Tag Archives: Bilgi

Mendil

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”

”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.

”Peki” dedim, ”Ver bir tane”

Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.

”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”

”Peki” dedim, ”Peki, kızma”

Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”

”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”

”Annen, baban yok mu senin?”

”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”

”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.

”Her yerde” dedi, hem de gülerek…

”Nasıl yani her yerde?”

”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.

Haksız da sayılmazdı hani…

”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”

”Sakallı mehmet amcadan”

”Kaçtan veriyor sana tanesini?”

”İkiyüzelli’den”

”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”Ee!.. İkiyüzelliii”

”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”

diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,

karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”

”Niye ki?” dedim, anlattı:

”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?

diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de

gizlice koydum çantasına.”

”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,

bir seferde, topluca yani olur mu?”

”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…

O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.

Satılık olanlar sadece mendiller abi.

Günlerimi bırak, bana kalsın…

Alıntı

Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)

Bu da geçer ya Hu

BU DA GEÇER YA HÛ

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme! Unutma, bu da geçer.”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer.”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır.

O aralar ülkenin sultanı (II. Mahmud)kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.

“ATATÜRK’ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya’daki konutunun duvarına astığı “biricik hat” yazısının “Bu da geçer ya Hû” olduğu söylenir.

ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin’de yaptığı bir konuşmada, bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: “Doğu’da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar: ‘Bu da geçer!’ Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir.”

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi’ni doldurunca, Üsküdarlı meşhur Hattat İsmail Hakkı Altunbezer, bir kağıda “Bu da geçer ya Hû” yazıp atölyesine asar; kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, “Mütareke Dönemi”nin bir simgesi olmuştur.

Bu sözle anlamlandırılan “sabır ve tahammül”e büyük gereksinim duyduğumuz son dönemlerde, Mustafa Kemal’in de “sabır testi”nden geçtiği yılları anımsamakta yarar var.”

O zaman hep birlikte “Bu da geçer ya Hû! ”

(*) Alıntı. Kaynağı bilinmiyor.

Ön yargı

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. ”Sadece at kayıp” deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu adamın akli dengesi yerinde değil” diye alay etmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. ”O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar, “oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir.” Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Öykü ünlü Çin düşünürü Lao Tzu’nun zamanında geçer.

Ömer Hayyam

Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka!

Bir ışık daha var, ışıklardan başka.

Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye

Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka.

Ömer Hayyam

Ölüm yıldönümünde saygı ile anıyoruz

Doğum tarihi : 18.Mayıs.1048 Ölüm tarihi : 04.Aralık.1131
Ömer Hayyam kaç yaşında öldü : 83
Meslek : Şair, Yazar, Filozof, Fizikçi
Ömer Hayyam doğum yeri : Nişabur, İran
Ölüm yeri : Nişabur, İran

Ömer Hayyam kimdir?

İranlı astronom, bilim adamı, şair, bilgin ve filozoftur. Asıl adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam‘ dır. Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusudur. Batı ülkelerinde adına birçok dernek kurulmuş, rubaileri bütün batı dillerine çevrilmiştir. Matematik, fizik, astronomi ve tıp alanlarında birçok icadı ve önemli eseri bulunmaktadır. İbn-i Sina‘dan sonra Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul edilmiştir.

18 Mayıs 1048‘de İran’ın Nişabur kentinde doğdu. Ömer Hayyam, bir çadırcının oğluydu. Bu yüzden acem dilinde çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden aldı. Ömer Hayyam, yaşadığı dönemde daha çok bilgin olarak ün kazandı. 

Matematik ,fizik, astronomi ve tıp gibi rasyonel ilimler dışında müzik ve şiirle de yakından ilgilendi. İran’ın, Selçuklular yönetiminde olduğu dönemde yaşayan Hayyam, Horasanülkesindeki büyük şehirleri, Belh, Buhara ve Merv gibi bilim merkezlerini gezdi, Bağdat‘a da gitti. Zamanının hükümdarlarından, özellikle Selçuklu Sultanı Melikşah ve Karahanlı Şemsülmülk‘ten büyük yakınlık gördü. Saraylarına ve meclislerine sık sık konuk oldu. Residüddin‘in “Cami-üt-Tevarih” adlı eserinde anlattığına göre Nizamülmülk ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ile okul arkadaşları ve yakın dosttular. Nizamülmülk, bilgisine çok güvendiği için devlet yönetimi konusunda kendisine yardımcı olması için Hayyam’dan yardım istedi, ancak o, saray entrikalarından hayatının sonuna kadar uzak kalmayı yeğlediği için bu teklifi geri çevirdi.

Gerek kendi yaşadığı dönemde, gerekse sonraki çağlarda yazılan tüm kaynaklarda, Ömer Hayyam’ın çağının bütün bilgilerini edindiği, o alanlarda derin tartışmalara girdiği, fıkıh, ilahiyat, edebiyat, tarih, fizik ve astronomi okuttuğu yazılıdır. 

