1. Ege Bölgesi Hastaneler Arası Acil Cerrahi ve Travma Toplantısı yapıldı.

 

Ege Bölgesi Acil Cerrahi ve Travma toplantılarının ilki SBÜ İzmir Tepecik Hastanesi’nde başladı.

Toplantıya Ulusal Travma ve Acil Cerrahi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Genel Cerrahi ve Harp Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Eryılmaz (Ankara Gülhane EAH), Dernek Sekreteri Kerem Uyar, SBÜ Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Yöneticisi  Ortopedi Uzmanı Prof. Dr. Kasım Kılıçarslan ve Gülhane EAH’den Genel Cerrahi ve Harp Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Şahin Kaymak, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü Başkanı Birol Durukan, İKÇÜ Atatürk, SBÜ İzmir, Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi, Tepecik Eğitim Araştırma Hastaneleri ile Buca Devlet Hastanesi’nden genel cerrahi öğretim üyeleri, eğitim görevlileri, başasistanlar, araştırma görevlileri toplantı’ya katıldı.

Toplantı, SBÜ İzmir Tepecik Hastanesi Yöneticisi Doç. Dr. Mustafa Emiroğlu’nun açılış konuşması ile başladı. Konuşmasında Ege Bölgesi Acil Cerrahi ve Travma Toplantılarının ilkinin gerçekleştirilmesinin mutluluğu içinde olduklarını, bu toplantı ile hem hastaneler arası ileşitimin hem de bilgi paylaşımının artacağını, bundan en çok hastaların ardından eğitim alan ve hizmet veren hekim arkadaşlarımızın faydalanacağını söyledi.

Toplantı, “Pelvik Travma-İnteraktif olgu sunumu ile devam etti” 79 yaşında araç dışı trafik kazası geçiren, karaciğer, dalak yaralanması, unstabil pelvik fraktür ile gelen bir hastanın seyri, ameliyatları, hasar kontrol cerrahisi, myoglobunuri, asidoz, koagulopati ve hipotermi ile mücadele, gis kanama gibi konuların tartışıldı karmaşık olgu SBÜ Tepecik Genel Cerrahi Eğitim Görevlisi Prof. Dr. Gökhan Akbulut tarafından sunuldu ve katılımcıların aktif katılımı sağlandı.

 

Ardından SBÜ Tepecik EAH Eğitim Sorumlusu Prof. Dr. Cengiz Aydın moderatörlüğünde hastanelerin travma ve acil cerrahi vakaları, mortalite ve morbiditeleri sunuldu. Vakalar üzerinden aktif tartışmalar, vakalardan öğretici sonuçlar çıkartılma gayreti içinde devam eden olgu sunumları sonunda kapanış konuşmaları ve temenniler ile toplantı sonlandırıldı.

Toplantı sonunda söz alan Prof. Dr. Mehmet Eryılmaz “Istanbul’da 25 yıldan uzun süredir, Ankara’da iki yıldır bu toplantıların devam ettiğini, bu toplantıların devamlılığının çok önemli olduğunu ve katılımın aktif olmasının da son derece yararlı olduğunu, bu toplantıları başlatan, devam ettiren ve emek harcayanlara ve tüm Türkiye çapında yaygınlaşması için çaba harcayanlara müteşekkir olmak gerektiğini” ifade etti.

Temenniler alınarak toplantı sonlandırıldı. Bir sonraki toplantı Kasım ayında İKÇÜ Atatürk EAH’de yapılacak, Prof. Dr. Osman Nuri Dilek tarafından interaktif olgu sunumu olarak karaciğer yaralanmaları anlatılacak.

