Antik Mısır’da tıp

ANTİK MISIRDA TIP

Eski medeniyetler mevzu bahis olduğunda, Antik Mısır, tıp alanında gelişmelerin görüldüğü ilk medeniyet olarak biliniyor.

Yaklaşık 3000 yıl öncesine ait hiyerogliflerde, Firavun’un burnuna uygulanan bir tedavide adı geçen Sekhet-Eanach ise Eski Mısır’ın ilk doktoru olarak belirtiliyor. Antik Mısır’da yaşamış en önemli doktor ünvanını alan Sekhet, en büyük doktor anlamına gelen İmhotep Sıhhat ve Deva Tanrısı unvanlarını da almış.

Hastalıklarda genelde çeşitli tedavi yöntemleri kullanılıyordu. Tedavi olarak okunmuş büyülü hayvan organları kullanılırken; kekik, bal ve aloe veradan yapılmış karışımların yanında, bakterileri öldürmek için antibiyotik kullanılıyordu. Tıbbi müdahalelerde cerrahlar günümüzde olduğu gibi gayet bilindik aletler kullanılıyordu.

En eski tıbbi bilgilerin merkezinde olan Antik Mısır’dan kalma hiyerogliflerde, ilaçların karışımlarının nasıl yapıldığı, hapların nasıl kalıp haline getirildiği, timsah ısırığının nasıl tedavi edildiği detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Sadece ilaç yapımını içermeyen bu bilgiler içinde büyüye, tılsımlara ve psişik tedavilere de yer verilmiştir. Afyon ve cannabisin önemli bir yere sahip olduğunu gösteren ilaç reçetelerindeki tariflerin çoğu, günümüz modern ilaç yapımında da halen kullanılmaktadır.

Hamilelik Testi

Mısır’da 1898 yılında Sir Flinder Petrie adlı bilim insanının ortaya çıkarttığı Kahoun Papirüsü ile 1862 yılında bulunan Smith Papirüsü ve 1873 yılında bulunan Ebers Papirüsü’nde gebelik, idrar hastalıkları, varisler ve gebelik testleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Müzelerde sergilenen papirüslerde yer alan bilgilere göre, hamile şüphesi olan bir kadın her gün sabah idrarıyla biri buğday, diğeri arpa dolu iki torbayı sularmış. Hamilelik şüphesi olmayan bir başka kadın da yine ayrı ayrı buğday ve arpa torbalarını idrarıyla sularmış. Hamilelik şüphesi olan kadının idrarla suladığı buğday ve arpa dolu torbalar, diğer kadının suladığı torbalardan daha önce çimlenirse, hamile olduğu anlaşılırmış. İki kadının suladığı buğday ve arpalar aynı anda çimlenirse hamilelik olmadığı ortaya çıkarmış. Hamile olan kadınların sabah idrarlarında aşırı miktarda hormon bulunduğu için, buğday ve arpa torbaları diğer normal idrarlarla sulananlardan çok daha önce yeşerirmiş. Günümüzde meyve ve sebzenin daha erken sürede yetiştirilmesi için hormon kullanılması da aynı yöntemin bir benzeridir.

Bebeğin Cinsiyeti

Mısırlıların kullandığı yöntemde, doğacak bebeğin cinsiyeti de önceden tesbit edilebiliyordu. Hamile kadının idrarıyla sulanan tohumlardan, buğday taneleri daha önce filizlenirse bebeğin erkek, arpa taneleri daha önce filizlenirse bebeğin kız olacağı anlaşılıyordu. Prof. Julias Manger, 1933 yılında laboratuvarda kutuların içerisinde kurutma kâğıtları üzerine yerleştirdiği buğday ve arpa tanelerini, idrarla sulayıp, Mısırlıların kullandığı gebelik ve cinsiyet belirleme yönteminin doğruluğunu ispat etmiştir. Günümüzde kullanılan gebelik testleri de, kadının idrarındaki hormon sayısının yoğunluğuna göre sonuç verir ve aynı esaslara göre uygulanır.