Hayyam, fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir alanlarında değişik eserler yazdı. Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında İbni Sina’nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi, Cebir ve Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer aldı. En büyük eseri Cebir Risalesi‘ydi. Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yaptı. Bunun yanısıra, binom açılımını ve bu açılımdaki katsayıları da bulan ilk kişiydi. 

Ömer Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini belirleyen, sonraki yüzyıllarda da İslam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına neden olan, yazdığı rubailerdi. Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusuydu. O günlerden bugüne dilden dile dolaşarak gelen sayısının ikiyüz kadar olduğu tahmin edilen rubaileri, sonraki çağlara da damgasını vuran eserler oldu. 

Hayyam, rubailerini yazarken oldukça kolay anlaşılan, akıcı ve açık bir dil kullandı. Şiirlerinde gerçekçiydi. Yaşadıklarını ve gözlemlediklerini olduğu gibi dile getirdi. Ona göre, en şaşmaz ölçü akıl ve sağduyuydu. İnsanoğlu, gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşabilirdi.

Şiirlerinde zamanının haksızlıklarını ve saçmalıklarını ince ve alaycı bir dille yerdi. Dörtlüklerinin konusunu aşk, şarap, dünya, insan hayatı ve yaşama sevinci gibi temalardan seçti. İnsan hayatının ana dokularına felsefi bir gözle baktı. 

Büyük şaire göre gerçek olan, yaşanandır;dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur; insan, yaşadığı sürece gerçektir;en şaşmaz ölçü, iman değil, akıl ve sağduyudur; insan, aklıyla vardır; dolaysıyla da en iyi ölçü, en şaşmaz kılavuz akıldır ve gerçeğe ancak akıl yolu ile varılabilir.

Hayyam’ın şiirinde çağının haksızlıkları,madrabazlıkları ve saçmalıkları ince, alaycı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu; aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı bağlantılı olan gerçek eylem ve davranışlardır.

Hayyam kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş, rubai alanında tek örnek olarak benimsenmiştir. Batı ülkelerinde adına bir çok dernek kurulmuş, rubaileri bütün bati dillerine, bu arada birçok defa Türkçeye Rubaiyat-i Hayyam, Hayyam’ın Rubaileri, Ömer Hayyam ve Rubaileri, Dörtlükler adı altında tercüme edilmiştir.

Horasan’ın yıldızı; İran’ın ve Irak’ın dahisi, feylesofların prensi Ömer” şeklinde anıldı.

4 Aralık 1131‘de doğduğu yer olan Nişabur’da hayatı 83 yaşında sona erdi. 

Hayyam, yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almamıştır, ancak kendisi birçok teori ve icadın isimsiz kahramanıdır. 21 Mart 1079 yılında tamamladığı, “Celali Takvimi” olarak bilinen takvim için büyük çaba sarf etmiştir. Güneş yılına göre düzenlenen bu takvim 5000 yılda bir gün hata verirken, bugün kullandığımız “Gregoryen Takvimi” 3330 yılda bir gün hata vermektedir.

Çeşitli bilim dallarında birçok eser yazan Ömer Hayyam’ın eserlerinden 18 tanesinin adı bilinmektedir. 

Eserleri :
1.Ziyc-i Melikşahi. (Astronomi ve takvime dair, Melikşah’a ithaf edilmiştir) 
2.Kitabün fi’l Burhan ül Sıhhat-ı Turuk ül Hind. (Geometriye dair) 
3.Risaletün fi Berahin İl Cebr ve Mukabele. (Cebir ve denklemlere dair) 
4.Müşkilat’ül Hisab. (Aritmetiğe dair) 
5.İlm-i Külliyat (Genel prensiplere dair) 
6.Newruzname (Takvim ve yılbaşı tespitine dair) 
7.Risaletün fil İhtiyal li Marifet. (Altın ve gümüşten yapılmış bir cisimde altın ve gümüş miktarının bilinmesine dair. Almanya Gotha kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.) 
8.Risaletün fi Şerhi ma Eşkele min Musaderat(Öklid’in bir probleminin çözülmesi metoduna dair, Hollanda Leiden kütüphanesinde bir nüshası vardır. F. Woepcke fransızcaya çevirmiştir.) 
9.Risaletün fi Vücud (Felsefede ontoloji bahsine dair. Britanya kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur.) 
10.Muhtasarun fi’t Tabiiyat (Fizik İlmine dair) 
11.Risaletün fi’l Kevn vet Teklif (Felsefeye dair) 
12.Levazim’ül Emkine (Meskûn yerlerin iklimi ve hava değişikliklerine dair) 
13.Fil Cevab Selaseti Mesâil ve fi Keşfil Hicab (Üç meseleye cevap ve alemde zıtlığın zorunlu olduğuna dair) 
14.Mizan’ül Hikem (Pırlantalı eşyaların taşlarını çıkarmadan kıymetini bulmanın yöntemine dair) 
15.Abdurrahman’el Neseviye Cevab (Hak Teâlâ’nın alemleri yaratmasının ve insanları ibadetle yükümlü kılmasının hikmetine dair) 
16.Nizamülmülk (Arkadaşı olan vezirin biyografisi) 
17.Eş’arı bil Arabiyye (Arabça rûbaileri) 
18.Fil Mutayat (İlim prensipleri)

Biyografi sitesinden alınmıştır

Bilgenin Yüreğinde her dilek,

Anka kuşu gibi gizli gerek.