 

IMG-7553IMG-7554IMG-7555IMG-7557IMG-7558IMG-7560IMG-7561IMG-7564IMG-7565IMG-7568IMG-7569IMG-7572

 

Pelvik Travma Ege Bölgesi Acil Cerrahi Toplantıları İnteraktif Olgu Sunum Pelvik Travma 

 

 

 


Gerçek Dostluğun Efsanesi

Hermias ile Yunusbalığı …

Mylasa yani günümüz adıyla Milas ilçesi Karia bölgesinin önemli şehirlerindendir bir zamanlar… Mylasa’dan önce güneye doğru inelim sonra da batıya sapalım denize ulaşmak için Güllük Körfezidir geldiğimiz yer. Bu körfezin ağzında İasos diye bir şehir vardır eski zamanlarda. İşte bir masal anlatılır bu yöre ile ilgili olarak… Masal , dostluğun yalnızca insanla insan arasında değil, insanla bir başka canlı arasında da kurulabileceğini gösteren çok güzel bir örnektir ve duygu doludur.

Derler ki, Hermias adında bir çocuk yaşar o yörede bir zamanlar. Bu çocuğun annesinden başka hiç kimsesi yoktur. Anne oğul kendilerine göre mutlu bir yaşam sürerler ve geçinip giderler.

Günün birinde çocuğun arkadaşları denize gitmek isterler ve Hermias’ı da çağırırlar. Çocuk gitmek için can atmaktadır. Ancak annesi olmaz der önce. Çünkü oğlunun gidince geri dönemeyeceği içine doğar. Arkadaşları ise Hermias’da gelsin diye öylesine ısrar ederler ki, dayanamaz kadının ana yüreği oğlunun ve arkadaşlarının üzülmesine .
” Peki madem bu kadar çok istiyorsun git oğlum” der, ” Ancak fazla uzaklara açılayım deme, Ege’dir bu, hiç belli olmaz.”

Çocuklar sevine sevine bırakırlar kendilerini Ege’nin ılık sularına, güle oynaya akşamı ederler. Güneş yavaş yavaş çekilmeye yüz tutarken çıkarlar denizden. Çıkarlar ancak Hermias yoktur aralarında.

Balıkçılar ağlarını atarlar günlerce, dalgıçlar en derinlere dalarlar, ancak çocuğun ne ölüsü, ne dirisi bulunamaz.

Günün birinde bir balıkçı denize açıldığı bir gün Hermias’ı gördüğünü söyler. Hermias bir yunusbalığının sırtındadır ve çok mutludur. Ancak bir süre sonra çocuk ve yunusbalığı ikisi de gözden kaybolmuşlardır.

İnanan olur, inanmayan olur, yine de devam ederler çocuğu aramaya. Ama boşuna… Çocuğun en küçük izine bile rastlayamazlar.

Derken hiç akıllarına getirmedikleri bir gün kumsalda karşılaşıverirler Hermias’la. Ne yazık ki cansız bedenidir çocuğun kumsalda karşılaştıkları. Yanıbaşında da dostu yunusbalığı. Ancak her ikisi de gülümsüyorlardır sanki, ölümde de birbirinden ayrılmadıkları için. Dünyanın en sevimli yaratıklarından biri olan yunusbalığı her zaman güler gibidir zaten.

Derler ki, olaydan sonra İasos’taki erkek çocukların gymnasionda çalıştıktan sonra denize girip yıkanmaları gelenek haline gelir ve o sırada kıyıya yanaşan bir yunus çocuklardan birini sırtına alıp götürür, biraz gezdirdikten sonra çocuğu aldığı yere getirir. Anlatıldığına göre bu öyküden çok etkilenir Büyük İskender o çocuklardan birini alıp Babil’e götürür ve oradaki Poseidon Tapınağı’nın rahibi yapar. İasosluların İ.Ö. 3. yüzyılda çıkarılan paralarının üzerinde ise kolunu yunusbalığının sırtına atmış biçimde yüzen bir çocuğun resmi vardır.

Kaynak : Derman Bayladı / Efsaneler Dünyasında Anadolu’dan düzenlendi.