Prof. Dr. Hulusi Köker de, Mısırlıların kullandığı gebelik testi yönteminin bilimsel olarak doğrulandığını ve hatta bebeğin cinsiyetinin de aynı yöntemle belirlenebildiğini onaylıyor.

Altay Sengur

Onedio


Ölüm bir illüzyon mu ?

Bilim dünyasında yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bir bilim insanı tarafından ölümün gerçek olmadığı, bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğu ortaya kondu. Bu teoriye göre beden öldüğünde yaşam sona ermiyor, sonsuza dek devam ediyor. Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim adamı Robert Lanza “Biyocentrism” adlı kitabında ölümün bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu söylüyor. Dr. Lanza, dünyanın ilk erken dönem insan embriyolarını kopyalayan bilim adamları ekibinin bir üyesiydi. 2011 Eylül ayında, Lanza şirketi Avrupa’daki ilk insan embriyonik kök hücre denemesine başlamak için Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu’ndan onay aldı. Profesör Lanza, kuantum fiziği kavramlarına dayanan kitabının yayınlanmasının ardından, hipotezini açıklamasının ardından kamusal bir şöhret elde etti. Bu teoriye göre, farklı bilinç düzeyleri tarafından desteklenen birçok gerçeklik bulunuyor. Böylece ölüm sadece aklımızda bulunan bir düşünce olacaktır. Çünkü, ne zaman ne de alan bulunmuyorsa ölümden de söz edilemez.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi1

Lanza web sitesinde ölümün zamansız ve uzaysız bir dünyada nasıl olmadığına dair açıklamalar yapıyor. Bu teori daha önce Einstein tarafından da dile getirildi. Yeni elde edilen kanıtlar Einstein’ı doğrular nitelikte. Lanza, ölümsüzlüğün zaman içerisinde kalıcı bir varlık olma anlamını taşımadığını, ancak zamanın ötesinde bir durumu olduğunu söylüyor. Profesör Lanza, bilinen şekliyle ölüm kavramının gerçekte olmadığını, çünkü tanımlanabilecek gerçek sınırların olmadığını söylüyor. İnsan ölme fikrini kabul etmeyi öğrenir, ancak bu aslında sadece akılda olan bir durumdur. Bu fikre göre onu gözlemleyen yaşamdan bağımsız hareket edebilen bir zaman yoktur.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi3

Bu fikir paralel evren fikriyle temelde benziyor. Pek çok fizikçinin formüle ettiği hipotezde, insanların ve yaşananların farklı versiyonları bulunduğu ve bunların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı sonsuz evrenden söz edilmektedir. Dolayısıyla birisi hayatı boyunca ölümün olduğuna inanırsa, bu inancına dayalı olarak bunu yaratacaktır. Bunun tam tersi durumda ise birisi ölümsüzlüğün bir parçası olduğuna inanıyorsa, eskiden olduğundan daha farklı bir biçimde yaşamaya devam edecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.ancient-code.com/scientist-concludes-death-is-only-an-illusion-it-is-not-real

Beyinsizler blog sitesinden alınmıştır.


Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)


Balıkçı

Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı

– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin.

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı.

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın.

– Sonra?

– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın.

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın demiş Amerikalı,

Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli..

Alıntıdır.


Anthony Burgess

MOTİVASYON

Anthony Burgess beyninde tümör olduğunu ve bunun kendisini bir yıl içinde öldüreceğini öğrendiği sırada kırk yaşındaydı.

O sıralarda beş parası yoktu ve kısa süre içinde dul kalacak olan eşi Lynne’e miras bırakabileceği hiçbir şeyi bulunmuyordu.

Burgess geçmişte hiç profesyonel bir roman yazarı olmamıştı; ama içinde yazar olma yeteneği bulunduğunun her zaman farkındaydı.

Böylece, salt eşine hiç değilse telif haklarını bırakabilmek için, yazı makinesine bir kağıt taktı ve ilk romanını yazmaya başladı.

Yazdığının basılabileceği bile kesin değildi; ama aklına yapacak başka bir şey de gelmiyordu.

“1960 Ocağıydı,” diyordu “ve konulan tanıya göre, önümde yaşayabileceğim bir kış, bir ilkbahar ve bir yaz vardı.

