Kaktüsler ve Çocuklar

Kaktüsler ve Çocuklar

Meksika’da çölde yetişen bir tür kaktüs vardır. Agave Kaktüsü…

Bu kaktüs tekilanın hammaddesi olduğu gibi, yapraklarında da Sisal denen ipeksi bir iplik var ve ipekten daha pahalı bir kumaşın yapımında kullanılır.

Bir gün bir işadamı bu kaktüslere yatırım yapmaya karar verir.

Büyük bir fabrika kurar, büyükçe ve verimli bir tarlada kaktüsleri yetiştirmeye başlar.

Kaktüsleri orada daha büyük ve daha bol yapraklı yetiştirmek için her türlü fedakârlığı yapar.

Kaktüsleri bol vitaminler ve zenginleştirilmiş gübrelerle besler.

Çabaları sonuç verir, daha iri ve yaprakları daha büyük bitkiler elde eder.

Sıra yaprakların içindeki iplikleri toplamaya gelir. İlginç bir olayla karşılaşırlar; hemen hemen tüm kaktüslerde bu iplikler kaybolmuştur!

Yapraklar daha iri olmuş ama içlerindeki iplikler kaybolmuş.

Buna bir türlü anlam veremez ve işadamı büyük bir zararla fabrikayı kapatmak zorunda kalır.

Ama olayın sebebini öğrenmek ister ve sorunun peşini bırakmaz. Sonuçta Amerikalı bir bitki biyoloğu ile anlaşır.

Bitki biyoloğu çöle gider, bu tür kaktüslerden birinin yanında çadır kurar ve bir-iki ay kaktüsü gözlemler, inceler ve sonuçta bir rapor yazar.

Raporda şu ifade yer alır;

“…bu ipliklerin ortaya çıkma sebebi çölün çetin ve zor koşullarıdır.

Siz bu kaktüsü rahat bir ortama yerleştirmekle bu yeteneğinden etmişsinizdir…. “

Çocuk yetiştirirken, eğer ona kötülük yapmak istiyorsanız her istediğini verin.

Eğer iyilik yapmak istiyorsanız, bırakın bazı sorunlarını kendisi çözmeye çalışsın…

Bunu Yaparken de kendisini geliştirsin



Mendil

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”

”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.

”Peki” dedim, ”Ver bir tane”

Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.

”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”

”Peki” dedim, ”Peki, kızma”

Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”

”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”

”Annen, baban yok mu senin?”

”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”

”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.

”Her yerde” dedi, hem de gülerek…

”Nasıl yani her yerde?”

”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.

Haksız da sayılmazdı hani…

”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”

”Sakallı mehmet amcadan”

”Kaçtan veriyor sana tanesini?”

”İkiyüzelli’den”

”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”Ee!.. İkiyüzelliii”

”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”

diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,

karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”

”Niye ki?” dedim, anlattı:

”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?

diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de

gizlice koydum çantasına.”

”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,

bir seferde, topluca yani olur mu?”

”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…

O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.

Satılık olanlar sadece mendiller abi.

Günlerimi bırak, bana kalsın…

Alıntı


Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)


Balıkçı

Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı

– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin.

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı.

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın.

– Sonra?

– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın.

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın demiş Amerikalı,

Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli..

Alıntıdır.


Bu da geçer ya Hu

BU DA GEÇER YA HÛ

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme! Unutma, bu da geçer.”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer.”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır.

O aralar ülkenin sultanı (II. Mahmud)kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.

“ATATÜRK’ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya’daki konutunun duvarına astığı “biricik hat” yazısının “Bu da geçer ya Hû” olduğu söylenir.

ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin’de yaptığı bir konuşmada, bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: “Doğu’da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar: ‘Bu da geçer!’ Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir.”

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi’ni doldurunca, Üsküdarlı meşhur Hattat İsmail Hakkı Altunbezer, bir kağıda “Bu da geçer ya Hû” yazıp atölyesine asar; kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, “Mütareke Dönemi”nin bir simgesi olmuştur.

Bu sözle anlamlandırılan “sabır ve tahammül”e büyük gereksinim duyduğumuz son dönemlerde, Mustafa Kemal’in de “sabır testi”nden geçtiği yılları anımsamakta yarar var.”

O zaman hep birlikte “Bu da geçer ya Hû! ”

(*) Alıntı. Kaynağı bilinmiyor.


