Kurşun Kalem

Büyükannesini bir mektup yazarken izleyen çocuk sordu:
” Yaşadıklarımız için bir hikaye mi yazıyorsun? Yoksa benim hakkımda mı?”
Büyükanne yazmayı bıraktı ve torununa şöyle dedi :

” Aslında, senin hakkında yazıyorum. Fakat kelimelerden daha önemlisi, kullandığım Kurşun Kalem. Umarım büyüdüğünde sen de bu kurşun kalem gibi olursun.”

Çocuk merakla kurşun kaleme baktı. Özel bir kalem gibi görünmüyordu.
“Fakat daha önce gördüğüm diğer kurşun kalemler ile aynı !”
” Bu senin nasıl baktığın ile ilgili .Kurşun kalemin 5 önemli özelliği vardır ki sen onlara sıkıca tutunduğunda ömrün her zaman huzur içinde gececektir.”

Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma.

İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsan durman ve kalemin ucunu açman gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar.

Üçüncü özellik: Kurşun kalem yanlış bir şey yazdığında da onu bir silgi ile silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir.

Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın.

Beşinci özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır…

Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın.

-Alıntı-


Minnet Anahtarıdır yaşamın. Evren’den ✍🏻

Minnet Anahtarıdır Yaşam’anın

İsyan etmek yerine daima şükretmek,

Yargılamak yerine doğru hissetmek.

.

İstemektense biraz da kendi renklerinden vermeyi bilmek,

.

Dilinden, yüreğinden çıkanı anda fark etmek ve

İncitmeden sevebilmek..

.

Gelişi güzel karalanmış davetiyelerle felaket tellallığı yapmaktansa, anda elinden değil yüreğinden gelenin en güzelini yapabilmek.

.

Minnetle hayata,

hayata sevgiyle katılanlara,

Çocuk ruha,

Minnetle yüreğiyle bir olan güzel hatırlatıcılara, dostlara,

.

Doğanın ve renklerin paletine,

.

Minnetle karanlığa ve aydınlığa

ve MİNNET ASLOLAN Aşka, Yaradana;

Koşulsuz seven ve bütün olan TEK’e.

.

Ve Şükranla alınan her bir nefese…

BİR fiil bütünle.

.

Evrenden✍🏻


Mutluluk

Bilge’ye sordular :
” Mutluluğun gerçekten bir reçetesi var mıdır?”
Bilge :
” Reçetesi yoktur ama bir kolaylığı vardır” dedi.
“Yani nasıl ?” dediler.
“Okumasını bilenler için çok kolaydır ” dedi ve devam etti :
” Eğer,”
– Başkalarından beklediklerini en aza indirebilirsen,
– Bütün insanların sana ihtiyaçları olduğuna inanırsan,
– Bir kişiye yapacağın yardım ve göstereceğin kolaylıkla, bütün insanlara ulaşmış olacağını ve bir kişiye çıkaracağın zorlukla bütün insanları üzmüş olacağını düşünürsen,
– İstediklerini elde etmekte kalmayıp, elde ettiklerini istemeye devam edersen,
– Olduğun gibi olmayı ve sade olmayı başarabilirsen ve o halinle,
– Kimseyi, kendinden küçük ve büyük görmezsen , mutluluk yolunda yürüyorsun demektir.
Dinleyenler Bilge’ye :
” Mutlu olmak ne kadar kolaymış, ” dediler. Hem, bunları bilmek için bilge olmaya da gerek var mı?
Bilge:
” Benim bilge olduğumu da kim söyledi size? ” dedi.
” Ben size sadece küçük bir kolaylık gösterdim.”

Aradan yıllar geçti. Onu dinleyenler bir gün bilge ile karşılaştılar.
” Hocam,” dediler. ” Biz bir türlü mutluluğu bulamadık. Yapılması çok zor şeyler söylemişsin sen bize.”
Bilge güldü ve:
” Size,” dedi. ” En zor olanın, en kolay görünen olduğunu söylemeyi unuttum mu yoksa ?”