O yıl, yapraklar dökülmeye başladığında ben de ölmüş olacaktım.” O hızla ve telaşla, Burgess yıl bitmeden beş buçuk roman yazmayı başarmıştı.

Bunca yapıtı E. M. Forster neredeyse bütün bir yaşam boyunca ancak yazabilmiş; Amerikanın en büyük yazarlarından J. D. Salinger ise, yine tüm ömründe, ancak bunun yarısını yazmayı başarabilmişti.

Ne var ki, Burgess ölmedi. Kanseri önce geriledi; sonra da tümüyle ortadan kalktı. Uzun ve dolu dolu yazarlık yaşamında – içlerinde en ünlüsü Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) olmak üzere yetmişten fazla yapıt üretti.

Kanserin ona vermiş olduğu ölüm cezası olmasaydı, bu romanların birini bile yazamayabilirdi.

Çoğumuz Anthony Burgess gibiyizdir; içimizde ortaya çıkmak için bir dış etkenin yaratacağı acil durumu bekleyen bir büyük yetenek saklarız.

Kendi kendinizi motive etme konusunda yararlı bir alıştırma, kendinize, Anthony Burgess’in yerinde olup kanserden bir yıl içinde öleceğinizi öğrenseydiniz ne yapacak olduğunuzu sormaktır…

“Eğer ben de ancak bir tek yıl daha yaşayacağımı öğrenmiş olsaydım, yaşamımda neleri değiştirir, o son yılımı nasıl yaşardım? Tam olarak ne yapardım?”

Yaşamın kısalığını göz önüne getirmek yararlı bir egzersizdir; çoğu kez, şu anda kullanmadığınız, henüz su yüzüne çıkmamış yeteneklerinizi açığa çıkaracak şaşırtıcı düşünceler uyandırır zihninizde.

Alıntıdır


Bu da geçer…

Dervişin birinin yolu bir gün bir köye uğrar. Köylüler fakirdir onu misafir etmesi için Şakir isminde birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı bir kaç köylü ona, Şakir’in köyün zenginlerinden birisi olduğunu Halid adında bir başka zengin daha bulunduğunu anlatırlar.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır.

Şakir hem misafirperver hem de gönlü geniş bir insandır… Dervişi kaldığı sürece memnun eder. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…” diye cevap verir.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı taraflara düşer. Şakir’i hatırlar ve yanına uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’in iyice fakir düşüp şimdilerde Halid’in yanında çalıştığını öğrenir.

Derviş Halid’in çiftliğine gider, Şakir’i bulur, üstünde eski püskü giysiler vardır. Meğer oralarda vukuu bulan bir sel felâketinde Şakir’in bütün malı mülkü telef olmuştur.

Ailesini geçindirmek için, toprakları selden zarar görmeyen Halid’in yanında çalışmaktadır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece fakir olan evinde misafir eder. Bir lokma ekmeğini onunla paylaşır…

Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler. Şakir: “Üzülme… Ya Hû, bu da geçer…” der.

Derviş’in yedi yıl sonra yolu yine o yöreye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Halid birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün mirasını en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, artık Halid’in konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer…”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Köylüler ona bir tepeyi işaret ederler. Meğer tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında da: “Bu da geçer.” yazılıdır.

Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar.

Büyük bir sel gelmiş ve tepeyi sıyırmış, Şakir’in mezarından geriye bir iz dahi kalmamıştır…

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz.

Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve sonra yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır.

Orada: “Bu da geçer Ya Hû !!!” yazmaktadır.

Yusufiye


Dönüşmek Evren Balgöz yazdı.

DÖNÜŞ’MEK

“Kelebek olacak tırtılın önce kendi kabuğundan vazgeçmesi ve kendi varlığını gelecekteki varlığı için eritmesi gerekir. Her tırtıl kelebek olamaz, kelebek olacak tırtılın yeterince hayalci hücreler yetiştirmesi gerekir.” diyor Dr. Türker Kılıç bir makalesinde.

