyler oturmuş, gözyaşlarıma söz dinletemez olmuştum. Ağlıyordum ve onun bunu görmesini istemiyordum.

Şunca yıllık öğretmenim, yıllardır öğrencilerime pek çok şeyi ben öğrettim ama bu gün Çiçek benim onlara öğrettiğimden çok daha fazlasını, çok daha önemli bir şeyi öğretti: Sevginin gücünü, sevmenin her şeyin üstesinden gelebileceğini ve sevginin bir simitle bile olsa gösterilebileceğini!..

Ben ona yüreğimi verdim ona can suyu olsun diye. Solmaktan kurtuldu, hayata dal budak saldı.

O bana hayata simit sıcaklığında, simit tadında bakabilme ayrıcalığını verdi.

Unutmayın, bazen sıcacık bir gülüştür sevgi…

Bazen sımsıkı bir sarılış…

Bazen de bir simit…

DERYA AKGÜN
Cumhuriyet İlköğretim Okulu
Türkçe Öğretmeni

Yeniden Doğuş Deneyi

William James’in sorunları vardı, gerçekten kötü sorunlar. Varlıklı ve toplumda önde gelen bir ailede doğmuştu, ama daha doğuştan hayatını tehdit eden sağlık sorunları vardı:

Bir göz hastalığı, çocukken geçici körlük yaşamasına neden olmuştu; ciddi bir mide sorunu nedeniyle aşırı kusuyordu, bu nedenle çok sert ve çok duyarlı bir diyet uygulaması gerekiyordu; iyi duyamıyordu; sırt ağrıları o kadar ciddiydi ki çoğu günler oturamıyor, ayakta duramıyordu.

William sağlık sorunları nedeniyle yaşamının çoğunu evde geçiriyordu. Pek arkadaşı yoktu, iyi bir öğrenci değildi. Günlerini resim yaparak geçiriyordu. Bu sevdiği ve yaparken kendini iyi hissettiği tek şeydi.

Ne yazık ki kendisinden başka iyi resim yaptığını düşünen yoktu. Yetişkin biri olduğunda kimse resimlerini satın almadı. Ve yıllar geçtikçe, zengin bir iş adamı olan babası tembelliği ve yeteneksizliği nedeniyle onunla alay etmeye başladı.

Bu arada erkek kardeşi Henry James dünya çapında ünlü bir yazar olmuştu, kız kardeşi Alice James de yazar olarak iyi para kazanıyordu. William ailenin beceriksizi, kara koyunuydu.

Genç adamın geleceğini kurtarma girişimiyle, babası iş ilişkilerini kullanarak onu Harvard Tıp Fakültesi’ne kayıt ettirdi. Bunun son şansı olduğunu da söyledi. Bunu da mahvederse, onun için umudu kalmayacaktı.

William, Harvard’da kendini asla huzurlu ve evinde hissetmedi. Tıp ilgisini çekmiyordu. Zamanının çoğunu kendini bir sahtekâr gibi hissederek geçiriyordu. Kendi sorunlarının üstesinden gelemiyorsa, başkalarına nasıl yardım edebilirdi ki? Psikiyatri bölümünde geçirdiği bir günün ardından günlüğüne, hastalarla doktorlardan çok daha fazla ortak noktası olduğunu yazdı.

Aradan birkaç yıl daha geçti ve William babasının onayı olmadan tıp fakültesini bıraktı. Babasının öfkesiyle boğuşacağına evinden uzaklaşmayı tercih etti. Amazon Yağmur Ormanlarına yapılacak bir keşif gezisine yazıldı.

