En Zor Yarış

Derek Redmond, Barcelona’da 1992 yılında gerçekleşen olimpiyatlarda 400 metre elemeleri için yarışacaktı. İlk turu en yüksek dereceyle koşmuş ve çeyrek finale oldukça iddialı ve formda girmişti. Aynı dereceyi bir kez daha koşunca Redmond’ın hayalleri ile arasında sadece bir tur kalmıştı.

Yarı final başlamak üzereydi. Stattaki kalabalık heyecanla beklerken, atletler bir bir tanıtılıp yerlerini aldı.
” Redmond harika bir start aldı ” diye başladı spiker, ” oldukça hızlı gidiyor !”

İlk 150 metre tamamlanmıştı birden bir ses duyuldu. Bu ses bacağından gelmiş olamazdı. Fakat akabinde arka adalesinde korkunç bir ağrı hissetti Derek. Yarışa devam edemiyordu.

Buraya kadar gerçekten moral bozan üzücü bir hikayeydi yaşanan hikâye… Ancak bundan sonrası ise yıllar geçse de unutulmayacak bir kahramanlık öyküsüne dönüşecek ve tarihe geçecekti.

O an kendisine doğru gelen sedyeyi gördü. “Artık her şey bitti diye düşündü ! ” Ancak yenilmiş olamazdı.
Birden tüm gücünü kullanarak kalktı. Asla pes etmeyecekti ! Gözünü finish çizgisine dikti. Tek ayağı üzerinde sekerek yarışa devam etmeye başladı.

Gerçekten bacağı çok ağrıyordu. Yardım gerekiyordu. Ve birden o yardım geldi. Omzunda bir el hissetti. Başını çevirince bir anda tribünlerde yarışı izleyen babasını yanında gördü.

Baba daha fazla dayanamamış oğlunun yanına gelmişti. Derek’e önce, yarışa devam ederse bacağına zarar vereceğini, bu nedenle devam etmek zorunda olmadığını söyledi . Derek ise kararını çoktan vermişti, bu yarış bitmeliydi !

” Buraya kadar birlikte geldik oğlum, her türlü güçlükle birlikte savaştık, o zaman bu yarışı da birlikte bitirmeliyiz !” dedi.

Baba ile oğul, omuz omuza verdiler ve yarışı birlikte bitirdiler. O anı anlatmak için kelimeler yetersiz kalıyordu. En güzeli o görüntüleri bulup bir kez daha izlemekti. Tıpkı statta o gün, 65.000 kişinin cesaretin ve adanmışlığın örneği olan o anı ayakta alkışlayarak izlediği gibi !


Bach’ın yeniden dönüşü

Felix Mendelssohn, eşi Cecile Jeanrenaud’un ısmarladığı eti almak üzere Leipzig’deki küçük mütevazı evinin yakınındaki kasaba uğrar.
Kasap ile uzun zamandır arkadaştır.
Kafası notalarla dolu bir halde, arkadaşı eti hazırlarken dalgın dalgın onun hareketlerini izler. Kasap, işini bitirince eti bir kâğıda sararak, Mendelssohn’un eline verir.

Yağmurlu bir gün olduğu için paketi koltuğunun altına sıkıştıran genç müzisyen, şemsiyesini açar ve evine yollanır.

Eşi Cecile, kapıyı açar açmaz Mendelssohn’un elinde göremediği eti sorar :
” Felix, ısmarladığım eti almayı yine mi unuttun?”
Felix, bir taraftan şemsiyesini kapatmaya çalışırken, koltuğunun altına sıkıştırdığı eti birden düşürür. Cecile eti alıp tezgâhın üzerine koyar ve paketi açmaya başlar.

Mendelssohn’un gözü bir anda paket kâğıdına takılır. Üzeri bir sürü notalarla doludur. Daha ilk bakışta bunun önemli bir kâğıt olduğunu anlamıştır. Eşine hemen durmasını söyler. Kâğıdı alır ve incelemeye başlar. Notaları okur ve kafasında canlandırır.

Birden çığlık atar :
” Bu…Bu Bach’ın yazdığı bilinen, ama asla ortaya çıkarılamamış ünlü Aziz Matta Passion’u !”
” Yani? ” der Cecile bir şey anlamayarak.
” Düşünebiliyor musun, yıllardır kayıp olduğu sanılan ünlü Passion bu !” Benim hemen gitmem gerek !

Koşarak kasaba döner. Etleri sardığı kâğıtları nereden bulduğunu sorar.
Kasap kayıtsızca yukarıdaki depoda bunlardan daha çok olduğunu söyler.

Felix, bayılacak gibidir. Hemen yukarı çıkarlar ve ne kadar kâğıt varsa hepsini alır. Müthiş bir heyecanla eve döner, Bach’ın eserlerini notaya geçmeye başlar.