Tırtıldan kozaya, kozadan kelebeğe, yeniden yumurtaya, bu bir paradoks, bir başkalaşım, dönüşüm, kısaca yeni bir var oluş döngüsü adeta Kelebeğin yaşamı.

Anlatacağım hikaye, biyolojik bir hikaye değil, sadece küçük bilgi notlarıyla başlayarak akışta hissettiklerimi paylaşmak istedim sizinle.

Sanatla terapi zamanımda, içimde yükselen bir duygu ile bir anda “Mavi kelebek” kondu bu kez Mamaruska’ma…

Mavi Kelebekleri oldum olası hep sevdim. Bende ikinci şans, özgürlük ve yeniden doğuşu çağrıştıran bir simge olmuştu daha öncede.

Sonra da merakımla baktım ‘Mavi Kelebeğin’ diğer yüklenen anlamlarla da taşıdığı mesajlara;

Kimine göre sonsuzluk.

Kimine göre gerçek bir değişimin habercisi.

Kimine göre ikinci şans ya da yeniden doğum.

Kimine göre zarif bir sadelik yani doğallık.

Kimine göre özgür ruhluluk.

Kimine göre duyarlılık.

Kimine göre Srebrenitsa’ da yaşanan acılarla beraber İnsanoğlunun yapmış olduğu hiçbir kötülüğün örtülemeyeceğinin simgesi olarak kabul görmüş mavi kelebekler.

‘Sayamadığım daha bir çok hikayesi ve simgesel anlatımlarına bakınca, o narin kanatlarında o minik kelebek ne kadar da çok anlam yüklenmiş bizler için  diye düşündüm hayranlıkla…

Sonra kelebek etkisi geldi aklıma.

Kelebeğin bir minik kanat çırpısından tüm dünya haberdar oluyorsa, küçük bir hareketi dünyanın başka bir yerinde -bilimsel kanıtlarla-, fırtınalar yaratabiliyorsa, o halde bizler de kendi duygu, düşünce, söz ve eylemlerimizden hatta bakışlarımızdan bile SORUMLULUK taşıyoruz!

Kelebek etkisini; dönüşümün doğasını,  doğal yaşamda suretteki manayı okuyarak, kendimizi sevgiyle dönüştürebilmeyi diliyorum.

Ve dilerim ki, her olumsuz duygu ve durumdan özgürleşerek, sonsuz, koşulsuz sevgiyle, özde kendi bütünlüğümüzle bir’likte var oluruz.

Sevgilerimle…

Görseller:

Çevre  dostu ♻️ Mamaruska, HoneyEyes

Art: Christian Schole


Dönüşümün ilk izleriyle, Bir PERUK hikayesi. Evren Balgöz yazdı…

Dönüşümün ilk izleriyle,

Bir PERUK hikayesi,

Bir peruk üzerine hikaye mi olur diyeceksiniz. Oluyor’muş.

.

Peruk deyip geçmemek lazım’ mış her teline takılmış bir hikaye varsa. Kendi saçlarının bir dönem yerini aldıysa o tak çıkar saçlar…

Zamanında yüzüme taktığım o kocaman gülümsemeyi hatırladım. Kabullenişin, mutlu olmanın çabası o gülümseme. -Yaşayanların anlayacağı türden-

O Peruk.

Bir  dönüşümün belki de dışa yansıyan ilk izleriydi… Bir savaş boyası sürerek mücadeleye giren eski kızılderili kabileler geldi yazarken aklıma. Yüzlerine sürdükleri boyalardan anlardınız bir mücadelenin izlerini. Belki peruklarımız da bir nevi böyle bizler için de…

Yitip giden saçları, mücadele zamanlarını taradım az önce, ihtiyacı olan birine gitmek üzere hazırlarken peruğumu.

Her telinde ayrı bir ben, bir er meydanı takılı kalmıştı.

Uzun bir süreden sonra bugün ona dokunurken geçmişe, iyileşme sürecime dokundum …

Şaşkın ancak yüzünde eksik olmayan gülümsemesi ile ‘mücadeleci ruh’ rolünün kostümünü,  ‘olanı olduğu gibi kabullen, bundan da alacaklarını al ve sahneni tamamla’ diyen beni taradım az önce…

Aynadaki ilk halim geçti buğulu gözlerimden.

