NİETZSCHE VE İNSANLIĞIN TEMEL SINAVI

Torino’da 1889’da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür.

At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür. Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler bilincini yitirir ve bayılır.

Bayılmadan önce ata “Anne, senden özür dilerim” veya “Anne, ben bir aptalım” dediği rivayet edilir. Bu olaydan sonra tam 10 yıl kimseyle konuşmaz dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz.

Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır. Raskolnikov küçük bir çocuktur.

Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek halde ki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar, yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar.

Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez. En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür. Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar.

Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche’nin olayını şöyle değerlendirir. “Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmışlara olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”

Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler.

Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:

Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!

Alıntı


Mendil

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”

”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.

”Peki” dedim, ”Ver bir tane”

Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.

”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”

”Peki” dedim, ”Peki, kızma”

Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”

”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”

”Annen, baban yok mu senin?”

”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”

”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.

”Her yerde” dedi, hem de gülerek…

”Nasıl yani her yerde?”

”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.

Haksız da sayılmazdı hani…

”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”

”Sakallı mehmet amcadan”

”Kaçtan veriyor sana tanesini?”

”İkiyüzelli’den”

”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”Ee!.. İkiyüzelliii”

”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”

diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,

karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”

”Niye ki?” dedim, anlattı:

”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?

diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de

gizlice koydum çantasına.”

”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,

bir seferde, topluca yani olur mu?”

”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…

O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.

Satılık olanlar sadece mendiller abi.

Günlerimi bırak, bana kalsın…

Alıntı


Ölüm bir illüzyon mu ?

Bilim dünyasında yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bir bilim insanı tarafından ölümün gerçek olmadığı, bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğu ortaya kondu. Bu teoriye göre beden öldüğünde yaşam sona ermiyor, sonsuza dek devam ediyor. Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim adamı Robert Lanza “Biyocentrism” adlı kitabında ölümün bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu söylüyor. Dr. Lanza, dünyanın ilk erken dönem insan embriyolarını kopyalayan bilim adamları ekibinin bir üyesiydi. 2011 Eylül ayında, Lanza şirketi Avrupa’daki ilk insan embriyonik kök hücre denemesine başlamak için Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu’ndan onay aldı. Profesör Lanza, kuantum fiziği kavramlarına dayanan kitabının yayınlanmasının ardından, hipotezini açıklamasının ardından kamusal bir şöhret elde etti. Bu teoriye göre, farklı bilinç düzeyleri tarafından desteklenen birçok gerçeklik bulunuyor. Böylece ölüm sadece aklımızda bulunan bir düşünce olacaktır. Çünkü, ne zaman ne de alan bulunmuyorsa ölümden de söz edilemez.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi1

Lanza web sitesinde ölümün zamansız ve uzaysız bir dünyada nasıl olmadığına dair açıklamalar yapıyor. Bu teori daha önce Einstein tarafından da dile getirildi. Yeni elde edilen kanıtlar Einstein’ı doğrular nitelikte. Lanza, ölümsüzlüğün zaman içerisinde kalıcı bir varlık olma anlamını taşımadığını, ancak zamanın ötesinde bir durumu olduğunu söylüyor. Profesör Lanza, bilinen şekliyle ölüm kavramının gerçekte olmadığını, çünkü tanımlanabilecek gerçek sınırların olmadığını söylüyor. İnsan ölme fikrini kabul etmeyi öğrenir, ancak bu aslında sadece akılda olan bir durumdur. Bu fikre göre onu gözlemleyen yaşamdan bağımsız hareket edebilen bir zaman yoktur.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi3

Bu fikir paralel evren fikriyle temelde benziyor. Pek çok fizikçinin formüle ettiği hipotezde, insanların ve yaşananların farklı versiyonları bulunduğu ve bunların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı sonsuz evrenden söz edilmektedir. Dolayısıyla birisi hayatı boyunca ölümün olduğuna inanırsa, bu inancına dayalı olarak bunu yaratacaktır. Bunun tam tersi durumda ise birisi ölümsüzlüğün bir parçası olduğuna inanıyorsa, eskiden olduğundan daha farklı bir biçimde yaşamaya devam edecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.ancient-code.com/scientist-concludes-death-is-only-an-illusion-it-is-not-real

Beyinsizler blog sitesinden alınmıştır.


Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)


Bu da geçer ya Hu

BU DA GEÇER YA HÛ

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme! Unutma, bu da geçer.”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer.”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır.

O aralar ülkenin sultanı (II. Mahmud)kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.