Richard Feynman

“Yaratamadığım şeyi anlayamam da.”

Bu sözler, 1964 Albert Einstein Ödülü, 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü sahibi Profesör Richard Feynman’a ait. 20. yüzyılın en büyük fizikçilerinden biri olarak kabul edilen Feynman, daha 15 yaşına geldiğinde kendi kendine trigonometri, ileri cebir, sonsuz seriler, analitik geometri, integral ve türev hesaplarını öğrenir.

Babası temel yapıları kullanarak, matematiksel kalıpları öngörmeyi öğretir ona ve onu uzun yürüyüşlere çıkararak doğayı dikkatle izleme yolunu gösterir. “Bir şeyin adını bilmekle bir şeyi bilmek ” arasındaki farkı öğreten de babasıydır. Babasının soyut bilimsel fikirleri hikayelere dönüştürme gibi harika bir hüneri vardır. Bize iletilen bilgiler, bizim anlayışımıza göre tekrar yorumlanıp algılanmalıdır. Feynman’ın da en kuvvetli özelliği, gözlemlediği olguları kendi kafasında tekrar yaratıp basitleştirmesi, bu sayede fizik kuramı haline getirip, herkesin anlayabileceği şekilde insanlara aktarabilmesidir.
” Bir kuşun dünya dillerindeki bütün isimlerini öğrenebilirsiniz, ama neticede o kuş hakkında kesinlikle hiçbir şey öğrenmiş olmazsınız. Öyleyse kuşa bakalım ve ne yaptığını öğrenelim önemli olan budur .” der.
Fenyman diagramlarıyla birlikte kuantum fiziğinde aşılması zor bir buluşu gerçekleştirir. Bulduğu diagramları minübüsünün üzerine çizdirecek kadar ilginçtir. Daha da çılgın olduğu konulardan biri, dünyanın en küçük ülkesini bulmaya çalışmaktır. Sonunda bulur da…
Moğolistan ve Çin sınırları arasında Tuva diye bir ülke keşfeder. O güne kadar adı duyulmamış bir ülke olan Tuva onun sayesinde tanınır ve Tuva müziği dünya müzik listelerine girer.

Atom bombası projesi için ABD hükümeti tarafından göreve çağrıldığında çok isteksizdir. Maddenin enerjiye dönüşmesi sonucu ortaya çıkacak müthiş enerjinin insanlık için bir yıkım olduğunun farkındadır. İtiraz eder, katılmak istemez. Ama bir anlamda zorunludur.
Çağrıldığında 24 yaşındadır. Ve üstlendiği görev çok büyüktür. Manhattan projesinde teorik olarak birçok patlamayı gerçekleştirir. Atom altı parçacıklarla uğraşması da bu projeden sonra ortaya çıkar.
Fotonların yüklü parçacıklarla, özellikle de elektronlarla ve karşı parçacıkları olan pozitronlarla etkileşimi üzerine çalışmalarıyla Nobel Ödülü’ne lâyık görülür.
Süper bilgisayarların gelişmesinde ve süper iletkenlikte yaptığı buluşlar onu ölümsüz kılar.

Challenger uzay mekiği uzaya fırlatıldıktan birkaç dakika sonra havada parçalandığında, Feynman hayati önemdeki contanın buz etkisiyle nasıl olup da kırıldığını anlatır.

Feynman, atomaltı dünyasındaki olaylarda küçük uzay- zaman haritalarının, parçacıklar etkileşime girdiğinde ne olduğunun gösterilmesi ve kataloglanması için elverişli bir yol olduğunun farkına varmıştır.

Zekâsını her yönde kullanabilme yeteneğine sahiptir. Tüm tuhaflıklar onun için yaşamın bir parçasıdır.