İşte müzik tarihinde Bach’ın yeniden dönüşünü sağlayan ünlü Felix Mendelssohn bu kişidir.
Jacob Ludwig Felix Mendelssohn artık tam bir müzik araştırmacısı ve bestecisidir. Sadece müzik adamı değil, donanımlı bir sanatçıdır da aynı zamanda… İyi bir ressamdır, edebiyat konusunda çok yetkindir. Besteciliğinin yanında piyanist, viyolonsel sanatçısı ve org ustasıdır. Piyano için yazdığı eserlerin birçoğu neredeyse unutulmuştur, ancak hâlâ düğün salonlarını süsleyen ünlü eseri hemen her gün dünyanın çeşitli yerlerinde çalınmaya devam ediyor.


Lambalı Kadın

Başarımı şuna borçluyum :
” Hiçbir zaman ne bahane sundum, ne kabul ettim.” bu sözler modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale’e aitti.

Bir zamanlar İtalya’da tatil yapan İngiliz bir çiftin bebeği oldu. Kızlarına doğduğu güzel şehrin ismini verip, adını Florence koydular.

Florence seyahat etmeyi, matematiği, bilimi ve bilgi toplamayı severdi. Ne zaman yeni bir yere gitse, orada kaç kişinin yaşadığını, kaç hastanenin olduğunu ve şehrin ne kadar büyüklükte olduğunu not ederdi.

Sayıları severdi.
Hemşirelik eğitimi aldı. O kadar başarılı oldu ki hükümet onu yaralı askerler için ayrılan bir hastaneyi yönetmek üzere Türkiye’ye gönderdi.

Florence hastaneye gider gitmez, bulabildiği her türlü veriyi toplamaya ve incelemeye başladı. Askerlerin çoğunun yaraları yüzünden değil, hastanede kaptıkları enfeksiyonlar ve hastalıklar nedeniyle öldüğünü keşfetti.

“Bir hastanede yapılması gereken ilk iş, hastaya zarar vermemektir” dedi.

Hastanede çalışan herkesin sık sık ellerini yıkayıp her şeyi temiz tuttuğundan emin oldu. Geceleri dolaşırken bir lamba taşır, hastalarla konuşur, onlara umut verirdi .

Onun sayesinde pek çok asker sağ salim evine döndü. Florence, “Lambalı Kadın ” olarak tanındı.

-Alıntı-


Sessizlik Odası

SESSİZLİK ODASI

Dünyanın en sessiz yeri Steven Orfield tarafından oluşturulan bu oda.Burada ses düzeyi -9 desibeldir.Bu odada kimse 45 dakikadan fazla kalamadı. Belli bir süre sonra kalp atışınızı damarlarınızdaki kanın akışını bağırsaklarınızın seslerini duyuyorsunuz.Esas işin kötü yanı 25. dakikadan sonra sessizlik nedeni ile iç kulaktaki denge merkezi devre dışı kalıyor ve ayakta duramıyorsunuz oturmak zorundasınız sessizliğin gücü bu, insan garip bir varlık.


3. Acil Hizmetlerde Yeni Nesil Teknolojiler Sempozyumu

2015 yılından itibaren Acil Hizmetler alanında dünyadaki gelişmeleri yakından takip amacıyla Acil Afet Ambulans Hekimleri Derneği (AAHD) olarak bilimsel toplantılar düzenliyoruz. Bu yılda DEÜ Yönetim Bilişim Sistemleri Bölümü ile birlikte ” 3. Acil Hizmetlerde Yeni Nesil Teknolojiler Sempozyumu ” nu 29 Kasım 2018 tarihinde gerçekleştireceğiz. Katılım ve kayıt için http://www.acilteknolojileri.com adresini ziyaret edebilir veya webinar aracılığı ile internetden canlı olarak izleyebilirsiniz. Unutmayın ” Geleceğin Teknolojileri Geleceğimizi Belirleyecek ” .

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.


15 cent

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu. Çocuk sordu:
“Çikolatalı pasta kaç para?..”
“50 cent!..”
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
“Peki dondurma ne kadar? ”
“35 cent” dedi garson kız sabırsızlıkla.. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu…
Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki..
Çocuk parasını bir daha saydı ve “Bir dondurma alabilir miyim lütfen ?” dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi.

Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti.

Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent duruyordu !


Duygusalım, bugün 10 KASIM, dimağların durduğu, dillenen her sözde sadece tek bir kelimenin yankılandığı gün…

Bir insanı görmeden sevmenin özet günü. Bu sebepledir ki yazılan her bir kelam ona ithaf oluyor. Gözler yaş içinde kalarak kelimeler dolduruyor satırları. Yazıyorum sesleniyorum satırlarımda beynimde tek bir kelime yansıyor:

‘Olmasaydın Olmazdık’.

