Ölüm bir illüzyon mu ?

Bilim dünyasında yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bir bilim insanı tarafından ölümün gerçek olmadığı, bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğu ortaya kondu. Bu teoriye göre beden öldüğünde yaşam sona ermiyor, sonsuza dek devam ediyor. Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim adamı Robert Lanza “Biyocentrism” adlı kitabında ölümün bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu söylüyor. Dr. Lanza, dünyanın ilk erken dönem insan embriyolarını kopyalayan bilim adamları ekibinin bir üyesiydi. 2011 Eylül ayında, Lanza şirketi Avrupa’daki ilk insan embriyonik kök hücre denemesine başlamak için Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu’ndan onay aldı. Profesör Lanza, kuantum fiziği kavramlarına dayanan kitabının yayınlanmasının ardından, hipotezini açıklamasının ardından kamusal bir şöhret elde etti. Bu teoriye göre, farklı bilinç düzeyleri tarafından desteklenen birçok gerçeklik bulunuyor. Böylece ölüm sadece aklımızda bulunan bir düşünce olacaktır. Çünkü, ne zaman ne de alan bulunmuyorsa ölümden de söz edilemez.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi1

Lanza web sitesinde ölümün zamansız ve uzaysız bir dünyada nasıl olmadığına dair açıklamalar yapıyor. Bu teori daha önce Einstein tarafından da dile getirildi. Yeni elde edilen kanıtlar Einstein’ı doğrular nitelikte. Lanza, ölümsüzlüğün zaman içerisinde kalıcı bir varlık olma anlamını taşımadığını, ancak zamanın ötesinde bir durumu olduğunu söylüyor. Profesör Lanza, bilinen şekliyle ölüm kavramının gerçekte olmadığını, çünkü tanımlanabilecek gerçek sınırların olmadığını söylüyor. İnsan ölme fikrini kabul etmeyi öğrenir, ancak bu aslında sadece akılda olan bir durumdur. Bu fikre göre onu gözlemleyen yaşamdan bağımsız hareket edebilen bir zaman yoktur.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi3

Bu fikir paralel evren fikriyle temelde benziyor. Pek çok fizikçinin formüle ettiği hipotezde, insanların ve yaşananların farklı versiyonları bulunduğu ve bunların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı sonsuz evrenden söz edilmektedir. Dolayısıyla birisi hayatı boyunca ölümün olduğuna inanırsa, bu inancına dayalı olarak bunu yaratacaktır. Bunun tam tersi durumda ise birisi ölümsüzlüğün bir parçası olduğuna inanıyorsa, eskiden olduğundan daha farklı bir biçimde yaşamaya devam edecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.ancient-code.com/scientist-concludes-death-is-only-an-illusion-it-is-not-real

Beyinsizler blog sitesinden alınmıştır.


Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)


Balıkçı

Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı

– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin.

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı.

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın.

– Sonra?

– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın.

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın demiş Amerikalı,

Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli..

Alıntıdır.


Anthony Burgess

MOTİVASYON

Anthony Burgess beyninde tümör olduğunu ve bunun kendisini bir yıl içinde öldüreceğini öğrendiği sırada kırk yaşındaydı.

O sıralarda beş parası yoktu ve kısa süre içinde dul kalacak olan eşi Lynne’e miras bırakabileceği hiçbir şeyi bulunmuyordu.

Burgess geçmişte hiç profesyonel bir roman yazarı olmamıştı; ama içinde yazar olma yeteneği bulunduğunun her zaman farkındaydı.

Böylece, salt eşine hiç değilse telif haklarını bırakabilmek için, yazı makinesine bir kağıt taktı ve ilk romanını yazmaya başladı.

Yazdığının basılabileceği bile kesin değildi; ama aklına yapacak başka bir şey de gelmiyordu.

“1960 Ocağıydı,” diyordu “ve konulan tanıya göre, önümde yaşayabileceğim bir kış, bir ilkbahar ve bir yaz vardı.

O yıl, yapraklar dökülmeye başladığında ben de ölmüş olacaktım.” O hızla ve telaşla, Burgess yıl bitmeden beş buçuk roman yazmayı başarmıştı.

Bunca yapıtı E. M. Forster neredeyse bütün bir yaşam boyunca ancak yazabilmiş; Amerikanın en büyük yazarlarından J. D. Salinger ise, yine tüm ömründe, ancak bunun yarısını yazmayı başarabilmişti.

Ne var ki, Burgess ölmedi. Kanseri önce geriledi; sonra da tümüyle ortadan kalktı. Uzun ve dolu dolu yazarlık yaşamında – içlerinde en ünlüsü Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) olmak üzere yetmişten fazla yapıt üretti.