Bakış Açısı

Okulumuzdaki sınıf arkadaşlarımdan biriyle ciddi bir tartışmaya girdim. Onun haksız, benim haklı olduğuma emindim. Öğretmenimiz bizi tüm sınıfın önüne çıkardı. Üstünde bir küre bulunan bir masanın her iki yanına beni ve tartıştığım arkadaşımı yerleştirleştirdi.

Öğretmenimiz karşımdaki arkadaşıma masanın ortasındaki siyah kürenin rengini sordu. Çocuk kürenin renginin ” beyaz “olduğunu söyledi. Bu sözler karşısında şaşkınlığa düştüm; çünkü küre siyahtı. Renk üzerine tartışmaya başladık.

Öğretmenimiz bu kez yerlerimizi değiştirdi ve bana kürenin rengini sordu. Oturduğum yerden kürenin rengi beyaz olarak görünüyordu ve “beyaz ” yanıtını vermek zorundaydım. Kürenin bir yarısının beyaz diğer yarısının siyah olduğu anlaşılıyordu.

Öğretmenimizin anlamamızı istediği ders ise; karşımızdakinin bakış açısını anlamamız için kendimizi onun yerine koymalıydık !


Çizgiler

Güzel evimde oturmuş aynada kendimi seyrediyorum… Parmaklarım yüzümde dolaşıyor…Her bir çizginin, kırışığın üzerinde bir süre duruyor… Gülümsüyorum…Kendi kendime… Her bir ince çizgiyi tek tek okşuyorum.
Sevgili çizgilerim benim, sevgili kırışıklıklarım, sizi ne kadar seviyorum …Siz bana ne çok şey öğrettiniz… Siz beni ne kadar çok seviyorsunuz… Siz benim mutluluğum, siz benim savaşımım, siz benim mutsuzluğum, siz benim acılarım, siz benim özgürlüğümsünüz… Sevgili ince, küçük zarif çizgilerim… Dostlarım. Siz olmasanız ben ne yapardım ? Siz benim kararlılığım, siz benim gücümsünüz … Sevgili ince, küçük zarif çizgilerim … Dostlarım .Siz olmasanız ben ne yapardım ? Siz benim kararlılığım , Siz benim gücümsünüz. Sizi oluşturana dek neler yaşadım… neler çektim… nasıl savaştım ben ….ve size böyle anlayışla, mutlulukla bakabilmek için… ne çok uğraştım.

Kapı çalınıyor …Kapım çalınıyor… Belki Aydın’dan mektup gelmiştir …Belki kendi
gelmiştir .
Duygu Asena/ Kadının Adı Yok


SÜKÙN’ET KALBİM

SÜKÙN’ET KALBİM

Bir kasırga beklenir haberlerde… 
Kendisi gelmez belki haberi düşmüştür sadece…

Gözle görünür bir kasırga beklenirken, farkına varmazsınız aslında o, her an görülmezde.

Deniz öyle bir köpürerek dalgalanır ki… 
Derinlerinde ne varsa tortusu kalmış, yosunlarından atıklarına, çıkar her bir dalgada vurur sahile sessizce…
Bir plastiğin yıllar süren kaybolmamışlığını gözler önüne serer bazı atıklar da. 

Yosunlar denize dahildir de, ya o plastik atıklar… 
Ah o çözülememiş ZEHİR YARATAN O PLASTİK ATIKLAR, AH O NAYLONLAR !

Denizin yosunlarıyla kaplanmış, bazen de ilk atıldığı gün gibi hala bozulmamış çıkar gün yüzüne. 
İçindeki tüm canlılığı almış katilleri yakalanmıştır denizin, denize ait canlılığın zehirlenmiş ölü bedenleri de vurur aynı sahile…

Çevreci örgütler yüzyıllarca denizde kalan ve yaşam dengesini alt üst eden plastik atıklarla ilgili spot spot farkındalık mesajları gönderirken, biz yine savurup atarız elimizdekini bile bile o canım denize… 

Bu nedenle aslında çevre kirliliği gibi içimizde, geçmişin tüm gereksiz atıklarıyla beraber yaşam denizimizde ve derinimizde.