Külkedisi

Külkedisi veya Sinderella nın bilinen en eski biçimi M.S. 850-860 yılları arasında yazılmış bir Çin kitabındadır. Çin masalının kahramanı Yeh-hsien’i acımasız üvey annesi tehlikeli kuyulardan su çekmeye zorlamaktadır. Kıza mucizeler yaratarak yardım eden balığı, üvey anne kandırarak öldürse de, balığın kılçığı kıza arzuladığı güzel elbiseleri ve ünlü altın terliği verir. Sonunda terliğin teki bölgenin en zengin tüccarının eline geçer ve tüccar uzun aramalar sonunda Çinli Sinderella’yı bulur, kız terliği giyince hemen güzelleşir, üvey anne ve çirkin kızları ise çığ altında kalırlar.

Avrupa’da bilinen en eski Sinderella örneği Napolili şair, asker ve yönetici Giambattista Basile’ye (1575-1632) aittir ve Pentamerone adını verdiği, Napolili kadınlardan derlediği elli masal içinde “Külkedisi” başlığıyla yer almaktadır.

Fransız masallarının ilk derleyicilerinden, edebiyatta modern-klasik tartışmasının taraflarından, Academie Française üyesi Charles Perrault (1628-1703) Fransızca “vair” (kürk) sözcüğünü “verre”e (cam) çevirmiş ve ünlü cam terliği masal dünyasına kazandırarak, masalı “Sinderella Küçük Cam Terlik” adıyla yayımlamıştır.

Sinderella masalının yedi yüz farklı versiyonu derlenmiştir. En çok filme alınan kahraman Külkedisi’dir. Romeo ve Juliet kırk yedi, Hamlet elli sekiz, Külkedisi ise erotik ve çizgi filmler de dahil olmak üzere seksen dört kez filme alınmıştır


Hayatımızın en büyük riski

Gülmek; “Saf” denme riskini göze almaktır.

Ağlamak ise; “Duygusal” görünme riskini.

Birine yakınlaşmak; “Kendini kaptırma” riskini,

Duygularını açmak; “Kendini ortaya koyma” riskini,

Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise;

“Onları başkalarına kaptırma” riskini göze almaktır.

Sevmek; “Karşılık görememe” riskini…

Yaşamak ise; “Ölme” riskini göze almaktır.

Umutlanmak; “Hayal kırıklığına uğrama” riskini

Çabalamak ise; “Başarısız olma” riskini göze almaktır…

Ama riskler yaşanmalıdır.

Çünkü hayatımızın en büyük riski, hiç risk almamaktır.

Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir;

Ama Büyüyemez, Sevemez, Değişemez, Hissedemez, Öğrenemez.

Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken,

Bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder.

Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür…

Leo Buscaglia


Genç

GENÇLİK VE YAŞLILIK
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. 
İnsan kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi neticesinde yaşlıdır.
Cesareti neticesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır. 
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir. 
Fakat, ruhu heyecanların teslim edilmesi buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, 
halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz. 
Yaşlanmak, bir dağa tırmanmak gibidir…
Çıktıkça yorgunluğunuz artar,
Nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler. 
Beynimiz, yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
William E. Gladstone


Bir Dönüşüm Hikayesi

Hala Bir Tırtıl Olduğunu Düşünen Kelebek:

Bir Dönüşüm Hikayesi

Bu dönüşüm hikayesi, hala bir tırtıl olduğuna inanan bir kelebek masalını anlatır :

Bir süre önce küçük bir tırtıl doğdu. Bazı zorluklarla bir yerden başka yere sürünerek gitti. Bir gün sürünmekten bıktığında, bir ağaca tırmanmaya karar verdi. Ancak o sadece herhangi bir ağaç değildi, büyük bir gövdesi ve canlı yaprakları olan bir ağaca tırmanmayı seçmişti.

Yıllarca altında oynadığı bir ağaç.

Tırtıl tırmandı tırmandı, ancak sonra kaydı, düştü ve ilerleyemedi. Ancak çalışmaya devam etti ve adım adım ilerledi, tırmanmayı başardı.

Bütün vadiyi görebildiği bir dala geldi. Manzara harikaydı. Diğer hayvanları, beyaz pamuk gibi bulutlara sahip mavi gökyüzünü ve ufukta yoğun bir maviye boyanmış harika denizi görebiliyordu. Tırtıl bu dalda huzurlu bir nefes aldı.

Orada oturdu, etrafındaki dünyayı gözlemledi ve hayatın onunla değişime uğramayacak kadar güzel olduğunu hissetti. Tırtıl yorulmuştu. Aynı zamanda, bir tırtıl olarak hayatından minnettar olsa da, başka bir şey olmanın zamanının geldiğini biliyordu.

Orada uykuya daldı…. Büyük bir huzur duygusu yaşıyor ve kaderinin basit bir tırtıldan çok daha fazlası olduğu düşünüyordu. Uyudu ve uyudu, etrafında büyüyen bir koza yaptı, orada huzuru başka bir varlık olmak için yeterince süreyi muhafaza edebilen bir kabuk.