” İki kez ölmek istemem. Ölmek çok sıkıcı !” sözleri 1988 yılında ölmeden önceki son sözleridir.


Mücadeleye Devam

Haticeyle, diş tedavisini gerçekleştirmek için ev ziyaretini yaptığımız sırada tanıştım. Yüreği sıcacık , dünyanın en tatlı insanlarından biri… Mücadele gücü, yaşam enerjisi, azmi ve kararlılığı ise hepimize en güzel örnek …Hikâyesini bizimle paylaşmasını rica ettim. Çünkü onun hikâyesi anlatılmaz, yaşanırdı. Tüm içtenliğiyle bizimle paylaşmaktan çekinmedi. Ses kaydıyla gönderdiği hikâyesini biz de yazıya dökmeye çalıştık …

İsmim Hatice Özkan. SMA hastasıyım. Hastalığımın hikâyesini, tıbbi terimlerini her yerde bulabilirsiniz, ancak kendi hikâyemi sizlerle paylaşmak istiyorum.

80’li yılların çocuğuyum. Benden iki yaş büyük bir ağabeyim, dokuz yaş küçük olan bir erkek kardeşim var. Bendeki ilk farklılığı annem farkediyor. Dokuz aylık bebekken ağabeyimin verdiği tepkileri veremediğim farkedilince, daha çok üniversite hastaneleri olmak üzere, çeşitli hastanelere gidiyorlar ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Tanı ile ilgili birçok kararsızlık yaşanıyor. Kalça çıkığından tutun da, çocuk felcine kadar birçok hastalık yakıştırılıyor o günün koşullarında… İlerleyen zaman içinde benim nörolojik bir hasta olduğum, bir motor nöron hastası olduğum, nadir rastlanan bir kas hastası olduğum anlaşılıyor.

Babamın mesleği dolayısıyla Türkiye’nin birçok yerinde özellikle büyük şehirlerde bulunduk. Uzun yıllar hastalığıma çare aranırken birçok şey yaşadım. En son Ege Üniversitesi’nde 2006 yılında kas hastalığının bir türü olan SMA hastası olduğumu ve hastalığımın Tip 1, 2 ve 3 türlerinin bulunduğunu, anne ve babamın ikisinin de taşıyıcı olması nedeniyle bende hastalığın meydana geldiğini ve bendeki türünün SMA 2 ve 3 olduğunu öğrendim.Hastalığımı çocukluk dönemlerimde çok hissetmiyordum ancak diğer çocuklar gibi koşup, oynayamıyordum ve hiçbir zaman da yürüyemedim.

Zaman içerisinde ayak bileklerimde deformasyonlar başladı. Bağımsız şekilde desteksiz oturabilen bir çocuğun, zaman içinde yastıklarla, çeşitli aparatlarla desteklenmesi gerekti. İskelet sistemimi dik tutan sırt kaslarım da giderek güçsüzleşti.

Önceleri ufak da olsa ellerimle oyuncaklarımı tutabiliyor, ağzıma bir şeyler götürebiliyordum. Bu yeteneklerim zaman içinde kaybolmaya başladı ve şu anda 36 yaşındayım yatağa mahkûm hastalardan bir tanesiyim.

Bilişsel fonksiyonlarım, beyin gücüm, göz, kulak, konuşma yeteneğim biraz bozuldu ancak bunların dışında hiçbir uzvumu kullanamıyorum.

Teknolojiyi 10 seneye yakın bir süredir kullanıyorum ve birçok şeyi teknoloji vasıtasıyla halledebiliyorum. İlk önce sağ ayak baş parmağımın çok az hareketiyle çalışan bilgisayara bağlı bir düzenek kurmuştuk.

Daha sonra 2014’te gözlerimle bilgisayar kullanmaya başladım. Sosyal medya aracılığı ile tanıdığım bir ağabeyim, bilgisayarı getirdi, kurdu ve bana nasıl kullanabileceğimi gösterdi. Bu sayede bir çok şeyi daha hızlı yapabilir hale geldim ve hayatımı çok kolaylaştırdı.