Kanserin ona vermiş olduğu ölüm cezası olmasaydı, bu romanların birini bile yazamayabilirdi.

Çoğumuz Anthony Burgess gibiyizdir; içimizde ortaya çıkmak için bir dış etkenin yaratacağı acil durumu bekleyen bir büyük yetenek saklarız.

Kendi kendinizi motive etme konusunda yararlı bir alıştırma, kendinize, Anthony Burgess’in yerinde olup kanserden bir yıl içinde öleceğinizi öğrenseydiniz ne yapacak olduğunuzu sormaktır…

“Eğer ben de ancak bir tek yıl daha yaşayacağımı öğrenmiş olsaydım, yaşamımda neleri değiştirir, o son yılımı nasıl yaşardım? Tam olarak ne yapardım?”

Yaşamın kısalığını göz önüne getirmek yararlı bir egzersizdir; çoğu kez, şu anda kullanmadığınız, henüz su yüzüne çıkmamış yeteneklerinizi açığa çıkaracak şaşırtıcı düşünceler uyandırır zihninizde.

Alıntıdır


Chuck Close

Büyük fotogerçekçi ressam Chuck Close dezavantajı avantaja dönüştürmenin en etkileyici örneklerinden biridir. Close, yaşamında şöhreti kadar heybetli bir felâketle karşı karşıya kaldı. Omurgasındaki bir kan pıhtısı boynundan aşağısını felç etti. Detaylı fırça kullanımı ile tanınırken bir anda fırça bile tutamaz hale geldi. Yoğun bir rehabilitasyonun ardından Close kolunu oynatabilir hale geldi. Bileğine bantla yapıştırılmış bir fırça ile yeniden resim yapmayı öğrendi . Zamanla fırçayı minik soyut şekiller yaratabilecek kadar iyi idare etmeye başladı. Böylece yepyeni bir portre türü yarattı. Yakından bakıldığı zaman birbirinden ayrı, yanar döner işaretler gibi görünen ama uzaktan bakıldığında pikseller gibi birleşip mozaik tarzda tek bir imgeye dönüşen küçük soyut kareler. Renkler çok daha güçlü ve çok daha parlaktı. Bu tablolar Close’un sanat tarihindeki yerini sağlamlaştırdı ve kötü sağlığının neden olduğu tahribata tepkisi mucize eseri onu en büyük renkçilerden birine dönüştürdü.

Chuck Close dezavantajı avantaja çevirmeyi başarmıştı.

Belki de zorlu geçen çocukluk yılları ona bu mücadeleyi öğretmişti. Babasını on bir yaşındayken kaybetmiş ve kısa süre sonra annesinin yakalandığı hastalık evlerine mal olmuştu. Close’un disleksisi vardı ve tembel bir öğrenci olarak görüldüğü okulda çok zorlanıyordu. Üniversiteye gidemeyeceği söylenirken, o Yale’e gitti Bütün engelleri tek tek aştı.

Close’un büyük ve titizlik derecesinde doğruluk taşıyan portreleri dünyanın belli başlı müzelerinin duvarlarında sergilenmektedir. Devasa boyutlara sahip, en küçük detaya inen, nefes kesici portrelerinin karşılarında durmak bir dağın karşısında durmaktan farksız. Close resimlerindeki mikroskobik detaylara ise delice zaman harcıyor.

Jackson Pollock’ un dediği gibi ” sorun resim yapmak değil. Resim yapmadığınız zamanlar ne yapacağınızdır.”

Melek Alev derledi.


Bu da geçer…

Dervişin birinin yolu bir gün bir köye uğrar. Köylüler fakirdir onu misafir etmesi için Şakir isminde birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı bir kaç köylü ona, Şakir’in köyün zenginlerinden birisi olduğunu Halid adında bir başka zengin daha bulunduğunu anlatırlar.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır.

Şakir hem misafirperver hem de gönlü geniş bir insandır… Dervişi kaldığı sürece memnun eder. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…” diye cevap verir.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı taraflara düşer. Şakir’i hatırlar ve yanına uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’in iyice fakir düşüp şimdilerde Halid’in yanında çalıştığını öğrenir.

Derviş Halid’in çiftliğine gider, Şakir’i bulur, üstünde eski püskü giysiler vardır. Meğer oralarda vukuu bulan bir sel felâketinde Şakir’in bütün malı mülkü telef olmuştur.