Ellerime tutam tutam dökülen tel tel saçlarımda ve o an’da kim bilir kaç ben dökülmüştü avuç içlerime. Ağlamalarım söndürmemişti avucuma düşen ateşi.

Ve ben en çok o akşam ağlamıştım.

Az önce şükürle karışık duygulardan geçerken, “geçti bitti” demesi iç sesimin cılız bir ifadeydi.

Kuaförün önüne geçerek “kes saçlarımı rolüme hazırla beni derken” yüzümdeki o kocaman gülümseme, saç telinden düştü gözlerime ve konuşmalar kulaklarımda çınladı. Duygularım vurdu kalp duvarlarıma.

Geçen zaman. Hastane kokusu…

Sesler… Konuşmalar… Koşuşturmacalar.

İlaç makinasının sesi.

Size hiç söylemiş miydim…

Hayatımda duyduğum en güzel müzik notası,

planlanan son kemoterapimde makineden gelen ilacın bitim sinyaliydi.

Ve geçen yıl yine bu zamanlardı o müziği son duyduğum an.

Telleri karmakarışık olmuş peruğumu tararken, taradım geçmiş bir yılımı, karmaşık duygularımı.

Geçilen yollar düz bir patika değildi. Evet keskin, dik, yokuş yukarı ve tutunacak ağaçların azlığında bir seyir tepesine tırmanıştı bu… Ucunda seni bekleyenin tam da ne olduğunu bilmeden…

Ya bu yoldan yokuş aşağı düşmek vardı, ya da tırmanmak olanca gücünle. Önce yüce aşka ve o aşkla yüreğine konan öze inanarak tutunmak ağaçsız yerlerde.

Ya da yükselebilmek olay ve durumların üzerinde, Icarus olmak vardı….

Bu dik yolu aşabilmek için balmumu kanatlarla uçabilmek, cesaret örneği sayılan Icarus’ ca.

Güneşe doğru umutla… Ancak balmumu kanatlarının erimemesine de dikkat ederek.


Müzik cevabının kalıcılığı. Melek Alev derledi.

Müzik Cevabının Kalıcılığı

Sihirli sözcüklerden biridir ” EĞER”.

Neden mi? Düşünmeye yöneltir bizleri…

Sihrinin gücü ise bireylerde gizlidir. Birey olmak demek, kendine özgü nitelikleri yitirmeden var olabilmek demektir.

Eğer sanat olmasaydı…

Eğer müzik olmasaydı…

Ne olurdu, bir düşünelim.

Bazen dinlediğimiz bir müzik neden tüylerimizi diken diken eder?

Müziği neden severiz ve dinleriz ?

Müzik belki de hayatta kalabilmemiz için kendimizi daha iyi anladığımız ve keşfettiğimiz bir yoldur. Sanat özellikle de müzik belli duygularımızı açığa çıkarır, detayı verir ve duygularımızı ifade etmek için kullandığımız en zendin dildir.

Konuştuğumuzda sesimiz moleküler enerji oluşturur, bu enerji kişinin kulak zarına ulaşır, bu örnekler beyinde tercüme edilir ve hepimizin duyabildiği zengin ve çok boyutlu ses dünyasına dönüşür.

Sesin saniyedeki titreşim sayısına frekans denir. Sesi frekans türünden araştırdığımızda onunla oyunlar oynayabiliriz. Beyaz ışık bir prizmanın içinden geçirildiğinde karşı taraftan bir renk tayfı olarak çıktığı gözlenir. Her bir rengin de sese dönüşebilen kendine has bir frekansı bulunmaktadır ve bu nedenle renkleri de frekanslarına dönüştürerek bir müzik elde edebiliriz. Eski Yunanlılar ayrıca ses frekanslarını matematiksel olarak da analiz edebilmişlerdir.

Tarih boyunca müziğin varlığımız ve mutluluğumuzla çok yakından ilişkili olduğu, müzik olmasa kendimizden çok şey kaybedebileceğimiz anlaşılmıştır.