Uyandığında, hareket etmesine izin vermeyen ağır bir kabuğa sıkışmış hissetti kendisini…Sırtında tuhaf bir şeylerin oluştuğunu hissediyordu. Çaba sarf ederek, büyük mavi kanatlara benzeyen şeyleri hareket ettirdi ve kabuk kırıldı.

Tırtıl artık bir tırtıl değildi, mavi bir kelebekti.

Fakat, tırtıl o kadar uzun süredir tırtıldı ki, artık bir tırtıl olmadığını fark etmemişti.

Mavi kelebek, kanatları olmasına rağmen, küçük bacaklarını kullanarak ağaca sürünerek gitti.Büyük mavi kanatların ağırlığını taşıyordu, bu da gücünü tüketen bir ağırlıktı.

Her zaman yaptığı gibi bacaklarını kullanarak hareket etti, bir tırtıl olduğuna inanarak ve tırtılmış gibi yaşamaya devam ederek…Ancak kanatları, daha önceki çevikliğiyle hareket etmesine izin vermedi.

Hala bir tırtıl olduğuna inanan kelebek, hayatının neden bu kadar zorlaştığını anlamıyordu. Kanatlarının ağırlığını taşımaktan bıktı, dönüştüğü dala geri dönmeye karar verdi. Bu sefer, ağaca tırmanmaya çalışmak, ilerlemek imkansızdı.

Bir rüzgar, beklenmedik bir şey onu geriye itti. Hala bir tırtıl olduğunu düşünen kelebek durdu ve çok uzakta görünen o dala baktı. Sonra ağlamaya başladı, umutsuzdu.Onun ağlamasını duyan güzel, bilge bir beyaz kelebek yanına yaklaştı. Bir çiçek üzerine oturdu ve bir süre bir şey söylemeden mavi kelebeğe baktı. Mavi kelebeğin ağlaması geçtiğinde, beyaz kelebek şöyle dedi:

“Ne oldu?”

“O dala tırmanamadım. Önceden, zor olmasına rağmen yapabiliyordum.”

“O dala tırmanamasan da… Belki ona uçabilirsin.”

Hala bir tırtıl olduğunu düşünen mavi kelebek beyaz kelebeğe tuhafça baktı, sonra bir de kendine, büyük ve ağır kanatlarına … Kabuğunun çıktığı gün olduğu gibi, onları sertçe hareket ettirdi ve açtı.

Çok büyük ve güzeldi, mavi o kadar yoğundu ki, dönüşmüş tırtıl korkmuştu ve onları tekrar hızla kapattı.

Beyaz kanatlı kelebek, ” Kanatlarını kullanmayarak bacaklarını yıpratmışsın” dedi ve kendi bilge kanatlarını açtı ve zariflikle uçtu.

Mavi kelebek, beyaz kelebeğin her hareketini şaşkın bakışlarla izledi ve beyaz kelebeğin sözleri üzerine düşündü. O anda artık tırtıl olmadığını, belki de bu ağır kanatların faydalı olabileceğini anlamaya başladı.

Kanatlarını tekrar açtı ve bu sefer onları açık tuttu. Gözlerini kapattı ve onları okşayan rüzgârı hissetti. Bu kanatların artık onun bir parçası olduğunu hissetti ve artık bir tırtıl olmadığına karar verdi, öyle ki artık sürünerek hayatına devam edemezdi.

Ardından her seferinde daha fazla kelebek ve daha az tırtıl olmak üzere kanatlarını daha geniş ve daha geniş açtı. Kanatlarının güzel ve büyülü mavisini izledi. Çok kısa bir zaman içinde uçtuğunu fark etti, yavaş yavaş o dala doğru ilerliyordu.

Tekniği mükemmel olmamasına rağmen uçmak, bacaklarını sürüklemekten daha kolaydı. Uçma korkusunun gerçekte kim olduğunu kabul etmesine izin vermediğini, aslinda tırtıl halinden mavi kelebeğe dönüştüğünü keşfetmişti.

http://www.filoloji.com alıntıdır.

( Daha önce Evren Balgöz tarafından paylaşılmıştı)

Bir gün Zhuangzi rüyasında kelebek olduğunu görür, yaşadıklarını şöyle anlatır : Kelebek olmaktan son derece memnundu : O ne hürriyet, nasıl bir keyifti ! Zhou olduğunu unutmuştu. Birden uyandı ve Zhou’nun vücudunda olduğuna şaşırdı. Ama bilmiyordu, Zhou mu kelebek olduğunu görmüştü yoksa Zhou olduğunu gören kelebek miydi ?