“ATATÜRK’ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya’daki konutunun duvarına astığı “biricik hat” yazısının “Bu da geçer ya Hû” olduğu söylenir.

ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin’de yaptığı bir konuşmada, bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: “Doğu’da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar: ‘Bu da geçer!’ Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir.”

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi’ni doldurunca, Üsküdarlı meşhur Hattat İsmail Hakkı Altunbezer, bir kağıda “Bu da geçer ya Hû” yazıp atölyesine asar; kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, “Mütareke Dönemi”nin bir simgesi olmuştur.

Bu sözle anlamlandırılan “sabır ve tahammül”e büyük gereksinim duyduğumuz son dönemlerde, Mustafa Kemal’in de “sabır testi”nden geçtiği yılları anımsamakta yarar var.”

O zaman hep birlikte “Bu da geçer ya Hû! ”

(*) Alıntı. Kaynağı bilinmiyor.


Afrika’da çocuk oyunları

AFRİKA’DA ÇOCUK OYUNLARI

Acaba gerçekten de çocuk her yerde çocuk mudur? Çocukluğunu çocukça yaşayabilir mi?

Afrikalı bir çocuk ile Anadolulu bir çocuğun oyunları birbirlerine ne kadar benzer?

Hangi ırktan, hangi kültürden olursa olsun sempatik davranışlarıyla bir çocuğun, dikkatini çekemeyeceği kişi yoktur.

Gülerken, ağlarken, kızarken, oynarken, şaka yaparken her çocuk aynı hareketleri sergiler.

Büyüdükçe onları farklılaştıran şey içinde bulundukları toplumun gelenek ve kültürel değerleridir. Burada Afrikalı çocukların oyun kültürleri ve hayal dünyalarında oyuncağın yerini anlatmaya çalışacağım.

Diversity (Farklılık) Derneği’nin rehberliğinde, Etiyopya’nın Harar eyaletine yakın bölgedeki Era kabilesine yapmış olduğumuz ziyarette sempatik davranışlı çocuklarla oyun dilinde ortak bir dil yakalamaya çalışmıştık.

Bu kabile birkaç dönümlük tarım arazileri ve kendilerine gönderilen yardımlarla geçimlerini sağlayabiliyorlar. Merkezden uzak, köye gelenler yaşlılar tarafından dikkatle takip edilirken çocukların alakası ise başka oluyordu.

Köye gelen yabancıları gören çocuklar sevinç ve telaş içerisinde çadırların arasından geçerek, meramlarını meraklı gözlerle muhataplarına ulaştırıyorlar.

İçlerinden bazıları vardı ki yerde sürüklenen oyuncakları ile koşmaya çalışıyorlar. Ellerinde kendi imkânlarıyla tahta, boş şişe ve kapaklardan yaptıkları oyuncakları var.

Tahtadan araba

Bu oyuncakları nasıl mı yapmışlardı?

Bir tahta parçasını alıp arabaya dingil yapmışlar, bu dingillere de şişe kapaklarını delerek monte etmişler ve böylece arabanın tekerlekleri tamamlanmış. Arabalarının iskeletlerini ise sağdan soldan topladıkları kartonlar ve ilaç kutuları ile yapmaya çalışmışlar. Ancak en çok dikkat çeken şey yapılan her bir oyuncak arabanın modelinin farklı olmasıydı.

Dağların tepelerin ardında, taşlı ve tozlu yollarda çocukluklarını yaşamaya çalışan bu küçük çocukların oyuncakları, bizlerin beğenmeyerek çöpe attığımız malzemelerden yapılmıştı. Onların uzaktan kumandalı arabaları, barbie bebekleri olmasa da her daim mutlu olabilmeyi, gülmeyi başarabiliyorlardı.

Tek tekerlekli Ferrari’ler

Çocukluğumuzda arabaların, traktörlerin boyumuzdan büyük eskimiş çıkma tekerleklerini yuvarlayarak yarışlar yapardık. Ellerimiz kapkara olur, tırnak aralarımıza dahi çamur dolardı. Boğazımız şişinceye kadar traktör sesi çıkarırdık. Ama mutluyduk ve çocukluğumuzu doyasıya yaşayabiliyorduk.

Seyahatimize devam ederken Dredawa yolu üzerindeki küçük bir köyde mola verdik. Biraz ileride yamaçtan aşağı tekerleklerini yuvarlayan ve neşe içinde oynayan çocukları gördük. Hemen aklıma biraz önce anlattığım o güzel çocukluk hatıralarım geldi. Tıpkı benim çocukken yaptığım gibi Afrikalı çocuklarda eğlenmenin bir yolunu bulmuşlardı.