Bilgisayardan sonra yapabildiğim en önemli konu bence eğitimdi. Eğitim konusu başlı başına büyük bir yaraydı benim için ve bu konuda ders alınacak birçok şeyin olduğuna inanıyorum. Ağır bir mücadele verdim ve sonunda başarı sağladım . Ancak bu benim için son nokta değil. Hâlâ yapmak istediğim birçok şey var ve çalışmaya devam ediyorum.Eğitim, hayatımda belki de kendimi en başarılı hissettiğim, kendime güvenimin arttığı, aynı zamanda beni en çok da yaralayan alandır.

Okul çağım geldiğinde her çocuk gibi büyük bir mutlulukla hazırlandım. Önlüğüm, beslenme çantam, renkli kalemlerim, kokulu silgim, annemin bir gecede ördüğü dantel yaka… Bütün bu hazırlıklar yapılırken çok mutluydum. Üstelik çok şanslıydım, babamın meslektaşının eşi öğretmenim olacaktı. Saygı göstereceğim ve bana yeni bilgiler verecek olan kişiyi az da olsa tanıyordum. Bu benim kendimi güvende hissetmemin en büyük nedeniydi ve diğer pek çok çocuğun yaşadığı ilk gün sendromlarından hiçbirisini yaşamadım.

Okula başladığımda annemle birlikte gidip gelmem gerekiyordu. İlkönceleri öğretmenim anlayışlıydı, bir müddet buna izin verdi. Annem defterimi, kitaplarımı çantadan çıkarmama ve kalemi tutmama yardımcı oluyordu. O zaman sağ elimle, yumuşak kalemlerle yazı yazabiliyor, çok güzel resimler yapabiliyordum. Ancak şu anda yapanlara hayran kalıyorum.

Ağabeyim, benden iki yaş büyüktü ancak okula başladığımda o dördüncü sınıf öğrencisiydi. Sağlık sorunlarım, hastalığıma isim bulamama, hastane tetkikleri derken okula geç başlamıştım.

Ancak ağabeyim adeta benim küçük öğretmenimdi. Her gün okulda ne öğrendiyse, akşamında gelip bana anlatıyordu. O zaman kalıp şeklinde fişlerle okumayı öğrenirdik. On beş gün içerisinde okumayı ilk öğrenen öğrenci bendim. Öğretmenim önce beni tebrik etti. Ancak bir müddet sonra diğer öğrencilerin psikolojisini olumsuz yönde etkilediğimi söyleyerek, annemden okula gelmememizi istedi .Üstelik bunu benim yanımda söylemişti. Sınıfımda en başarılı öğrenci bensem bu neyin cezasıydı ?

Arkadaşlarımın psikolojisini olumsuz etkilediğimi söyleyen öğretmenim, benim psikolojimi neden hiç düşünmemişti?

Bu sözlerden sonra uzun yıllar tedavi de dahil olmak üzere insanlardan kendimi soyutladım ve kendimi eve kapattım. Iletişimim sadece ailemleydi. Rehabilitasyon için bile evden çıkmak istemiyordum. Diğer çocuklardan farklı olduğumu yüzüme vuran kişi öğretmenim olmuştu. Yeni okula başlayan bir çocuk için bu sözler bir yıkımdı adeta…Ben sağlıklı bir birey değildim.