Sakince yürüdüğümüz bir kıyı şeridinde hayal edin kendinizi, ya da üşenmeyin gidin bir sahile ve sadece izleyin. Bakın sahile vuran o kirliliğe… Bir torba alın hatta elinize (naylon olmasın tabi bu)  toplayın denize olan borcunuzu…

Bir an durun, şimdi kendi iç denizinin sahilinde yürüyün… Devam edin….Yürüyün….Yürüyün!
Ve sadece gözlemleyin kıyı şeridinizi, ya da içinizdekileri.

Zamansız  zamanlardan geçerken bakın bakalım kaç plastik var içinizde ve kaçı size ait…

İçimizde ne varsa sahilimize de o vurur, 
dikkat etmeli bu nedenle dış denizimizin de, 
iç denizimizin de içindekilere.

Evren’den ✍🏻

@wwf_turkiye #1GüzelHareket


O Ana Adanmış

Çizmek, görünümlerin yapısını inceleyerek bakmaktır. Bir ağaç çiziminin gösterdiği ağaç değil, bakılmakta- olan-ağaçtır. Ağaç görüntüsünün bir anda kaydedilmesine karşın, bu görüntünün incelenmesi( bakılmakta -olan- ağaç ) saniyenin binde biri yerine dakikalar ya da saatler sürmenin yanı sıra, daha önceki bakma deneyimlerini de içerir ve onlardan çıkar ve onlara atıfta bulunur. Ağaç görüntüsünün kaybolduğu an içinde bir yaşam -deneyimi kurulur . İşte çizme ediminin gözden kaybolma sürecini reddedişi ve bunun yerine birçok anın aynı anda varoluşunu sunuşu böyle olur.

Her bakışla biraz kanıt toplar çizim, ama aynı anda görülebilen birçok bakışın kanıtlarından oluşur. Bir yandan doğada resim yada çizimdeki görüntü kadar değişmez bir görüntü yoktur. Öte yandan, bir çizimde değişmez olan şey, bir araya getirilmiş o kadar çok andan oluşur ki, bunlar parçadan çok bütünlük oluştururlar. Çizim ya da resimdeki dural imge iki dinamik sürecin karşıtlaşmasından doğar. Bir araya getirişlerin karşısında gözden kayboluşlar. Şekille açıklama kolaylığı adına zamanı bir akış, bir nehir olarak ele alırsak çizme ediminin de akıntıya karşı gitmekle durallık kazandığını söyleyebiliriz.

Vermeer’in kanalın öte yakasındaki Delft manzarası, bunu hiçbir kuramın beceremeyeceği kadar iyi açıklamaktadır. Resmedilmiş an ( neredeyse ) üç yüzyıldır değişmeden kalmıştır. Suyun içindeki yansımalar kımıldamamıştır. Gene de bu resmedilmiş an, biz bakarken, hayatta ancak ender olarak yaşadığımız bir doluluk ve gerçeklik içerir.

John Berger- O Ana Adanmış


Himbaların şarkıları

Bugün Afrika’da varlığını sürdüren kabileler arasındaki Himbalar, çocukların doğum günlerini doğdukları tarihe ya da gebe kaldıkları zamana göre değil de, annenin çocuk sahibi olmaya karar verdiği güne göre hesaplayan az sayıdaki kabilelerden biridir.

Bir himba kadını çocuk sahibi olmaya karar verdiğinde, uzaklara gider ve kendi başına bir ağacın altına oturur. Gelmek isteyen çocuğun şarkısını duyana kadar sessizliği dinler. Bu çocuğun şarkısını işittiğinde, çocuğun babası olacak adama gelir ve şarkıyı ona öğretir. Çocuğa hamile kalacağı ilişkiyi yaşadıklarında, çocuğun şarkısını ona bir davet olarak birlikte söylerler.