Ailesini geçindirmek için, toprakları selden zarar görmeyen Halid’in yanında çalışmaktadır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece fakir olan evinde misafir eder. Bir lokma ekmeğini onunla paylaşır…

Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler. Şakir: “Üzülme… Ya Hû, bu da geçer…” der.

Derviş’in yedi yıl sonra yolu yine o yöreye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Halid birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün mirasını en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, artık Halid’in konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer…”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Köylüler ona bir tepeyi işaret ederler. Meğer tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında da: “Bu da geçer.” yazılıdır.

Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar.

Büyük bir sel gelmiş ve tepeyi sıyırmış, Şakir’in mezarından geriye bir iz dahi kalmamıştır…

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz.

Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve sonra yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır.

Orada: “Bu da geçer Ya Hû !!!” yazmaktadır.

Yusufiye


Masalların gücü Melek Alev yazdı

Masalların Gücü

Masum bir çocuğun dudaklarından dökülür ” bana bir masal anlat” sözleri…Bu sözleri ben de çocukluğumda dedeme söylerdim. Onun anlatacağı masalları zevkle dinler, masalı anlatırken zaman zaman uykuya yenik düşünce onu dürtükleyerek uyandırırdım. Dedem her gece birbirinden güzel masallarını bıkmadan usanmadan anlatır, masal bulmakta zorlandığı gecelerde, ” dede uyduruk masal anlat ” ısrarıma dayanamaz ve tüm yaratıcılığını kullanırdı.

Okumayı öğrenince masallarımı kendim okumaya başladım.

Andersen’den Masallar, Grimm Kardeşler, La Fontaine, Dede Korkut Masalları’nı zevkle okur, o zaman ki çocuk aklımla onları yorumlamaya çalışırdım. Masaldaki büyüye kapılır, karakterlerle ilgili hayaller kurardım.

Bir dergide okuduğum Necef Uğurlu’ya ait güzel bir yazı tekrar o günlerimi anımsattı bana…

Yazı; dinlediğim ve okuduğum o güzel masallardan örnekler vermiş ve masalcıların masal gibi yaşanan hayatlarından söz ediyordu.

Örneğin Andersen; ayakkabı tamircisi bir baba ile alkolik bir annenin oğlu olarak dünyaya gelmiş ve komşularının kütüphanesinden bol bol kitap alıp okuyarak hayal gücünü geliştirmiş ve o güzel masallarını bize hediye etmiş.

Bir başka masal kahramanı Heidi’nin yazarı Johanna Sypri tıpkı Heidi gibi Alpler ‘de çocukluğunu geçirmiş; oğlunu ve arkasından da eşini kaybettikten sonra kendisini hayır işlerine adamış, yaşamının son 15 yılını çeşitli hayır kurumlarında çalışarak geçirmiş ve 50’den fazla öykü ve birçok roman kaleme alarak tüm gelirini savaş yaralılarına bağışlamış.

Tebriz’de dünyaya gelen Küçük Kara Balık’ın yaratıcısı Samed Behrengi ise genellikle masallarında büyüklere mesajlar vermiş ve öyküsünü tüm dünyaya dinletmiş. Küçük Kara Balık’ta cesaretin önemine vurgu yapan yazar, hayatı sorgulayan bir balığın serüvenlerini bize aktarmış.

Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carrol ise hayatı boyunca dinine bağlı olması ve din adamlığı yapmış bir kişi olmasına rağmen en büyük sevdası matematikmiş ve masal Alice Lidell isimli küçük bir kızın ısrarı üzerine yazılmış.

Eflatun Cem Güney Dede Korkut Masalları ile birçok ödül almış, Sabahattin Eyüboğlu ve Orhan Veli Kanık La Fontaine’den çeviriler yapmış, Nasreddin Hoca ise fıkralarını akıcı bir dille yazarak dilimize kazandırmıştır.

Farklı hikâyeleri ile daha birçok yazar ve masal..

Masallar yüreğimizi yasladığımız kadim dostlarımız gibiler…Çocukluğumdaki bu masallar, yaşamım boyunca benimle birlikte yol aldı ve en zor zamanlarımda yaşam yolculuğumun anahtarı oldu .

Albert Einstein’ın söylediği gibi;

” Hayal gücü bilgiden daha önemlidir, bilgi sınırlıdır. Hayal gücü dünyanın etrafını döner, ”

Çocuklarımızın hayal gücünün masallarla, Kibritçi Kız’ın yaktığı kibritlerin alevinde gördüğü düşler kadar zengin olması dileğiyle…

Melek Alev


Dönüşmek Evren Balgöz yazdı.

