17 Deve Hikayesi

Yaşlı baba, ölüm hak, miras helal diyerek oğullarını yanına çağırır ve mallarını taksim eder. Geriye paylaşılmayan 17 deve kalır.

develerin yarısını büyük oğluna, üçte birini ortancaya, dokuzda birini küçük oğluna bırakır.

Çocuklar teşekkür eder.

Gün gelir, baba Hakk’ın rahmetine kavuşur. Çocuklar gayrimenkul ve menkulleri bölüşürler. Ancak develeri bir türlü pay edemezler.

17, ne ikiye, ne üçe, ne de dokuza bölünür.

Kardeşlerden biri, “develerden birini keselim” der.

Diğeri ise “devenin ölüsü değil bize dirisi lazım” diye karşı çıkar.

Soluğu, bilge kişinin yanında alırlar ve durumu anlatırlar.

Bilge kişi ise ” benim devemi alın ve ona göre kardeşçe pay edin” diye bir çözüm üretince

sevinerek, evlerine dönerler ve böylece 18 develeri olur.

18’i ikiye bölerler, 9’u büyük çocuğun olur, kalanı üçe bölerler, 6’sı ortancanın, ikisi ise küçük çocuğun olur.

Fakat yine bir sorun vardır. Bu kez 18. deve ortada kalmıştır. Yine bilgeye giderler. O da gülerek, “madem sorunu çözdünüz, benim deveyi bana geri verin” der.

Hikâyede anlatığı gibi, en zor anlarda bile her zaman bir çıkış noktası vardır. Kaosun olduğu yerde bile fırsat tohumları, yeşermek için bekler. Yeter ki soruna değil, çözüme odaklanalım. Çünkü sorunun içinde çözümler de saklıdır.

Einstein

2BEDF48D-7E25-427C-987F-046EB3F5E267Albert Einstein trendedir. Bütün ceplerini ve çantalarını araştırmasına karşın biletini bulamaz. Bu arada kontrolör yaklaşır ve şöyle bir şeyler söyler: “Dr. Einstein, sizi herkes tanır. Princeton’un size başka bir tren bileti alacak parası olduğunu da biliyoruz.”

Einstein’in yanıtı da şöyle olur: “Benim endişem para değil. Bileti bulmak zorundayım, çünkü nereye gittiğimi unuttum.”

Tıpkı Einstein gibi, sizler de para için değil, nereye gittiğiniz için endişelenmelisiniz. Nereye gittiğinizi keşfederseniz, para da zaten gelir.

 

Gökkuşağı Efsanesi

Dört ayaklı dostlarımızın ( ya da sevdiğimiz diğer hayvanların ) bize veda edip son nefeslerini verdiklerinde Gökkuşağı Köprüsü’nü geçtiklerini söyleyen bir efsane vardır. Efsaneye göre, köprünün diğer tarafına geçtiklerinde koşup oynayabilecekleri, özgürlüklerinin tadını çıkarabilecekleri çayırlar ve tepeler onları beklemektedir.

Gökkuşağı Köprüsü’nün diğer yanında onların iyi hissetmelerini sağlayacak yeterince alan, yiyecek, su ve güneş ışığı bulunduğunu söylerler. Daha da fazlası, bu efsaneye göre, hasta olan, sakatlanan ya da acımasızca yaralanan tüm hayvanlar yeniden sağlıklarına kavuşur ve coşkuyla eğlenir.

Bu güzel efsane, Gökkuşağı Köprüsü’nü geçince diğer tarafta bıraktıkları o özel kişiyi özlemelerinin dışında, dostlarımızın mutlu ve mesut olduğunu anlatır.

İşte bu yüzden, diğerleri oynarken, içlerinden biri bir anda durup bakışlarını ufka doğru dikebilir.

Efsaneye Göre Ruhlarımızın Yeniden Buluşması :

Bizi görünce büyük bir heyecanla grubundan ayrılıp köprüyü hızla geçmek için koşmaya başlar. Köprünün ortasında bizi görür ve selamlamak için acele eder. Efsaneye göre işte o anda insanlar ve hayvanlar, bu sıkı fıkı dostlar, bir daha hiç ayrılmamak üzere yeniden bir araya gelir.

Ne o bizim yüzümüzü yalamaktan kendini alıkoyabilir, ne de biz dört ayaklı meleğimizi, canımız kadar sevdiğimiz bu yaratığı okşamaktan kendimizi alıkoyabiliriz. Efsaneye göre, böylece karşılıklı sevgi ve bakışmalarla sonsuza dek bir arada oluruz.