Gebe kaldığında, anne bu şarkıyı ebelere ve köyün yaşlı kadınlarına öğretir, öyle ki, çocuk doğduğunda, yaşlı kadınlar ve insanlar, doğan bebeğin etrafında toplanır ve ona hoşgeldin demek üzere, çocuğun şarkısını söylerler. Çocuk büyüdükçe şarkısı diğer köylülere de öğretilir. Eğer çocuk düşer veya yaralanırsa biri onu kaldırır ve ona çocuğun şarkısını söyler. Ya da çocuk harika bir şeyler yaptığında, ergenlik törenlerinden geçmeye başladığında, bu kişiyi onurlandırmanın bir yolu olarak, köylüler ona kendi şarkısını söylerler.

Himba kabilesinde, çocuğun şarkısının tüm kabile üyeleri tarafından söylendiği bir diğer durum daha vardır. Eğer bir Himba kabile üyesi kadın ya da erkek bir suç işler ya da Himba toplumsal normlarına aykırı bir şey yaparsa, köylüler onu köy merkezine çağırır ve topluluk etrafını çevirirerek hep birlikte ona doğum şarkısını söylerler.

Himbaların doğruluğa çağırma yolu bir ceza değil, bir sevgi ve kimlik hatırlatmasıdır. Kendi şarkınızı fark ettiğinizde, bir başkasını incitecek herhangi bir şey yapma arzusu ya da gereksinimi duymazsınız.

Evlilikte şarkılar birlikte söylenir. Ve son olarak, bir Himba kabile üyesi yatağına uzandığında, ölmeye hazır olduğunda onun şarkısını bilen herkes toplanır ve ve şarkıyı söyler – o kişinin şarkısı son kez söylenir.

(Arkeoloji Dünyası)


Lâle’nin Anlamı, Yolu, Saltanatı

Gökkubbeye uzanan biçimi, göz kamaştıran renkleri ve kusursuz endamıyla dünyanın pek çok köşesine damgasını vurmuştur lâle…
Zaman geçmiş, çağlar değişmiş olsa bile, lâlede mevcut güzelliği arama, güzelliğe uzanma arzusu değişmeden sürüp gitmiştir. Resimlere, şiirlere konu olmuş, simge olmuş, mekânları süslemiş ve yüreklere yerleşmiştir lale.
Lâlenin anlamına varmak, yalnızca yetiştirip seyretmek değildir , onu tanımak emek ister. Hafif kokusunu almak için bile önünde eğilmek, bu narin çiçeği koklamak gerekir.

Zambakgiller familyasından Tulipa denen süs bitkisi lâle olarak tanınır. Üzerinde zarımsı bir örtü bulunan soğanları vardır. 1-30 cm boyunda, yüksek rakımlarda yaşar. Açma zamanı Mart ve Mayıs ayları arasındadır.

Lâle sözcüğü Türkçe’ye Farsça’dan geçmiştir, anlamı “değerli taş ” olan lâl’e gönderme yaparak kırmızı renginden dolayı lâle adını almıştır . Bir ismi de ateş renginde güldür… Gelincik ise yabani dağ lâlesidir.

Mitolojide lâlenin ortaya çıkışının ilk öyküsü, Pers mitolojisine dayanır. Buradaki söylence, bir yaprağın üzerindeki çiğ tanesine düşen yıldırımın yaprağı tutuşturmasını ve o alevin hemen sonra donarak lâleyi oluşturmasını anlatır. Lâlenin içindeki siyahlıklar bu kadim yanıktan kaynaklanır.

Ya da Yunan mitolojisinde anlatıldığına göre lâle, Afrodit’in sevgilisi Adonis’e olan aşkını kıskanan Tanrıların yolladığı korkunç yaban domuzunun, yakışıklı Adonis’i kasığından yaralayarak öldürmesiyle yarasından akan kanın suladığı toprakta biter. Adonis Efsanesi’nin geçtiği yer olarak Idelion Tepesi ya da Lübnan gösterilir, Babil’ den geçen Adonis Irmağı sularının her yıl Adonis in ölüm yıl dönümünde kızıla boyandığı söylenir.