Üst düzey fizikî kabiliyet

Gördüğümüz çocukların fizikî kabiliyetleri çok yüksekti. Dünyanın en hızlı koşucuları, atlayıcıları ve diğer sporcuların Afrika’dan çıkıyor olması genlerinden mi yoksa tabiata uyumlu hayat tarzlarından mıdır bilinmez. Hal böyle olunca fiziki farklılıkların çocukların oyunlarına da yansıdığına bizzat şahit olduk.

Hayatı deneyerek ve keşfederek öğreniyorlar

Gezimiz sırasında gördüğümüz Afrikalı çocuklar, modern hayatın teknolojik kolaylıklarından uzak doğal şartlarda yetiştikleri için dünyayı yaşayarak öğreniyorlardı. Bir taşın suda sekişini, suya atılan koca bir taşın meydana getirdiği dalgaların ne kadar sürede karşı kıyıya ulaşabildiğini bizzat görerek, deneyerek öğreniyorlardı. Oyunlarının ekserisi doğayı ve kendilerini tanımaya yönelikti.

Günümüz toplumlarında aileler çocuklarının ellerine oyuncak veriyorlar. Onların keşfetmesine izin vermiyorlar. Oysa ki Afrikalı çocuklar tecrübe ederek öğreniyorlar ve hayatın zorluklarına karşı kolayca göğüs gerebiliyorlar.

Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken çeşitli imkanlardan ve nimetlerinden yararlandığımız kadar hayatın tabii güzelliklerini de onlara göstermeliyiz. Çocuklara mutluluğun satın alınabilen bir şey olmadığını öğretmeliyiz.

Yazar: Mahmut Han Gediz


Her gün yeni bir bilgi

SAHİ BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Sizler için biraz araştırma yaptım, neleri biliyoruz ya da bilemiyoruz, ilginç bilgilere rastladım ve sizlerle paylaşmak istedim.

Bal bozulmaz; o nedenle 3 bin yıllık bir balı bile yemiş olabilirsiniz!

1 milyon 200 bin sivri sinek ayrı ayrı insanı soktuğunda ortalama bir insanın kanını tamamen tüketebilir.

Piramitlerin inşa edildiği günler mamutlar hala hayattaydı.

1930 yılında keşfedilmesinden 2006 yılında gezegenlikten çıkarıldığı süre zarfında Plüton Güneş’in yörüngesinde turunu henüz tamamlamamıştı. Plüton’un yörüngesini tamamlaması 248 yılı buluyor.

Samanyolu’nda bulunan yıldızların sayısı dünya üzerinde bulunan ağaç sayısından azdır. Samanyolu’nda bilinen 100 milyar yıldıza karşılık, dünyada 3 trilyonun üzerinde ağaç olduğu biliniyor.

Orman yangınları yokuş yukarı daha hızlı yayılır.

Çok fazla yerseniz, duyma kaliteniz düşer.

Kürdan, Amerikalıların boğulmasına en fazla neden olan nesnedir.

İtalyan bayrağının tasarımını Napoleon Bonaparte yapmıştır.

Kağıt parçalar ilk kez Çin ‘de kullanılmıştır.

Uzay yolculuğunda taşınacak her kilo için gerekli olan yakıt miktarı 530 kg’dır.

Salatalık bir sebze değil, meyvedir.

İnsanlar vücutlarında 300 adet kemikle doğuyorlar ama yetişkin olduklarında bu sayı 206 ‘ya düşüyor.

Eskimolar buzdolaplarını yiyeceklerin donmaması için kullanırlar.

Telefonun mucidi Alexander Graham Bell, eşi ve annesiyle hiçbir zaman telefonda konuşamadı. Çünkü ikisi de doğuştan duyma engelliydi.

İnsan teninin bir santimetrekaresi 625 tane ter bezi içerir.

Çocuklar baharda daha fazla büyüyor.

Koalalar, primatlar ve insanlar, kendilerine özgü parmak izi olan tek canlılardır.

Pinokyo, İtalyanca’da “Çam Göz” anlamına gelir.

İki gözünüz var ve her biri 130 milyon görme siniri hücresinden oluşuyor. Ve her bir hücrenin içinde 100 trilyon atom olduğu düşünüldüğünde bu sayı evrendeki tüm yıldızların sayısından bile daha fazla…

Derin sularda 180 balık türü hiç ışık yüzü görmeden büyür ve yaşamını sürdürür dünya. Dünya’yı varoluşundan bu yana 24 saate sığdırmaya çalışsak insanlar bu sürenin sadece 1 dakika 17 saniyesini doldurabilir.