1860 yılıydı ve kıtalararası yolculuklar zor ve tehlikeliydi. William Amazon’a kadar gidebildi ve gerçek hikâye orada başladı. Kırılgan sağlığı şaşırtıcı biçimde buraya kadar dayandı. Ancak daha keşif gezisinin ilk günü suçiçeğine yakalandı ve neredeyse ormanda ölüyordu. Ardından sırt ağrıları geri döndü ve William yürüyemez oldu. Suçiçeğinden güçsüz düşmüş ve bir deri bir kemik kalmış, sırtı nedeniyle hareket edemeyen William, Güney Amerika’nın ortasında yalnız kaldı (diğer kaşifler yola onsuz çıktılar), eve nasıl döneceğini bilmiyordu ve bu aylar sürecek yolculuk onu nasıl olsa öldürecekti. Ama bir şekilde New England’a ulaşabildi ve orada hayal kırıklığı zirveye ulaşmış olan babası tarafından karşılandı. Genç adam artık o kadar da genç değildi, otuzuna yaklaşmıştı, hâlâ işsizdi, neye el atsa başarısız olmuştu, ona sürekli ihanet eden bedeninde düzelme emaresi yoktu. Ona verilen tüm fırsatlara ve sahip olduğu tüm avantajlara karşın hayatındaki her şey dağılmıştı, sabit kalan tek şey ıstırap ve hayal kırıklığıydı sanki. William derin bir depresyona girdi ve intihar etme planları yapmaya başladı.

Bir gece, filozof Charles Peirce’in kitabını okurken küçük bir deney yapmaya karar verdi. Günlüğüne bir yıl boyunca yaşamında her ne olursa olsun yüzde yüz kendisi sorumluymuş gibi davranacağını yazdı. Bu sürede, başarısızlık ne kadar kesin gözükse de koşullarını değiştirmek için elinden geleni yapacaktı. Bu bir yıl içinde hiçbir şey düzelmezse, içinde bulunduğu koşullara karşı kesinlikle güçsüz olduğu kanıtlanmış olacaktı ve o zaman hayatına son verecekti.

William James dediğini yaptı ve Amerikan psikolojisinin babası oldu. Kitapları onlarca dile çevrildi ve neslinin en önemli entelektüellerinden/felsefecilerinden/psikologlarından biri olarak saygı gördü. Harvard’da ders verdi ve dersler vererek ABD ve Avrupa’nın büyük bölümünü dolaştı. Evlendi, beş çocuğu oldu. William James bu küçük deneyine daha sonra “yeniden doğuş” adını takacak ve hayatında gerçekleştirdiği her şeyin primini ona verecekti.

Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı/ Mark Manson

Hayatı Değiştiren Cümle

Kanadalı ünlü doktor William Osler, Montreal’de Tıp Fakültesi’ne devam ettiği yıllarda derslerinde başarılı olamayacağını, iyi bir doktor çıkamayacağını düşünüp üzülüyordu. Doktor oldu aynı üzüntü ve endişeler kendisinde devam etti.

Ancak bir gün İngiliz tarihçi Thomas Carlyle’den okuduğu bir cümle onun tüm hayatını değiştirdi. Öldüğü 1919 yılına kadar tüm dünyanın adını saygı ile andığı bir doktor olmasını sağladı.

William Osler’in hayatını değiştiren cümle şu idi :

Bizim hayatımızdaki en önemli işimiz belli belirsiz, puslu şekilde uzaklarda bulunan şeyleri görmeye çalışmak değil, gözümüzün önünde apaçık halde duran şey için ne yapacağımıza karar vermektir.

Alıntıdır

Masai’nin Öyküsü

Masai Richard Turere, ufak bir Afrika köyünde yaşıyordu. Ailesi hayvan yetiştiricisiydi ve köyün en büyük derdi; “sermayelerini (hayvanlarını) yiyen aslanlardı.”

12 yaşındaki bu küçük çocuk aslanları korkutmak için konan lambaların ancak hareket halinde iken ve yanıp söndükleri zaman işe yaradığını fark etti. Elektroniğe olan merakı ile kendi kendine öğrenerek, evdeki radyonun parçalarından da yararlanarak, bir güneş paneli, araba aküsü ve
motosiklet göstergesinden oluşan basit bir sistem geliştirdi. Belirli aralıklarla yanan sönen ışık düzeneği kurdu. Alet işe yaradı ve aslanları kaçırdı. Kısa sürede bu düzenek Kenya’nın tüm köylerine yayılarak, Masai’nin “Aslan Lambaları” adı altında kullanılmaya başlandı.