Bu söylencenin bir başka çeşitlemesi olarak da İran mitolojisinde Sivâyeş öyküsü anlatılır. Masumluk ve mazlumluk simgesidir Sivâyeş. Uğradığı haksızlıklara karşı mücadele ile geçen ömrünun sonunda yine Kral Efrasiyab tarafından öldürtülür. Akan kanından ırmak kenarında kimi çeşitlemelerde lâle olarak söylenen kırmızı çiçekler bittiği söylenir.

Öyküler, söylenceler çeşitlenebilir, ancak lâlenin esinlendirdiği hayal dünyası hep canlı, hep heyecan verici, hep ateştir.

Lâleye yüklenen anlamlar çoğaldıkça çoğalır… Bu özel çiçeğin kırmızısı bir yana taç yapraklarının içlerinin dibindeki kara renk bile neler neler esinlendirir.

Lale Devri’nde ortaya çıkan türlerinin şaşırtıcı sayısı bu döneme ismini veren çiçeğin o zamanlar gördüğü itibarı anlatmak üzere bir göstergedir. Osmanlı kültüründe her zaman sevilen motiflerden olmuştur.

Enver Ziya Karal’ a göre ” Lale, bir sembol olarak hayat ve tabiat ile insanın barışmasını ifade eder. “

Aynı zamanda bu dönem müziğin coşkusunun egemen olduğu bir dönemdir. Lâlenin şiire şiirinse lâleye el verişi sayısız yapıtta gösterir kendini.. Şiirin lâlesi hiç solmaz.

Tezhip ve minyatür sanatında da önemli bir yer tutar lâle.. Çini sanatında, içinden çıktıkları ateşin heyecanını çiçeklerinin renklerinde; beyaz zemindeki lâcivertlerde, firuzelerde, mercan kırmızılarında ve ardından zümrüt yeşillerinde hep sürdüren dolayısıyla katı ve pürüzsüz yüzeylerinde gerçeküstü bir canlılık barındıran toprağın bu özel ürunlerinin de baş süslerindendir.

Dünya kültüründe de yerini kanıtlamış harikûlade renkleri, zarif görünümü ve taşıdığı anlamlarla yürekleri fethetmiş ve vazgeçilmezliğinin tadını çıkaran bir çiçektir.

Aşkın lâlesinde bir kural da, ” kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, ” ne yapalım kaderimiz böyle ” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader, yolun tamamını değil, yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ancak tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. O halde ne hayatımızın tam hâkimiyiz, ne de hayat karşısında çaresiziz !”

Dilerim lâlelerle şenlensin gönlümüz…
Lâlelerle iyiye, doğruya, güzele gitsin ömrümüz !


Kitaplar

“Kitap okuyorum ama karakterleri ve içeriği sürekli unutuyorum” diyen kişiler için bir paylaşımdır…”

Bir defasında hocama dedim ki: “Bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiçbir şey kalmadı.”

Bana bir meyva uzattı ve dedi ki: “Bunu ağzında çiğneyip ye.”

Yedikten sonra sordu:

”Şimdi sen büyüdün mü?

” Hayır,” dedim.

Dedi ki: “Büyümedin ama o hurma vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, deri oldu, tırnak oldu, hücre oldu…”

Anladım ki, okuduğum kitap da öyle dağılıyor:

Bir kısmı kelime dağarcığını zenginleştiriyor. Bir kısmı bilgi ve irfanını artırıyor, bir kısmı ahlakını güzelleştiriyor, bir kısmı yazı ve konuşmada üslubuna incelik katıyor, bir kısmı hayata farklı bakmanı sağlıyor, bir kısmı içindeki sevgi-merhameti arttırıyor, bir kısmı özgüvenini arttrıyor, düşünmeni, sorgulamanı tetikliyor, olaylar karşısında nasıl davranman gerektiğini öğretiyor… her ne kadar sen bunların farkında olmasan da.