Acil durumlarda bir pastel 30 dakika boyunca yanabilir.

Ağırlığı 600 kilogramı bulabilen bir mavi balinanın kalp damarlarının içine bir insan girebilir.

Bir mavi balinanın dili Afrika’da yaşayan ortalama bir filin ebatlarıyla aynıdır.

İnsan uyandığı andan itibaren beyin küçük bir ampulü yakacak kadar elektrik üretir.

Dünyanın en kısa uluslararası köprüsü Kanada ile ABD’yi birbirine bağlayan 10 metrelik köprüdür.

Mavi gözlü insanların, kahverengi gözlülere oranla alkole dayanıklılığı daha fazladır.

Filler yaban arılarından ve farelerden korkarlar.

Apple bilgisayarlarının yanında sigara içmek garantiyi geçersiz kılar.

İnsan vücudunda 3 inç(7,62 cm)uzunluğunda çivi yapabilecek miktarda demir bulunmaktadır.

İnsan gözü yaklaşık 10 milyon rengi ayırt edebilir.

Gülçin Tüzel Dokur | 25/10/2017


Kot’un hikayesi

Kot’un Hikayesi

20 Mayıs 1873’te patenti alınan blucin önce işçi ve yoksul kesimin pantolonuyken bundan sonraki yıllarda toplumun tüm kesimine yayılır. Özellikle Vahşi Batı’nın kovboyları sayesinde blucinler tüm ABD’ye sıçrayarak tüm ülkede emekçi kesimin bir simgesi haline gelir.

Aslen blucin pantolonlar Alman göçmeni olan Levi Strauss ile terzi Jacob Davis’in ortak çalışmasının bir ürünü Levi Strauss’un Fransa’dan gelen mavi renkte ve dayanıklı, pamuklu denim kumaşa Jacob Davis’in bulduğu dikiş stili ile bakır perçinle tutturulan yan ceplerini ekleyince ilk blucin pantolon ortaya çıktığı söyleniyor.

Yani her ne kadar herkes Levi Strauss’u blucinin mucidi olarak bilse de Jacob Davis’in de ürüne büyük katkısı var.

II.Dünya Savaşı sırasında fabrikalardan ve emekçi kesimin simgesi olmaktan çıkan blucin sokağa taşındı ve popüler kültürün simgesi haline geldi.

Öyle ki zamanla o zaman asi gençler olarak tanımlanan kesimin blucin giymeyi tercih etmesiyle birlikte restoranlar, tiyatrolar gibi o zamanın elit yerleri blucin giyenleri kapıdan çevirmeye başladı.

Ve blucin kültürünü Türkiye’ye getiren ve ona ismini veren girişimci: Muhteşem Kot Terzi çırağı olarak kariyerine adım atan ve sonrasında Fransa’da dönemin en prestijli terzilik okulu olan La Deveze Derrox’ta eğitim alan Yugoslavya göçmeni Muhteşem Kot, Türkiye’yi sonradan kot ismini alacak blucinle tanıştıran insandır.

40’lı yılların sonunda Fransa’dayken işçi ve köylüye giydirecek ucuz ve dayanıklı malzeme arayışına giren Muhteşem Kot’un dikkatini blucin çeker

Sağlamlığı ve dikim tarzına hayran kalan Muhteşem Kot, Türkiye’ye döndüğünde bu kumaşı burada üretmeye başlar. 1960’lara geldiğimizde atölyesinde günde 200 adet kot üretimi seviyesine ulaşır.

İşte yıllardır kot olarak bilinen blucinin dilimize girmesi Muhteşem Kot’un soyadından gelir.

Duygu Arslan


Tabiplerin Piri

Tabiplerin Piri” İbn-i Sînâ

İslâm bilim ve teknoloji dünyasının en meşhur simalarından biri olan İbn-i Sînâ gerek Doğu gerekse Batı kaynaklarında “Tabiplerin Üstadı” olarak anılmaktadır. İşte bu meşhur âlimin fazla bilinmeyen hayatından gerçekler…

İbn-i Sînâ, çalışmalarıyla Hipokrat ve Galen’in şöhretini gölgede bırakarak hastalıkların teşhis ve tedavisinde pek çok yeni keşfi ve uygulamayı ilk defa ele alan hekim olmuştur.