DÖNÜŞ’MEK

“Kelebek olacak tırtılın önce kendi kabuğundan vazgeçmesi ve kendi varlığını gelecekteki varlığı için eritmesi gerekir. Her tırtıl kelebek olamaz, kelebek olacak tırtılın yeterince hayalci hücreler yetiştirmesi gerekir.” diyor Dr. Türker Kılıç bir makalesinde.

Tırtıldan kozaya, kozadan kelebeğe, yeniden yumurtaya, bu bir paradoks, bir başkalaşım, dönüşüm, kısaca yeni bir var oluş döngüsü adeta Kelebeğin yaşamı.

Anlatacağım hikaye, biyolojik bir hikaye değil, sadece küçük bilgi notlarıyla başlayarak akışta hissettiklerimi paylaşmak istedim sizinle.

Sanatla terapi zamanımda, içimde yükselen bir duygu ile bir anda “Mavi kelebek” kondu bu kez Mamaruska’ma…

Mavi Kelebekleri oldum olası hep sevdim. Bende ikinci şans, özgürlük ve yeniden doğuşu çağrıştıran bir simge olmuştu daha öncede.

Sonra da merakımla baktım ‘Mavi Kelebeğin’ diğer yüklenen anlamlarla da taşıdığı mesajlara;

Kimine göre sonsuzluk.

Kimine göre gerçek bir değişimin habercisi.

Kimine göre ikinci şans ya da yeniden doğum.

Kimine göre zarif bir sadelik yani doğallık.

Kimine göre özgür ruhluluk.

Kimine göre duyarlılık.

Kimine göre Srebrenitsa’ da yaşanan acılarla beraber İnsanoğlunun yapmış olduğu hiçbir kötülüğün örtülemeyeceğinin simgesi olarak kabul görmüş mavi kelebekler.

‘Sayamadığım daha bir çok hikayesi ve simgesel anlatımlarına bakınca, o narin kanatlarında o minik kelebek ne kadar da çok anlam yüklenmiş bizler için  diye düşündüm hayranlıkla…

Sonra kelebek etkisi geldi aklıma.

Kelebeğin bir minik kanat çırpısından tüm dünya haberdar oluyorsa, küçük bir hareketi dünyanın başka bir yerinde -bilimsel kanıtlarla-, fırtınalar yaratabiliyorsa, o halde bizler de kendi duygu, düşünce, söz ve eylemlerimizden hatta bakışlarımızdan bile SORUMLULUK taşıyoruz!

Kelebek etkisini; dönüşümün doğasını,  doğal yaşamda suretteki manayı okuyarak, kendimizi sevgiyle dönüştürebilmeyi diliyorum.

Ve dilerim ki, her olumsuz duygu ve durumdan özgürleşerek, sonsuz, koşulsuz sevgiyle, özde kendi bütünlüğümüzle bir’likte var oluruz.

Sevgilerimle…

Görseller:

Çevre  dostu ♻️ Mamaruska, HoneyEyes

Art: Christian Schole


Dönüşümün ilk izleriyle, Bir PERUK hikayesi. Evren Balgöz yazdı…

Dönüşümün ilk izleriyle,

Bir PERUK hikayesi,

Bir peruk üzerine hikaye mi olur diyeceksiniz. Oluyor’muş.

.

Peruk deyip geçmemek lazım’ mış her teline takılmış bir hikaye varsa. Kendi saçlarının bir dönem yerini aldıysa o tak çıkar saçlar…

Zamanında yüzüme taktığım o kocaman gülümsemeyi hatırladım. Kabullenişin, mutlu olmanın çabası o gülümseme. -Yaşayanların anlayacağı türden-

O Peruk.

Bir  dönüşümün belki de dışa yansıyan ilk izleriydi… Bir savaş boyası sürerek mücadeleye giren eski kızılderili kabileler geldi yazarken aklıma. Yüzlerine sürdükleri boyalardan anlardınız bir mücadelenin izlerini. Belki peruklarımız da bir nevi böyle bizler için de…

Yitip giden saçları, mücadele zamanlarını taradım az önce, ihtiyacı olan birine gitmek üzere hazırlarken peruğumu.

Her telinde ayrı bir ben, bir er meydanı takılı kalmıştı.

Uzun bir süreden sonra bugün ona dokunurken geçmişe, iyileşme sürecime dokundum …

Şaşkın ancak yüzünde eksik olmayan gülümsemesi ile ‘mücadeleci ruh’ rolünün kostümünü,  ‘olanı olduğu gibi kabullen, bundan da alacaklarını al ve sahneni tamamla’ diyen beni taradım az önce…

Aynadaki ilk halim geçti buğulu gözlerimden.