Bizler nabız ve ritimle yönetilmekte, kontrol edilmekte ve bunlardan etkilenmekteyiz. Nabız değışiklikleri bizim için çok önemlidir ve duygularımızı yansıtır. Opus 50, No: 2’de Beethowen fetal kalp atışına benzer bir vuru kullanmış . Aynı zamanda buna bir bir soluk alma melodisi de eklenmiş. Bu nabız değişiklikleri kısmen cevap verme şeklimizi de yansıtmaktadır ve müzik dilini oluşturan şey işte budur. Nefes almamızın, yürümemizin, hareketlerimizin hepsi ritmik olarak planlanmıştır ve hareket ile duyular arasındaki bağlar rastlantısal değildir. Hareketlerimiz yoluyla duygulanırız ve duygu değişikliklerimiz hareketlerimizi değiştirir.

Hepimiz müziksel cevap verecek şekilde tasarlanmışızdır.

Alzheimer hastalarının kendilerine en yakın kişileri tanımaması ve sonunda kim olduğunu ve nerede olduğunu bilmemesine rağmen müzik cevaplarının kaybolmadığı izlenmiştir.

Bir zamanlar oldukça demanslı ve konuşamaz hale gelmiş bir bayan vardı. Eskiden piyano hocasıydı ve hala piyanonun bulunduğu bir odada biri şarkı söylemeye başladığında hemen piyanoya yürür ve mükemmel bir şekilde çalardı . Adeta sağlıklı gülen ve mutlu bir insana dönüşürdü . Ancak ne yazık ki müzik biter bitmez yine eski insan geri dönerdi.

Eğer herhangi bir nedenle bir insan olarak bütünlüğümüzü kaybedersek, müzik bize tekrar bir bütün olma şansı verir. Biliyoruz ki insan bunu yapabilecek derecede yeteneklidir. Sıradan bir hayatı ve tutkuları olan sıradan insanlar bile bunu yapabilmektedir.

Savaşın etkilediği bölgelerde, demans ve parkinson hastalığında, kronik ağrıda müziğin yeri araştırılmakta…

” Besteci Maurice Ravel savaş sırasında kamyon şoförü olarak görevlendirilir. Ravel, ön saflara tedarik sevkiyatı yapmak için bol çukurlu yollarda ilerlerken; top mermilerine, keskin nişancılara, zehirli gazlara ve makineli tüfek ateşlerine açık durumdadır. Kışın zemin donmakta, baharda yağmur, savaş alanlarını çamur içerisinde bırakmaktadır. Sürekli tehlikeye açıktır ve uzuvları donmaktadır. Etraftaki sağır edici gürültü kulaklarının sessizlik anlarında bile çınlamasına neden olmaktadır. Ravel, güneşli bir sabahın ilk saatlerinde kasvetli ve bombalanmış kasabaların arasında ilerlerken harap bir şato görür.

Şatonun içinde mucize eseri zarar görmeden kalmış Erard marka bir piyano vardır. Piyanonun başına geçer. Tuşlara dokundukça, piyanodan çıkan müziğin etkisiyle etrafinı saran dehşet erir, yerini heyecan ve mutluluk alır. Kendini hayatının en güzel anlarından biri olan “O An”a bırakır.

Ravel kendini bütün olumsuzluklara kapatmayı başarmıştır. Müziğin etkisiyle düşünce ve duyguları kontrol altındadır. Geçmiş pişmanlıklar da, gelecek kaygısı da yok olmuş, sadece, ” O An” ve çalınan müzik vardır. Müzik ona bütün savaşın olumsuzluklarını unutturmuştur.

Bütün sanatçılar, sanatın içinde kaybolurlar, etraflarındaki dış dünya eriyip yok olur ve tamamen kendilerini ellerindeki işe kaptırırlar. Ravel de travmatik olan savaş ortamını olumluya dönüştürmeyi başarmıştır.

Müzik onun hayata tutunma nedeni olmuştur.”

Kendi kendimizi tam olarak keşfetmeden mutluluğa ulaşamayız. Kendimizi sadece aklımızla ve vücudumuzla değil, duygularımızla da keşfedebiliriz. Bunlardan herhangi biri olmazsa insan olamayız.