Bu süre epey uzun sürdü. Ancak bir müddet sonra kendimi sorgulamaya başladım. Yaşıtlarım liseyi bitirmiş, üniversite sınavına giriyordu. Ben ise sadece televizyonda büyük harfleri okuyabiliyor, karmaşık cümleleri bile anlayamıyordum. Cahil kalmayı yediremezdim kendime…

20 yaşında okur yazar diploması aldım ve eğitim yolunda ilerlemeye başladım. Yine bir gün annemin bir arkadaşının sohbetleri sırasında “bu kız nasıl olsa daha fazla ilerleyemez, durumu zaten ortada” dediğini duydum. Şimdi kendimi kanıtlamam gereken iki kişi vardı. Biri öğretmenim, diğeri annemin arkadaşı…

Kendime olan saygım bunu gerektiriyordu. Şu an 36 yaşındayım ve 20 yaşında başladığım eğitim yolculuğumda 5. üniversitemin 3. sınıfındayım. 2 yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Bir yüksek lisans eğitimimin bitirme projesi de uluslar arası kongrede kabul edildi.

Bu projeyi hazırlarken, kendi hastalığımla ilgili bir proje olursa duygusal davranıp, çok fazla objektif ve bilimsel olamayacağımı düşündüm. Ancak tamamen habersiz olduğum bir grubu da yazamazdım. Benim hastalığıma yakın, benim yaşadıklarımı yaşayan insanları konu edinmeliydim. Bu nedenle ALS hastaları ve onların teknolojiyle olan iletişimleri sayesinde hayata tutunmalarını konu aldım.

Türkiye şartlarında yapabilir miyim bilmiyorum ancak akademik olarak ilerlemek istiyorum. eKPSS’de % 98 engelli olarak memurluk sınavını kazandım ve Trakya Üniversitesi’ne atamam yapıldığı halde, aylardır yazışmalarla memur olduğumu, bu yeteneklere sahip olduğumu anlatmaya çalışıyorum.

Hayatımın her alanında bir mücadele söz konusu. Hastalığımla; ailemle birlikte mücadele ediyorum ve bunu yaparken bazı yeteneklerimin kısıtlı olduğunu bilerek çaba sarfediyorum.

Gündelik hayatta önüme çıkarılan engeller ve Ülkemizde engelliye tanınan imkânlar, verilen değer ne yazık ki daha büyük engeller getiriyor. Mücadele çok daha zor, çok daha çetin oluyor.

Eğitimlerim; İktisat Fakültesi Kamu Yonetimi Lisans, Adalet Ön Lisans, Reklâmcılık Ön Lisans, Bilgisayar ve Ögretim Teknolojileri Eğitimi Yüksek Lisans, Psikoloji Yüksek Lisans’ı bitirdim. Şu anda Halkla İlişkiler ve Reklâmcılık 3. sınıfta okuyorum. Gücümün yettiği kadar, götürebildiğim yere kadar bilim insanı olmak istiyorum. Bu konuda en büyük destekçim ailem.

Sevdiğim dostlarım ne zaman başım sıkışırsa, bir telefonla yardımıma koşuyor. Hepsine teşekkür ediyorum.

İnsanlar isterse yapamayacağı, başaramayacağı, mücadeleyle kazanamayacağı hiçbir başarı yok. Her şeyin altından kalkabilir, her şeyi hakkıyla, lâyıkıyla yapabiliriz. Yeter ki o gücü kendimizde bulalım, yeter ki kendimize saygımızı asla yitirmeyelim.

Mücadeleye Devam !


Çanlar kimin için çalıyor ?

🛎

.

“İnsan ada değildir, bütün de değildir tek başına, anakaranın bir parçası, okyanusun bir damlasıdır;

bir kum tanesini bile alıp götürse deniz, küçülür Avrupa. Sanki kaybolan bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurdunmuş gibi; bir insanın ölümüyle eksilirim ben, çünkü bir parçasıyım insanlığın;

İşte bu yüzden hiç sorma çanların kimin için çaldığını, çanlar senin için çalıyor.”

.

Ernest Hemingway


Cumhuriyetimizin 95. Yıldönümü

29 Ekim 1923 günü Türkiye’de yeni bir sayfa açılmış ve Anayasa’nın ilk maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, ” Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir.” şeklinde değiştirilmiştir. ” Yaşasın Cumhuriyet ” sesleri arasında yapılan değişikliğin ardından milletvekilleri ittifakla, Mustafa Kemal’i Türkiye’nin ilk Cumhurbaşkanı seçmiştir.