Ellerime tutam tutam dökülen tel tel saçlarımda ve o an’da kim bilir kaç ben dökülmüştü avuç içlerime. Ağlamalarım söndürmemişti avucuma düşen ateşi.

Ve ben en çok o akşam ağlamıştım.

Az önce şükürle karışık duygulardan geçerken, “geçti bitti” demesi iç sesimin cılız bir ifadeydi.

Kuaförün önüne geçerek “kes saçlarımı rolüme hazırla beni derken” yüzümdeki o kocaman gülümseme, saç telinden düştü gözlerime ve konuşmalar kulaklarımda çınladı. Duygularım vurdu kalp duvarlarıma.

Geçen zaman. Hastane kokusu…

Sesler… Konuşmalar… Koşuşturmacalar.

İlaç makinasının sesi.

Size hiç söylemiş miydim…

Hayatımda duyduğum en güzel müzik notası,

planlanan son kemoterapimde makineden gelen ilacın bitim sinyaliydi.

Ve geçen yıl yine bu zamanlardı o müziği son duyduğum an.

Telleri karmakarışık olmuş peruğumu tararken, taradım geçmiş bir yılımı, karmaşık duygularımı.

Geçilen yollar düz bir patika değildi. Evet keskin, dik, yokuş yukarı ve tutunacak ağaçların azlığında bir seyir tepesine tırmanıştı bu… Ucunda seni bekleyenin tam da ne olduğunu bilmeden…

Ya bu yoldan yokuş aşağı düşmek vardı, ya da tırmanmak olanca gücünle. Önce yüce aşka ve o aşkla yüreğine konan öze inanarak tutunmak ağaçsız yerlerde.

Ya da yükselebilmek olay ve durumların üzerinde, Icarus olmak vardı….

Bu dik yolu aşabilmek için balmumu kanatlarla uçabilmek, cesaret örneği sayılan Icarus’ ca.

Güneşe doğru umutla… Ancak balmumu kanatlarının erimemesine de dikkat ederek.


Ölmez Ağacı

Ölmez Ağacı

Ölmez Ağacı, zeytin ağacının bir diğer adıdır. Ölümsüzlüğün simgesidir. Yaşamın, umudun adıdır. Tam öleceği sırada, tam bu hayattan göçeceğini zannettiğimiz anda bir filiz verir, o filiz yaşama direnir ve ayakta kalır. Uzun yılların ürünü olur ve bu nedenle de zeytin ağaçlarının gövdesi katmer katmerdir.

Mitolojik olarak zeytin ağacı ile ilgili birbirinden değişik efsaneler anlatılır.

Tarihi, Nuh Tufanı kadar eski kabul edilir bir efsaneye göre. Dünya düzeninin sağlanıp sağlanmadığını anlamak için Nuh, dünyaya beyaz bir güvercin gönderir ve güvercin ağzında zeytin dalı ile geri döner. O tarihten itibaren zeytin ağaçları barış ve sevginin sembolü olarak kabul edilir.

Bir diğer efsane, Antik Yunan’da Tanrıların başı Zeus insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını vaat eder. Bu haberi duyan deniz tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena büyük bir mücadeleye girerler. Yarışma çok çetin geçer. Poseidon, insanları keşfedilmemiş uzak diyarlara götürecek olan görkemli ” At” ı, Athena ise insanlığa yüzyıllar boyunca bereket ve yaşam kaynağı olacak olan ” Zeytin Ağacı” nı yaratır. İnsanların huzuruna sunulan bu armağanlardan ancak bir tanesi daha değerlidir . Şehir ” Zeytin” in gerçekten bir bereket kaynağı olduğunu kabul eder. Bunun üzerine Athena’nın onuruna yeni kurulan şehre Atina ismi verilir. Yani bizim hayatımızın neredeyse her alanında kullandığımız zeytin yeryüzüne bir armağan olarak gönderilmiştir.

Ege kıyılarında gezen Homeros, bir gün bir zeytin ağacına yaslanır.

Ağaç dile gelir ve ” herkese aitim ve hiç kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım” der ve bu nedenle ismi ölmez ağaç olarak anılır. Yüzyıllar boyunca yaşayarak, gölgesiyle, odunuyla, meyvesiyle, eşsiz yağıyla; toplumlara ve insanlara hayat ve güç kaynağı olur.

Ölmez Ağacı gibi umutlarımız yeserip filizlensin ve hayata tutunsun.