İbn-i Sînâ, çalışmalarıyla Hipokrat ve Galen’in şöhretini gölgede bırakarak hastalıkların teşhis ve tedavisinde pek çok yeni keşfi ve uygulamayı ilk defa ele alan hekim olmuştur. Tam adı Ebû Ali el-Hüseyin b. Abdullah b. Ali b. Sînâ olup İbn-i Sînâ adı ile meşhurdur.

Tıp alanında çığır açan İbn-i Sînâ, İslâm kaynaklarında Eş-Şeyhü’r-Reîs (başkanların en büyüğü), Batılılar tarafından ise Hâkim-i Tıb, yani “tıbbın piri ve hükümdarı” olarak kabul edilmiştir.

İbn-i Sînâ, 57 senelik hayatına tıptan siyasete, fıkıhtan kimyaya 250’den fazla eser sığdırmıştır. (Miladi 980 – 1037)

Tesirini Doğu’da ve Batı’da asırlarca sürdürmüş olan İbn-i Sînâ’nın en meşhur eseri olan el-Kanun, tıp literatüründe bir şaheserdir. El-Kanun Fi’t-Tıbb (Tıbbın Kanunu) Avrupa üniversitelerinde 600 sene kaynak tıp kitabı olarak okutulmuştur.

Mikrobu ilk defa keşfetmiş, damar içi şırıngasını, buz torbasını icat ederek ameliyatlarda ilk defa uyutucu ilaçları kullanmıştır. Ayrıca iç hastalıkları, parmaklarla bedeni sertçe yoklayarak tespit etme metodunu ilk o kullanmıştır.

İbn-i Sînâ, başta tıp ilmi olmak üzere fıkıh, kelam, felsefe, psikoloji, siyaset, astronomi gibi geniş sahada birçok ilimle ilgilendi. Fakat İbn-i Sînâ’nın, felsefeyle alakalı görüşleri onu İslâm dininin itikat esaslarından uzaklaştırmıştır. Başta İmam-ı Gazalî olmak üzere İslam âlimleri, onun sözlerine cevaplar yazarak bozuk ve yanlış taraflarını kitaplarıyla tashih etmişlerdir. İmam-ı Gazalî, Tehâfütü’l-Felâsife adlı kitabında İbn-i Sînâ’nın ve felsefecilerin yirmi meselede dalâlete düştüklerini belirtmektedir.

İbn-i Sînâ sağlıklı bir hayat için şu tavsiyeleri yapmıştır:

1. Sağlığa zarar vermeyecek yiyecek ve içecekler tüketilmelidir,

2. Vücuttan zararlı artıklar atılmalıdır,

3. Ruh sağlığına dikkat edilmelidir,

4. İyi uyku uyunmalıdır,

5. Havanın temiz olmasına dikkat edilmelidir,

6. Sağlık açısından giyime dikkat edilmelidir,

7. Bedenî ve fikrî işlerde sağlığa dikkat edilmelidir,

8. Az yemelidir,

9. Yedikten sonra beş saat daha hiçbir şey yenilmemelidir.

Gökhan Temur


Yetim bir çobanın öyküsü…

Hikaye 1936 yılında Denizli Acıyapam ilçesinde görevli öğretmenlerin pikniğe gitmeleriyle başlıyor.

Öğretmenler piknik yaparken keçilerini otlatan çobanlık yapan bir çocukla karşılaşırlar. Çobanı davet edip çay ikram ediyorlar ve ismini soruyorlar. Çoban çocuk isminin Hüseyin olduğunu söylüyor. Hüseyin’e öğretmenler yanlarındaki gazeteyi verip okumasını istiyorlar. O tarihlerde okuyanların sayıları o kadar az ki diplomalarını valiler imzalıyorlar. Hüseyin gazeteyi eline almayı red ediyor ve hiç okula gitmediğini söylüyor. Peki yaşın kaç diyorlar. Yaşım 12 diyor Hüseyin. Niye okula gitmedin diye soruyorlar. 3 yaşımda annemi kaybettim, 11imde de babamı kaybettim diyor. Öğretmenler Hüseyin’e bazı sorular soruyorlar, Hüseyin’in çok zeki bir çocuk olduğunu anlıyorlar. Hüseyin’e mutlaka ama mutlaka okuması gerektiğini söylüyorlar. Öğretmenlerin verdiği destek ve heyecan ile Hüseyin Denizli’de parasız yatılı okumaya başlıyor.