Kitap okumak bir şeye yaramaz, çünkü kitap okumak çok şeye yarar! O kadar çok şeye yarar ki neye yaradığını söylemek imkansızdır.

“İyi dostlar, iyi kitaplar, bir de huzurlu bir vicdan: İşte ideal hayat.”

Mark Twain


Dünya şairler konferansı

DÜNYA ŞAİRLER KONFERANSI

1958 yılıydı. Belçika’dan bir telefon :

-Seni şu tarihte Brükselde yapılacak ” Dünya Şairler Kongresi’ne” çağırıyoruz !

– Etmeyin eylemeyin; gerçi her iki Türk’ten üçü şairdir ama, ben değilim.

– Ettik eyledik. Sizi bekliyoruz.

– Nazım’ın ( Hikmet ); ” Cevat hepimizden büyük şair. Hiçbirimiz lirizm açısından onun kadar iyi şair olamadık. ” sözünden mi hareket etmişler, bilmem. Sıkça söylediğim gibi, benim sözümde ” hayır” ya da ” yok ” yok. Kalktık, daha doğrusu uçtuk gittik.

Aman efendim, dünyanın dört yanından şairler sökün etmiş.

Kongre başkanı, okkalı bir giriş yaptıktan sonra, şiirin dünyayı düzene sokacak tek güç olduğundan söz etti. Ben de dinlemek, anlamak ne gezer?

Aklım fikrim, benim gerçek kimliğimi açıklayacağımda, bunun üzerine kongreyi düzenleyenlerden birinin,” bağışlayın sizi yanlışlıkla çağırmışız, ülkenize dönebilirsiniz ” diyerek” beni salondan uzaklaştıracaklarında !

Başkan daha bir şeyler söylüyordu; bir kulağımdan çıkamaz, çünkü öbür kulağıma girmiyorlardı sözleri.

Bir ara yanımdaki şaire, kolumu dürttü :

– Kalksanıza bayım, dedi, sizi çağırıyorlar !

İşte şimdi hapı yuttuk, herkese rezil olduk diye geçiriyordum içimden, başkanın son sözlerini duyabildim :

– Ilk olarak Türkiye’nin önemli şairlerinden Halikarnas Balıkçısı’nı çağırıyorum. Bildiğiniz gibi, konuşma süresi her şair için 10 dakika.

Alkışlar ardından, hiç sevmediğim mikrofonun önüne geçtim.Şimdi ben ne diyeceğim ? Aklıma ilk geliveren tümceyi söyledim:

-Tarih, 3 büyük şair yazmıştır :

Homeros bir, Dante 2 !

Sustum .

Salonun değişik yerinden haykırmalar :

– Peki üçüncüsü kim ?

– Ben nereden bileyim, herkesin üçüncü şairi farklı, belki de kendisidir !

Şaşkınlığımdan verdiğim bu yanıt, inanılmaz bir etki yaptı salonda . Alkış, alkış…Hangi sanatçıya nasip olmuştur böyle tezahürat ?

Pek sevmesem de bu coşku bana cesaret verdi. Açtım ağzımı yumdum gözümü…Sappho’dan, Alkman’dan, Anakreon’dan, Ahmet Yesevi’den, Yunus’tan, Nazım’dan söz ettim.

Bu arada başkana pusulalar gelmeye başladı :

Tamam beni protesto ediyorlar, gevezeliği kesmemi istiyorlar diye düşünürken başkan açıkladı :

Değerli şairler, şu ana dek elime ulaşan beş yazıda, bunları gönderen şairler, kendi haklarından vazgeçtiklerini, bu sürenin de Balıkçı’ya verilmesini istiyor. Kabul edenler, etmeyenler ?

Oy birliği ile kabul edildi ve ben, 10 dakikayı gözümde büyütürken, 6×10 tam bir saat konuştum.

Melek Alev derledi.