Bu efsane, canımız kadar çok sevdiğimiz hayvanlarımızı kaybettiğimizde kalbimizi umutla doldurur.

Bir hayvan bu dünyadan ayrıldığında, sıcaklığını artık hissedemesek de mecazi olarak hep kalbimizde kalacağını anlamamıza yardımcı olur.

Bu dünyadan ayrılsalar bile, sadık ve sevgi dolu dostlar olarak kalbimizde kalacaklardır.

Terkedilmiş hayvanların Gökkuşağı Köprüsü :

Şükürler olsun ki bu efsanede birinin sevgisini tadamayan hayvanlar da unutulmamıştır. Kalplerimizi ısıtan efsane şöyle devam eder…

“Gökkuşağı Köprüsü’nde, güneş, normal güneşli günlerde olduğundan çok farklı battı bugün; hayal edebileceğiniz en hüzünlü, soğuk, gri gündü. Yeni gelenler ne düşüneceklerini şaşırdılar. Gökkuşağı Köprüsü’nü geçtikten sonra hiçbir zaman böyle bir gün yaşamamışlardı. Ancak uzun zamandır sevdikleri dostlarının gelmesini bekleyen hayvanlar neler olup bittiğini çok iyi biliyordu. Köprüye giden yolda olacakları izlemek için toplandılar.

Bir süre bekledikten sonra başı önünde kuyruğunu güçlükle taşıyan çok büyük bir hayvan geldi. Onu bekleyen hayvanlar köpeğin hikayesinin ne olduğunu anında anladılar çünkü daha önce aynı şeye pek çok kez şahit olmuşlardı. Hayvan yavaş adımlarla git gide yaklaştı. Fiziksel olarak acı çektiğine dair bir iz olmasa da duygusal açıdan mahvolmuş bir halde olduğu, çok acı çektiği belliydi.

Köprüde bekleyen diğer hayvanlara benzemiyordu. Ne sağlığına kavuşmuştu ne de gençliğine geri dönmüştü, eğlenir gibi bir hali de yoktu.

Köprüye doğru yürürken diğer hayvanların ona gözlerini dikip bakmasını izledi. Buraya ait olmadığını ve köprüyü geçebilse mutlu olacağını biliyordu. Ancak bu gerçekleşemeyecekti. Köprüye yaklaştığında bir melek belirdi, büyük bir üzüntüyle ondan özür dileyerek geçemeyeceğini söyledi. Çünkü yalnızca biri tarafından sevilenler Gökkuşağı Köprüsü’nü geçebiliyordu.

Gidecek hiçbir yeri olmayan hayvan arkasını dönmüş gidiyordu. Çimenlerde ondan daha yaşlı ve kırılgan görünen bir hayvan grubu gördü. Oynamıyorlardı sadece çimene uzanmış yatıyor ve Köprü’ye giden yola bakıyorlardı. Onlara katılmak, yola bakmak için yanlarına gitti, durdu ve beklemeye başladı.

Köprüye yeni gelenlerden biri, gördüklerine anlam veremedi ve aralarından birine neler olduğunu sordu. “Oradaki zavallı hayvanı ve yanındakileri görüyor musun? Onlar hiçbir zaman sahiplenilmeyen hayvanlar. En azından o bir hayvan barınağındaymış; barınakta yaşamaya başladığında da şimdiki gibi gri tüylü, gözleri hafif buğulu gören yaşlı bir hayvanmış. Ancak hiçbir zaman barınaktan çıkamamış ve o ayrılırken yanı başında bekleyen bakıcısından başka ona ilgi gösteren kimsesi olmamış. Bir ailesi olmadığı için, Köprüyü birlikte geçebileceği, ona eşlik edebilecek birisi de yok.”

Hayvanlardan ilki bir an durdu ve sordu: “Peki, şimdi ne olacak?” Sorusuna cevap alamadan bulutlar dağılmaya başladı ve güçlü bir rüzgar onların gözden kaybolmasına sebep oldu. Köprüye yaklaşan yalnız biri olduğunu görüyorlardı, yaşlı hayvanlardan bir grup altın bir ışık banyosunda yıkandı, yeniden sağlık, neşe ve hayat dolu genç hayvanlara dönüştüler. İkinci hayvan, “İzle, o zaman anlayacaksın,” dedi.