Alıntıdır

30 Ağustos 1922/ Zafer, Türk Ordusunun

Yunan işgal kuvvetlerini Anadolu’dan kesin olarak atmak için 26 Ağustos 1922 sabahı başlatılan Büyük Taarruz büyük bir başarıyla ilerledi ve 30 Ağustos günü Atatürk’ün bizzat idare ettiği Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Türk ordusu kesin bir zafer elde etti. Sonraki günlerde bozguna uğrayarak İzmir’e doğru kaçan Yunan ordusu takip edilerek işgal altındaki şehirler birer birer geri alındı ve düşman 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize döküldü.

Atatürk, Büyük Zafer’in tarihi önemini 1924 yılında Dumlupınar’ da Şehit Asker Anıtı’nın açılışı nedeniyle yapılan törende şöyle dile getirir :

Efendiler! Milletimiz, egemenliğini eline aldığı gün en karanlık yoksulluğun, en derin uçurumun kıyısında idi. Bütün güçleri yıpranmış, bütün savunma araçları elinden alınmış, kutsal varlıkları saldırıya uğramış, pek acıklı bir durumda idi. Bütün bunlara rağmen varlığını ve istiklâlini kurtarmaya karar verdi. Bu kararında başarı sağlayabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket seçmesi gerekiyordu. Efendiler, o hedef burasıydı. Amaç olan başarı, burada kazanılan zaferdi.

Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son safhası olan 30 Ağustos Savaşı, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturur. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk Milleti’nin burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yeni bir yön vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum.

Hiç şüphe etmemelidir ki, Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırılmış oldu. Sonsuz hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, gökyüzünde uçan şehit ruhları, devlet ve Cumhuriyetimizin sonsuz koruyucularıdır.

365 Gün Atatürk Takvimi

Kırlangıç🍂

752E1790-19F0-4D10-8DBB-7A973FE473B5.jpeg Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş. Penceresinin önüne konmuş, bütün cesaretini toplamış, röfleli tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra… Küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş.
Tık…Tık…Tık.

Adam cama bakmış. Ama içeride kendi isleriyle uğraşıyormuş. Bir meşgulmüş, bir meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç!

Heyecanlı kırlangıç, telasını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış:

– Hey adam! Ben seni seviyorum. Nedeni’ni, niçin’ini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum. Bugün cesaret buldum konuşmaya. Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al. Birlikte yaşayalım.
Adam birden parlamış.
– Yok daha neler?
– Durduk yerde sen de nereden çıktın şimdi? Olmaz, alamam! demiş. Gerekçesi de pek sersemceymiş:
– Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?
Kırlangıç mahcup olmuş. Başını önüne eğmiş. Ama pes etmemiş bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş, gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş.
– Adam, adam! Hadi aç artık şu pencereni. Al beni içeri! Ben sana dost olurum. Hiç canını sıkmam. Adam kararlı, adam ısrarlı:
– Yok, yok ben seni içeri alamam demiş, lafı kısa kesmiş:
– İşim gücüm var, git başımdan!

Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş:
– Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç su pencereyi al beni içeri. Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım. Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım. Pişman olmazsın, seni eğlendiririm. Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın! Yalnızlığını paylaşırım demiş.
Bazıları, gerçekleri duymayı sevmezmiş. Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş. Pek bir sinirlenmiş.
– Ben yalnızlığımdan memnunum demiş.
Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş. Düpedüz kovmuş. Kırlangıç, son denemesinden de başarısızlıkla çıkınca, basını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş. Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş:
– Hay benim akılsız başım demiş.
– Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim ki? Simdi böyle kös kös oturacağıma, keyifli vakit geçirirdik birlikte.
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş. Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş:
– Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir. Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim.
Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş. Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş. Ama… Onunki hiç görünmemiş! Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna.
Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış. Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş. Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:
– Kırlangıçların ömrü altı aydır…

Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer ve değerlendiremezseniz uçup gider. Hayatta bazı insanlar vardır, sadece bir kez karsınıza çıkar, değerini bilemezseniz kaçıp giderler. Ve asla geri gelmezler.
Dikkatli olun…
Farkında olun…
Ve bir düşünün bakalım:

– Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?🦋

« Önceki Yazılar Recent Entries »