Damla nasıl inci olur denizde

Sedefler içinde gizlenerek.

Pet Martino

Büyük caz gitaristi Pat Martino,1980’de ciddi beyin anevrizması sonucu bir ameliyat geçirir. Ameliyat sonrası ise neredeyse tüm hafızasını kaybetmiştir. Bir tek anne ve babasını hatırlamakta, onun dışında arkadaşları, gitarı, kariyeri ve kim olduğu ile ilgili hafızası ise sıfırlanmıştır.

Takibeden aylarda yorulmak bilmeden eski müzik kayıtları üzerine çalışır, bilgisayar teknolojisinin de yardımıyla hafızasını ve enstrüman yeteneğini geri kazanarak, sahnelere geri dönmeyi başarır.

Pat Martino gitar çalmaya on iki yaşında başlamış ve onuncu sınıfta kendini tamamıyla müziğe adamak için okulunu bırakmıştır. Müzik onun hem en büyük hayali, hem de tüm hayatı olmuştur. Bu hayale sıkıca sarılarak ise yeniden eski sağlığına kavuşmayı başarmış,

dezavantajını aşmakla kalmamış, yaşadıkları ile eserlerine yepyeni bir boyut kazandırmıştır.

50 yaşından sonra sahnelere dönen Pat Martino müzikal bilgeliğinin yanı sıra büyük sorunlarla yüzleşen bir adamın felsefi düşüncelerini de bizlere sunar :

” Gitar benim için çok önemli bir şey değil. Onun bana getirdiği insanlar çok çok önemli. Gerçekten minnettar olduğum onlar;

Çünkü yaşıyorlar.

Gitar ise sadece bir alet ! “

“HAYAT MÜCADELE ETTİKÇE GÜZEL” Melek Alev yazdı.

“HAYAT MÜCADELE ETTİKÇE GÜZEL !”

” Fotoğraf çekmek beni çok heyecanlandırıyor. Herkesin baktığı yere bakıyor ama kimsenin göremediği güzelliği ya da çirkinliği, bazen ilginçliği, bir detayı, acıyı belgeliyorum. Bunu ben yaptım, ben çektim demek çok keyifli, motive edici ve özellikle benim durumumdaki biri için tarifi olmayan bir haz. ” diyor fotoğraf sanatçısı Ali Var.

Ali Var ilk fotoğraf sergisini 11 Ekim 2014 tarihinde, ünlü fotoğraf sanatçısı Tahir Ün’le birlikte gerçekleştirmiş. İki değerli fotoğraf sanatçısı tarafından düzenlenen ” 1+40 Ali ” fotoğraf sergisinin en önemli özelliği, Tahir Ün’ün, çektiği fotoğraflarla 2006 yılından beri ALS hastası olan ve kendisine doktorların birkaç yıl ömür biçtiği Ali Var’ın yaşamından kareler aktarması, bedenini hareket ettiremeyen diğer fotoğraf sanatçısı Ali Var’ın ise tekerlekli sandalyesine monte edilen bir düzenekle ayak baş parmağıyla deklanşöre basarak çekmiş olduğu yaşama dair fotoğraflarının sergilenmiş olması.

ALS hastalığına farkındalık amacıyla, gerçekleştirilen projenin tüm geliri, ALS hastalarına bağışlanmış.

Hastalanmadan önce matbaacılık-yayıncılık sektöründe çalışmış Ali Var.

Diş tedavisi için gittiğimiz ev ziyaretinde tanıştık kendisi ve ailesiyle…

Şu an 35 yaşında ve ALS’nin hiçbir şeye engel olmadığını göstermek amacıyla önümüzdeki günlerde Fethiye’de yamaç paraşütü yapmayı planlıyor…

Hastalık nedeniyle konuşamıyor, hareket edemiyor ancak sessizliğinin ve bedeninin dili; gülüşü, göz hareketleri, fotoğrafları ve cesareti olmuş Ali Var’ın …

Bu dille o kadar güzel ifade ediyor ki kendini..

Sarah Ban Breathnach’ın söylediği gibi;

“Dünyanın düşleyenlere de ihtiyacı var, yapanlara da. Ama düşlediğini yapanlara daha çok ihtiyacı var. ”

ALS hiçbir şeye engel değil !

Hepimize örnek olacak cesaretiniz, azminiz, yüreğiniz, sevginiz ve özellikle de farkındalığınız için teşekkürler Ali Var ve ailesi nezdinde tüm ALS-MNH Derneği aileleri !

« Önceki Yazılar