Ne şanslı bir ulusuz ki bize bahşedilen bir hediyenin haklı gururunu yaşıyoruz. Ne şanslıyız ki bugün bir kadın olarak onun açtığı yolda dizelerimizi satırlarımızı dökebiliyoruz kağıtlara, ne şanslıyız ki renklerimiz ile boyayabiliyoruz tuvallerimizi. Ve ben ne şanslıyım ki o renkler bana yıllar önce Askeri İdadi’nin bahçesinde resim yapabilme onurunu bahşediyor. Aslında ben O’nun açtığı eğitim yollarının tam bir genetiğiyim, aslında Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yeteneklerine göre insanlara yol açan o büyük ruhun. Rahmetli anneciğim de cumhuriyet kadınlarından biri idi ve resim yeteneği ile yurtdışında eğitim alması için seçilen kadınlardan biri. Yıllar onu farklı yerlere yönlendirse de bir öğretmen olmanın gururu ile devam etti hayatına, ama O’nun bıraktığı ressamlık günlerinin izlerinde ve Atam’ın açtığı yolda ben eriştim bu lütufa.

Hayat sizi olması gerektiği yere doğru çeker derler. Eğer Annem Atamızın açtığı yolda resim eğitimi almasaydı ben de sanırım bu kadar cesurca vuramazdım fırçalarımı tuvallere ve yaratamazdım kendi özgün tablolarımı… Resimde dillendiremediklerimi şiirde, şiirde dillendiremediklerimi resimlere anlatamazdım. Yazılar ise bütünlüğümdü her zaman.

Duygusalım, bugün 10 KASIM… Bir insanı hiç görmeden minnetle bağlı olunan yıllarca hiç eksilmeden saat 9:05’de onun için saygı duruşunda bulunulan. Gözlerde yaş yürekte özlem ama onun gibi dimdik duran bir milletin çocuğu olmaktan …

Onun ilk portresini anlatabilirim bugün sizlere ve bunu bir kadın ressamın yaptığını, Türk resim sanatı için durmadan didinen çalışan bir ressamın… Kadının adı olmadığı bir dönemde yetenekleri ile var olan, yoğrulan ve nice başarılı ressamlar yetiştirmek için hayatını adayan bir kadın ressam.

Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişte yaşamış, sanat adına büyük mücadeleler vermiş bu öncü sanatçı ilk kadın ressamlarımızdan, Mihri Müşfik Hanım.

Ülkemizde çağdaş resim çalışmalarını ilk başlatan kadın ressam. Özellikle portreleri ile tanınmıştır. Eğitimine İstanbul’da başlamış, Roma ve Paris’te devam etmiştir. O resme gönül vermiş ve bir dönemin anlatıcısı olmuştur resimleri ile …

1886 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Mihri Müşfik Hanım, iyi ve aydın bir ailenin bir ferdi olması neticesinde edebiyat musiki ve resim dersleri aldı. Resim, hayatını belirleyen renkleri ile onu kendine doğru çekti. Döneminde yaptığı bir resmi, sultan Abdülhamid’e takdim edince Türkiye’de çağdaş resim sanatını başlatan ilk kadın ressam ünvanını aldı. Çok genç olan Mihri Müşfik Hanım, 17 yaşında tanıştığı İtalyan kökenli bir müzik şefinin peşinden Aşk’ın etkisi ile, tabi bu aşkın altında yatan en büyük aşk resim aşkı bence, Roma’ya ve oradan da Paris’e geçti. Portre ve gravür ağırlıklı resimler yaparak hayatını bohem bir tarzda geçirmeyi seçen Mihri Müşfik Hanım, Paris’te tanıştığı Müşfik Selami Bey ile evlenerek sanat dünyasına damga vuran ‘Mihri Müşfik Hanım’ adını aldı. Bu dönemde dışavurumcu bir anlayış ile özgün portreler yaptı. Çağdaş resim akımlarını takip etme imkanı buldu.

Mihri Hanım’ın yolu bir davette Maliye Nazırı Cavit Bey ile kesişince 1913 yılında ülkesine dönerek İstanbul Darül Muallimat (Kız Öğretmen Okulu) resim öğretmenliğine atandı. Öğrencilerini etkileyen ve sevilen bir öğretmen oldu. İnas Sanayi-Nefise’nin ilk kadın yöneticisi oldu. Edebiyat-ı Cedide şairlerinin yazdıklarını resimleyerek ‘Edebiyat-ı Cedide’ resimlerini yarattı.