Yeni Türkiye Devleti’nde Cumhuriyetin ilân edilmesi ve arkasından gerçekleştirilen Atatürk devrimlerinin getirdiği yenilik ve değişiklikler, sadece mili sınırlarımız içerisinde kalmamış, değerleri ile tüm dünyada büyük etkiler yaratmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, milletin egemenliği ilkesi ile yeni bir başlangıçtır. Halk, ümmet olmaktan çıkmış, eşit haklara sahip vatandaşlardan oluşan bir topluluk şeklinde millet olmuştur. Egemenlik hakkını tanrıdan alan padişahlık sona ermiş, hilafet kaldırılmıştır. Devlet ve eğitim lâikleşmiş, her alanda yeni ve büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir.

Milli Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve gerçekleştirilen devrimler, Batı Dünyasında büyük hayranlık uyandırmıştır. Georges Duhammel, Türkiye Cumhuriyeti ve onun eserleri için şöyle diyor:

” Türk Devrimi, İngiliz, Fransız ve Rus Devrimlerinden başkadır. Diğer devrimlerin hiçbiri örneğin dil ve yazı gibi konulara el atmamış, ulusların bilim felsefesini ve düşünce metotlarını değiştirmemiştir. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti ve Devrimleri Türk Milleti’nin alın yazısını değiştirmiştir.”

Türkiye Cumhuriyeti, geniş kapsamlı olarak sosyal bünyede esaslı ve kökten değişiklikler meydana getirmiş ve Doğu âleminden kader değiştirircesine, Batı uygarlığına yönelmenin dönüm noktası olmuştur.

O kadar ki yeni Türkiye Devleti Lozan görüşmelerinin ilk devresinde, Milletler Cemiyeti’ne davet edildiği halde, dışta barış ve istikrar, içte ise önemli devrimlerini gerçekleştirmiş bir huzur ülkesi olarak kendini dünyaya kabul ettirdikten sonra girmeyi tercih etmiştir. Nihayet katılma isteğini belirtmesi üzerine 18 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmiştir.

Ayrıca Mustafa Kemal’in öncülüğünde başarılan Kurtuluş Savaşı ve kurulan Cumhuriyet ise batılı olmayan topluluklara yeni bir yol açmıştır. Özellikle Üçüncü Dünya Ülkelerinde, bağımsızlık ve kalkınma isteği, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra belirmiş, onlara izleyecekleri yolu gösteren çok önemli bir tarihi başlangıç ve örnek olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 95. yıldönümünü anlamının bilinç ve farkındalığıyla, onu koruma azim ve heyecanıyla kutluyoruz.

365 Gün Atatürk Takvimi ve Bütün Dünya Dergisi’nden Düzenlenmiştir.



Koku

Koku alma duyusunun güçlü olması insan için iyi mi, yoksa kötü mü diye çok düşünmüşümdür; burnumun kokulara olan hassasiyetinden dolayı. Hatta seçme şansım olsaydı, koku almamın gücü yerine, gözlerimin bir şahininki kadar keskin görüşlü olmasını yeğlerdim, dediğim de olmuştur: Çok okumaktan yorulan gözlerimin, cam olmadan her şeyi flu görmesinden yakınarak. Net görebilmek için bir araca ihtiyaç duymak, insanı o araca bağımlı kılıyor. Oysa kokuyu (beyinde bulunan ve kokuyu alan”all factor” sinirinde sorun yoksa), aracısız, direkt alabilirsiniz.

Bir sokaktan geçerken ya da bir apartmanın merdivenlerini tırmanırken burnunuza gelen kek, kurabiye veya sıcak börek kokusu sizi geçmişe, çocukluğunuza götürebilir; annemin kurabiyeleri gibi kokuyor dedirtebilir. Bu duyguyu yaşamayan veya kokularla geçmişe yolculuk yapmayan biri var mıdır? Sanırım yoktur.