Sanat ve Nöroloji/ Müzik ve Beyin

Bir Müzikoloğun Gözüyle- Paul Robertson

Yaratıcı Düşünme Sanatı – Rod Judkins


Teşekkürler mi kıymetlendi? Melek Alev yazdı.

Teşekkürler mi çok kıymetlendi, yoksa bizler mi unuttuk teşekkür etmesini ?

ALS-MNH Derneği ile ortaklaşa yürüttüğümüz bir proje kapsamında, ALS hastalığı nedeniyle fiziksel yeteneklerini tamamen kaybetmiş; konuşma, yutma ve solunum güçlüğü yaşayan hastalarımızın evlerine giderek, diş tedavilerini gerçekleştiriyoruz.

Bu hastalarımızda sıklıkla gördüğümüz en belirgin ağız ve diş sağlığı problemi, fırçalama yetersizliğinden kaynaklanan dişeti hastalıkları ve diştaşı oluşumuydu.

En son gittiğimiz evde de, benzer şikayetler vardı. Hastanın yapılan ağız içi muayenesinde, diş bakımının kızı tarafindan çok doğru bir şekilde gerçekleştirildiğini, sadece bazı yerlerde ufak tefek diştaşlarının oluştuğunu gördük. Kızı annesine pırıl pırıl bakıyordu. Diştaşı temizliğinin yapılmasının ardından, biraz oturup sohbet ettik. Hastalık 2007 yılında ortaya çıkmış, 2009’dan itibaren de hastamız yatıyormuş. ALS’de zihinsel fonksiyonlar ve bellek etkilenmediğinden, bu hastalarımız tüm düşünsel ve duygusal işlemlerini son derece başarılı bir şekilde gerçekleştiriyordu. Biz sohbet ederken annenin bilgisayarına, kaş hareketlerine duyarlı olan programla bir şeyler yazmaya çalıştığı dikkatimizi çekti. Sık sık karışan harfler siliniyor ve yeniden doğrularıyla tek tek düzeltiliyordu. Kelime anlaşılmıştı aslında…Ancak hastamız bu harfleri ısrarla düzelterek kelimeyi tamamlamaya çalışıyordu ve sonunda kelime tamamlandı.

“TEŞEKKÜRLER ”

Aldığım en anlamlı teşekkürlerden biriydi. Şöyle bir düşündüm, bir teşekkür yazısı bu kadar anlamlı ve değerli olabilir miydi ve bizleri bu kadar mutlu edebilir miydi?

Evet edebiliyordu !

Tüm yaşamını makineyle idame ettiren bir kişi bu muhteşem kelimeyi güçlükle, inatla bilgisayarına yazıp, bize armağan ederken, bu kelimeyi rahatlıkla yazıp, söyleyebilen bizler, bu güzel kelimeyi kullanmayı neden unutmuştuk?

Teşekkürlerimiz mi çok kıymetlenmişti, yoksa Heraklit’in yıllar önce söylediği ” Yalnız tek merkez olsa da, insanların çoğu kendi merkezlerinde yaşar.” sözünde olduğu gibi bu kadar ben merkezci mi yaşamaya başlamıştık?

Bazı kelimeler vardır, çok güzeldir, hatırlanması gerekir, iyi hissettirir, mutlu eder insanı, karşılıklı paylaşımların gerekleridir, yaşamın nezaketidir. İşte o çok güzel kelimelerden biriydi teşekkürler…

Bu kadar kolay söyleyebilme, yazabilme ve aslında yapılan işin değerinin farkında olup ! görebilme ! şansına sahipken bundan daha anlamlı ve değerli kelime ne olabilir?

ALS ailesine yaptığımız tüm ev ziyaretlerinde bu farkındalığın, bilincin, değerin ve nezaketin en iyi örneklerini gördük. Bu koskoca ailenin bizler de birer parçası olduk.

TEŞEKKÜRLER tüm gönül dostlarımız, TEŞEKKÜRLER en değerli şey olan zamanını ayırıp bu yazıyı okuyan dostlarım…