Bekleyen diğer bir grup hayvan da yola doğru yaklaştı ve o kişi yaklaşırken başlarını önlerine doğru eğdiler. Her bir hayvanın kafasına dokunan kişi, bazılarını sevgiyle okşadı, bazılarının kulaklarını şefkatle buruşturdu. Yeniden gençleşen ve sağlıklarına kavuşan hayvanlar onun arkasında sıraya dizildiler, Köprüye doğru giden yolda bu kişiyi takip ettiler. Sonra da birlikte Köprüyü geçtiler.

Hayvanlardan ilki, “O kimdi?” diye sordu. İkincisi: “O hayvanları çok seven ve onları korumaya çalışan biriydi. Onun gibi insanların çabaları sayesinde yeni yuvalara kavuşan hayvanlar adına buradakiler, ona duydukları saygının bir göstergesi olarak başlarını öne doğru eğdiler. Elbette, tüm bu hayvanlar zamanı geldiğinde, yeni aileleri buraya ulaştığında, köprüyü geçebilecekler.

Sağlıklarına kavuştuklarını gördüğün yaşlı hayvanlar hiçbir zaman yuvası olmamış olanlardı… aileleri olmadığı için Köprü’yü geçemiyorlardı. Dünyadayken terkedilmiş hayvanlar için çalışan biri buraya ulaştığında onlara son bir kurtarma ve sevgi gösterme hakkı veriliyor. Dünyadayken ailesi olmayan bu zavallı hayvanlara eşlik etme hakları var, böylece Gökkuşağı Köprüsü’nden geçebilmiş oluyorlar.

Alıntıdır

TAPUAT / TABİAT ANA

Umut, Yaşam, Yenileme: TAPUAT / TABİAT ANA

E9431DDD-48A1-4B8E-8044-00F972858A6E

Bugünün Kuzey Arizona’sında yaşayan Hopituh Shi-nu-mu (yani barış insanları) Hopi isimli Amerikan Yerlileri’ne ait bu sembolün kökeni, dünyanın en eski sembolü olan labirenttir.

E10B4A88-870C-488A-9722-D5C6C15C1C96

Anne ve çocuk anlamına gelen Tapuat, göbek kordonundan başlayarak hayatın döngüsünü ve insanın içindeki yolculuğu sembolize eder. Tüm canlıların annesi olan Doğa Ana yani dünya ve onun çocuğu olan hayatın sembolüdür.

Doğu Amerika’daki diğer yerli topluluklarla bağlantılı olan Hopiler, asla tek bir grubun kimliğine sahip olmadılar; bağımsız köylerde yaşıyorlardı, dil (Uto-Aztek dili), kültür ve yaşam anlayışlarını diğer yerli halklarla paylaşarak, ortak bir kültür ve dünya görüşünün bir parçasını oluşturuyorlardı.

Mayalardan farklı olarak Hopiler, bu çağların değişim tarihleri noktasında nadiren kesin konuşurlar. Bu sebeple, Mayalara ‘zamanın ustaları’ denirken, Hopilere ‘mekânın ustaları’ adı verilir.

Tapuat sembolü Hopi’ ye atfedilmesine rağmen, dünyadaki diğer kabilelerde ve kültürlerde benzer labirent tipi semboller bulundu.

Neredeyse tüm yerli insanlar bu sembolü insan yaşam döngüsünün simgesi olarak kabul eder.

Tapuat sembolü aynı zamanda anne ve çocuğu için bir simgedir. Semboldeki çizgiler yaşamın evrelerini ve hareket yolunu temsil eder, yaşam daima annenin etrafındaki uyanıklığın içinde sürer.

Merkez, amniyotik çuvalı – yaşamın merkezini – başlangıcını simgelemektedir.


Bu ışık altında, birçok seviyedeki yaşamın farkındayız, çünkü hem fiziksel anne ile hem de Dünya Ana ile hatta Kozmik Ana ile olan bireysel bağlantımızı hissediyoruz.

Bir “yaşam labirenti” olarak, yaşamda yaptığımız her seçimle yapılan çeşitli dönüşleri görebiliriz. Her seçimde yolumuz yeni bir yöne döner.

Hopi efsanesi dünyanın kivaz adı verilen yeraltı mağaralarında yaratıldığını gösterir. Bu mağaralar, Toprak Ana’nın rahmi olarak kabul edilir. Bu yeraltı alanlarından tüm insanlık, dünyanın ilk yaratıcı suları çekildikten sonra ortaya çıktı.