Bir süre sonra katıldığı matematik yarışmasında Hüseyin’e bir kitap hediye ediliyor. Hüseyin kendisine hediye edilen bu kitabı sabaha kadar okuyor ve bitiriyor. Ertesi gün fen bilgisi öğretmenine geliyor ve diyor ki “Öğretmenim, bu kitapta eksilik var”. Öğretmen şaşırıyor. Çünkü Hüseyin’in bahsettiği eksiklik Görecelilik Teorisi hakkındadır. Söz konusu teorinin önemli bir parçasının kitapta olmadığını fark ediyor Hüseyin. Öğretmen konuyu İstanbul Teknik Üniversitesinde kendi hocası rahmetli fizik profesörü Nusret Kürkçüoğlu’na mektupla iletiyor. Prof Nusret hocadan şöyle bir yanıt geliyor “Hüseyin liseyi bitirince İstanbul Teknik Üniversitesi  Elektrik Mühendisliğine gelsin”

Hüseyin 1948 yılında Denizli Lisesini bitirince İstanbul Teknik Üniversitesi  Elektrik Mühendisliğine gider. Hüseyin orada da birtakım çalışmalar yapıyor ancak yaptıklarını oradaki hocaların çoğu da anlayamıyor ve bunları bilse bilse dünyanın en büyük teknik üniversitesi Amerika Boston kentindeki Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde  (MIT) görevli Prof.Dr. Morse bilir deyip ona gönderiyorlar.

Prof. Morse’dan da şöyle bir yanıt gelir: “Hüseyin’in bu yaptığını 5 sene önce bir grup buldu, ama bunu Hüseyin’in tek başına bulması olağanüstü bir şey. Biz Hüseyin’in tüm masraflarını karşılayacağız, Amerika’ya gelsin”

Yıl 1952 Hüseyin yüksek elektrik mühendisi oluyor. Anne yok, baba yok. Köyünün insanları son derece fakir. Bir gazete kampanya yapıyor ve o destekle Hüseyin’i bir gemiye bindiriyorlar ve Amerika Boston’a gönderiyorlar.

Hüseyin MIT’te Prof Morse’un karşısına geçiyor. Morse Hüseyin’in tez hocası olacak ama Hüseyin’in İngilizcesi de çok iyi değil. Anlayamıyor pek Morse’un dediklerini. Hocasına “Write on the blackboard” diyor. Prof. Morse da Hüseyin’in tez konusu olacak konuyu tahtaya yazıyor ve Hüseyin de bunu defterine geçirip üniversiteden ayrılıyor. MIT’te genelde tez konuları 5 senede, 9 senede bitirilebiliyor olmasına rağmen Hüseyin tez konusunu 3 ay sonra bitirip hocasının karşısına çıkıyor. Morse birkaç gün sonra tezi inceleyip Hüseyin’i çağırıyor “Senin tezin bitti. Ancak burası MIT. Biz burada böyle hemen doktora diploması vermeyiz. Sen git istediğin dersleri al, 2 sene sonra gel” diyor.

Hüseyin 2 sene sonra doktorasını alıp bu kez Princeton üniversitesine gidiyor ve orada Albert Einstein ile birlikte çalışıyor.

Birkaç yol sonra Boston’a geri dönüp icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başlıyor. Burada bilgisayarlar ile konuşmanın onlara talimat vermenin çalışmalarına başlıyor. Sesle kumanda edilen bilgisayarı ilk defa 1960’ların başında Hüseyin Yılmaz yapıyor.

İşte anne babası olmayan Denizli’li bir çoban olan Hüseyin’in elinden tutan değerli öğretmenler sayesinde bugün cep telefonlarımız söylediklerimizi anlayabiliyorlar.

Aslında bu şunu gösteriyor, Allah bütün ırklara, bütün uluslara adil davranmıştır. Yüksek IQ’lu çocuklar bütün uluslara eşit bir şekilde verilmiş. Önemli olan bu çocukların nasıl ülkenin kalkınmasına, insanlığın gelişmesinde onları nasıl kullanabiliriz.

Çoban Hüseyin’i orada öğretmenler görmeseydi, sahip çıkmasalardı dünyaca ünlü Prof. Hüseyin olmayacaktı. Bizim Anadolu’muza böylesine çok güzel insanlar var. Yeter ki bu güzel insanlara sahip çıkabilelim.

Yazan:

DR Ömer Sümer

http://www.dromersumer.com/blog/yetim-bir-cobandan-bilgisayarlara-sesle-komut-veren-profesore/