1922 yılında en büyük ve tarihe damga vuracak eserlerinden birini resmetti . Yunan ordusunun denize dökülmesinin ardından Mustafa Kemal Atatürk’ü Mareşal üniforması ile ayakta canlandıran 3 metre yüksekliğinde bir portresini yaparak Çankaya Köşkü’nde kendisine sundu. Bu portre bir Türk kadın ressam tarafından yapılan ilk Atatürk portresidir.İlklerin ve önemli olayların şahidi bir kadın ressamdır. Tam dönemeçlerin tarihinde olayların ortasında sadece renklerle resimle hayata tutunmuş, o dönemde kadın olmanın zorluklarını kadın gururu ile resimlerinde dindirmiş ve yeteneği ile her daim öne geçmiş bir gurur tablosu.

İlkler dedik, bir ilki daha vardı Mihri Müşfik Hanım’ın. 1922 sonrası İtalya tekrar dönüş yaptığında, başka dinden bir kadın ressama ilk poz veren o dönemin Papa’sının portresini yapmak. İlkler ilkler, başarılar başarılar…

Türkiye’nin tarihinde sonun ve başlangıcın portrelerini yapmanın nasip olduğu ender insan eli öpülesi kadınlarımıza en iyi örnek. Allah rahmet eylesin… Naaşı kimsesizler mezarlığında da olsa ruhu kimsesiz değil… O bizim tarih yüzümüz, O bir döneme tanıklık etmiş Usta bir ressam, O biz Cumhuriyet kadınlarına başarımızın arkasındaki en büyük gücün yeteneklerimiz ve çalışkanlığımız olduğunu gösteren en büyük örneklerden biri… O Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine geçişte yaşamış sanat adına büyük mücadeleler vermiş O Atatürk’ümüzün ilk portresini gözler önüne sermiş çağdaş bir sanatçı.

Duygusalım bugün 10 Kasım… Gözlerimde yaş aklımda ve satırlarımda iki büyük insan, biri cesur yüreği ile yoktan var eden, bir ülke yaratan, fikri ile düşünceleri ile dünyaya Önder olan, sanata ve sanatçıya her şeyden çok değer veren ATAM ‘MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’. Diğeri sanatı hayatı yapan bu uğurda nice yokluklardan geçen, mesleğinde nice tarihe adını yazan kadın ressamlar yetiştiren cesur bir kadın ressam ‘MİHRİ MÜŞFİK HANIM’.

Fatma Elvin Öztürk


Atatürk’ün Anzak Annelerine yazdığı mektup. Evren ✍🏻

Atatürk’ün Anzak Annelerine Yazdığı Mektup

Türkçe

“Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!

Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle

yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı

dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu

topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Atatürk, 1934

İngilizce

“Those heroes that shed their blood and lost their lives … you are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and the Mehmets to us where they lie side by side in this country of ours. You, the mothers, who sent their sons from far away countries, wipe away your tears. Your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives on this land they have become our sons as well.”

Atatürk, 1934

Avustralyalı Bir Annenin Mektubu

Türkçe

“Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi.

Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde

dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata

demek istiyoruz. Çünkü, yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın

sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla…”

Avustralyalı bir anne

İngilizce

A response by an Anzac’s mother to Atatürk’s words:

“The warmth of your words eased our sorrow for our sons who vanished in Gallipoli, and our tears ended. Your words are a consolation to me as a mother. Now we are sure that our sons rest in peace in their eternal rest. If your Excellency accepts, we would like to call you ‘Ata’, too. Because what you have said at the graves of our sons could only be said by their own fathers. In the name of all mothers, our respects to the Great Ata who embraced our children with the love of a father.”

An Australian mother


10 Kasım

10 Kasımlar;

10 Kasım 1938’den bu güne kadar biz neler yaptık?
Atamız’ın bıraktığı emanete sahip çıkabildik mi?
Gösterdiği hedeflere ulaşabildik mi?
Ulaşamadı isek nerelerde hatalar yaptık ?
gibi soruları sorduğumuz ve samimi olarak cevaplar aradığımız günler olmalıdır.

Bu kapsamda Atatürk’ün bize rehber olarak gösterdiği bilimin ışığında bilimsel toplantılar düzenleyerek Büyük Önder’in ölümünden bu yana;

Laiklikte neredeyiz?
Demokraside neredeyiz?
Eğitim, bilim ve kültürde neredeyiz?
Kadın haklarında neredeyiz?
Hukukta neredeyiz?
Ekonomide neredeyiz?
Dış politikada neredeyiz?

Bu konularda Atatürk’ün gösterdiği hedeflere ulaşamadık ise nerelerde hatalar yaptık gibi soruların bilimsel yanıtlarının arandığı ve hataların düzeltilmesi için alınacak önlemlerin saptandığı günler olmalıdır.

10 Kasımlar bir Anma Günü’nden çok Atatürk’e ve Kendimize hesap verme günüdür.

Büyük Önder’e borcumuzu ancak bu şekilde kısmen de olsa ödeyebiliriz !

Bütün Dünya Dergisi’nden düzenlenmiştir.