İnsanların yeraltı tünellerinde (labirentlerde) yeryüzünde yollarını bulmak için hareket etmeleri gerekiyordu. Bu ‘Gerçek Yolu’ bulmak için Ana ruhuna olduğu kadar sakin ve serin bir zekâya da güvendi.

Biçimiyle insan yaşamını besleyen plasental bir kütleyi de kuvvetle andırıyor olmasından dolayı da ‘anne’ kavramıyla nitelendirilir.

Dilimizde Tabiat Ana olarak düşündüğümüz bu kavramın en az bizim kadar canlı olduğunu gösteren bu yaklaşım, Kadim uygarlıklardan günümüze taşınan bir uyanışın da sembolü olsun dileriz.

Çeviri ve Derleme: Evren’den

#MasalÜniversitesi

Kaynaklar:
Our Story Kombucha
Tapuat Kombucha

Kaptan June

🍂96 sene önce, İngiltere’de doğdu.
Babası petrol mühendisi, iş için Afrika’ya taşındılar, Uganda’da yaşadılar, Svahili dilini öğrendi, uçsuz bucaksız savanlarda çıplak ayakla koşturdu, macera filmlerini andıran hayatı işte böyle başladı. Çılgın, güzel etrafına ışık saçan bir kızdı.
Londra’ya döndüklerinde, bale, tiyatro, şan dersleri aldı, sahnelerde olmayı düşlüyordu ama, henüz 20’sinde aşık oldu, evlendi, eşi çok zengindi, aralarında ciddi yaş farkı vardı, bambaşka bir hayata savruldu, düşündükleri gibi gitmedi, boşandılar, bir başkasına aşık oldu, gene evlendi, bu seferki eşi daha da zengindi, önce New York’a taşındılar, sonra
Cenevre’ye yerleştiler, muhteşem bir malikanede yaşıyorlardı, jet sosyetedeydi, ışıltılı partilerdeydi ama, Afrika savanlarında koşturan ruhunun aradığı bu değildi, gene boşandı.
Küçücük bir yelkenli aldı, tek başına, Akdeniz’e açıldı. Yunan adalarına demirledi.
🍁20 sene…
Şu adadan bu adaya dolaşırken, Ege denizini avucunun içi gibi bilen, tecrübeli bir kaptan haline geldi.
🍂1975 yılında Ömründe ilk defa Marmaris’e uğradı. Dalyan’a İztuzu plajına vuruldu adeta. Seneye gene geldi. Öbür sene, gene… Olacak gibi değildi, ayrı duramıyordu.

🍁1986 yılında 64 yaşındayken… Tası tarağı sattı, Dalyan’a taşındı.

🍂İztuzu plajında derme çatma, ilkel bir barakaya yerleşti. Bir sabah uyandı ki etrafı carettalarla dolu. Meğer yuvasını, carettaların yuvasına yapmıştı ! Çocuğu yoktu, Kaplumbağaları evlat edindi.*

🍁Gel zaman git zaman… İztuzu Plajı’na beş yıldızlı otel yapılacağı anlaşıldı.
İngiliz-Arap ortaklığı, 1800 yataklı bir otel dikilecekti. Doğal 🍂Hayatı Koruma Derneği’yle elele verdi, dünyayı ayağa kaldırdı, ABD’de İngiltere’de İsviçre’de kampanya başlattı, Turgut Özal hükümetine geri adım attırdı, otel projesini iptal ettirdi.
🍁İztuzu plajı SİT alanı ilan edildi, carettalar ilelebet kurtuldu. Bir daha böyle bir tehlike yaşanmasın diye Deniz Kaplumbağaları Koruma Vakfı’nı kurdu. Vakfın kurulması için gerekli olan parayı kendi cebinden verdi.

🍂2009’da 87 yaşındayken Türk vatandaşı oldu.

🍁Joan Christine Fairey Haimoff. Kısaca “Kaptan June” olarak tanınıyor. Sekiz köpeği ve dokuz kedisiyle birlikte hâlâ o barakada yaşıyor, 1966 model vosvosuyla Dalyan sokaklarında dolaşıyor, bilgisayar kullanıyor, gündemi takip ediyor.
İztuzu’na çivi çakılmasın, carettaların üreme alanlarına zarar gelmesin diye mücadelesini sürdürüyor, bölgedeki tüm çevreci eylemlere en önde katılıyor.3E356763-41F1-4E21-9A4D-223F2A504DDF

« Önceki Yazılar Recent Entries »