Bu yazıyı yazmama neden olan ise bir pastanenin önünden geçerken aldığım geçmişimin kokusuydu. Neden bu kadar güçlüydü ki, kokuyla gelen anılarımın görüntüsü? Bir koku beyinde oluşturduğu bir hafızayla bizi nasıl geçmişe götürebiliyordu ki? Konuyu araştırmaya karar verdim ve ilginç bilgilere ulaştım. İşte araştırma sonucu bulduklarım:

Doğamızda, koku duyusunu alglayabilecek canlılar dışında “koku” diye bir kavram olmadığını söyleyen Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Sinan Canan koku ile ilgili şunları söylüyor: “Koku, vücudumuzun dış dünyadan haber alma yolları olan temel duyulardan bir tanesidir. Koku dediğimiz kavram aslında sadece bir biyolojik algılama ve yorumlama meselesidir. Kokunun diğer duyulardan bazı farklı yönleri olmakla beraber, hem filogenetik olarak çok “eski” olması hem de davranışlarımız üzerinde doğrudan etkiye sahip olması bakımından önemlidir. Fakat yine koku da diğer duyularımızda olduğu gibi dışarıdan gelen bazı uyaranların mesela burada bazı uçucu kimyasal maddelerin vücudumuzda kendilerine uygun algılayıcı (reseptör) hücreleri etkilemesi sonucu tetiklenen bir dizi karmaşık sinirsel süreç ile algılanır. Neticede yapılan şey, kimyasal sinyallerin kimyasal algılayıcılar (kemoreseptörler) aracılığıyla beynin anlayabileceği sinirsel sinyallere dönüştürülmesidir.”

Güzel kokunun ağrı kesici etki yaptığını söyleyen Doç. Dr. Sinan Canan, depresyon durumlarını ve hafızayı en fazla etkileyen şeylerden birisi “koku”dur diyor ve ekliyor: “Koku duyusu, her ne kadar insanlarda , mesela “köpekler kadar gelişmiş değildir” gibi kalıp cümlelerle hep ikinci üçüncü planda önemli bir duyuymuş gibi düşünülse de aslında öyle değildir. Sadece çevreniz hakkında size çok önemli bilgiler vermekle kalmaz, bütün davranışlarınızı etkileyebilme, hatta biyolojik ritimlerinizi dahi değiştirebilme özelliğine sahiptir. Psikobiyoloji alanında kokuya dair gerçekten çok sayıda çalışma yapılmış ve yapılmaya da devam ediyor. Mesela bazı kokuların mekan algısını etkilediği, bulunduğunuz yeri size daha büyük ve daha küçük gösterdiği biliniyor. Güzel koku hafıza oluşumuna olumlu etki yapıyor ve güzel olarak nitelendirilen kokularla birlikte öğrenilen bilgi veya beceriler genellikle insanlarda daha kalıcı halde depolanabiliyor. Koku kayıtlarının beyinde nasıl depolandığını, aynen hafıza kayıtlarında olduğu gibi, pek bilemiyoruz. Bu konuda Walter Freeman’ ın yaptığı çalışmalar ilginç ayrıntılar verse de yine de kokunun ve benzer sinirsel hafıza kayıtlarının ne şekilde tutulduğu hakkında pek fikrimiz yok. Koku hafızasının görsel hafızadan daha kuvvetli olduğunu ve daha uzun süre saklanabildiğini de biliyoruz. Görülen bir sahnenin hatırlanma oranı üç ayda yüzde ellinin altına düşerken, kokular bir yıl sonra deneklerin yüzde altmışbeşi tarafından hala hatırlanabiliyor. Dolayısıyla, koku hafızası görsel ve işitsel hafızadan daha kalıcı etkiye sahip.”

-Alıntı-