Antik Mısır’da tıp

ANTİK MISIRDA TIP

Eski medeniyetler mevzu bahis olduğunda, Antik Mısır, tıp alanında gelişmelerin görüldüğü ilk medeniyet olarak biliniyor.

Yaklaşık 3000 yıl öncesine ait hiyerogliflerde, Firavun’un burnuna uygulanan bir tedavide adı geçen Sekhet-Eanach ise Eski Mısır’ın ilk doktoru olarak belirtiliyor. Antik Mısır’da yaşamış en önemli doktor ünvanını alan Sekhet, en büyük doktor anlamına gelen İmhotep Sıhhat ve Deva Tanrısı unvanlarını da almış.

Hastalıklarda genelde çeşitli tedavi yöntemleri kullanılıyordu. Tedavi olarak okunmuş büyülü hayvan organları kullanılırken; kekik, bal ve aloe veradan yapılmış karışımların yanında, bakterileri öldürmek için antibiyotik kullanılıyordu. Tıbbi müdahalelerde cerrahlar günümüzde olduğu gibi gayet bilindik aletler kullanılıyordu.

En eski tıbbi bilgilerin merkezinde olan Antik Mısır’dan kalma hiyerogliflerde, ilaçların karışımlarının nasıl yapıldığı, hapların nasıl kalıp haline getirildiği, timsah ısırığının nasıl tedavi edildiği detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Sadece ilaç yapımını içermeyen bu bilgiler içinde büyüye, tılsımlara ve psişik tedavilere de yer verilmiştir. Afyon ve cannabisin önemli bir yere sahip olduğunu gösteren ilaç reçetelerindeki tariflerin çoğu, günümüz modern ilaç yapımında da halen kullanılmaktadır.

Hamilelik Testi

Mısır’da 1898 yılında Sir Flinder Petrie adlı bilim insanının ortaya çıkarttığı Kahoun Papirüsü ile 1862 yılında bulunan Smith Papirüsü ve 1873 yılında bulunan Ebers Papirüsü’nde gebelik, idrar hastalıkları, varisler ve gebelik testleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Müzelerde sergilenen papirüslerde yer alan bilgilere göre, hamile şüphesi olan bir kadın her gün sabah idrarıyla biri buğday, diğeri arpa dolu iki torbayı sularmış. Hamilelik şüphesi olmayan bir başka kadın da yine ayrı ayrı buğday ve arpa torbalarını idrarıyla sularmış. Hamilelik şüphesi olan kadının idrarla suladığı buğday ve arpa dolu torbalar, diğer kadının suladığı torbalardan daha önce çimlenirse, hamile olduğu anlaşılırmış. İki kadının suladığı buğday ve arpalar aynı anda çimlenirse hamilelik olmadığı ortaya çıkarmış. Hamile olan kadınların sabah idrarlarında aşırı miktarda hormon bulunduğu için, buğday ve arpa torbaları diğer normal idrarlarla sulananlardan çok daha önce yeşerirmiş. Günümüzde meyve ve sebzenin daha erken sürede yetiştirilmesi için hormon kullanılması da aynı yöntemin bir benzeridir.

Bebeğin Cinsiyeti

Mısırlıların kullandığı yöntemde, doğacak bebeğin cinsiyeti de önceden tesbit edilebiliyordu. Hamile kadının idrarıyla sulanan tohumlardan, buğday taneleri daha önce filizlenirse bebeğin erkek, arpa taneleri daha önce filizlenirse bebeğin kız olacağı anlaşılıyordu. Prof. Julias Manger, 1933 yılında laboratuvarda kutuların içerisinde kurutma kâğıtları üzerine yerleştirdiği buğday ve arpa tanelerini, idrarla sulayıp, Mısırlıların kullandığı gebelik ve cinsiyet belirleme yönteminin doğruluğunu ispat etmiştir. Günümüzde kullanılan gebelik testleri de, kadının idrarındaki hormon sayısının yoğunluğuna göre sonuç verir ve aynı esaslara göre uygulanır.

Prof. Dr. Hulusi Köker de, Mısırlıların kullandığı gebelik testi yönteminin bilimsel olarak doğrulandığını ve hatta bebeğin cinsiyetinin de aynı yöntemle belirlenebildiğini onaylıyor.

Altay Sengur

Onedio


Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)


Balıkçı

Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı

– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin.

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı.

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın.

– Sonra?

– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın.

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın demiş Amerikalı,

Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli..

Alıntıdır.


Chuck Close

Büyük fotogerçekçi ressam Chuck Close dezavantajı avantaja dönüştürmenin en etkileyici örneklerinden biridir. Close, yaşamında şöhreti kadar heybetli bir felâketle karşı karşıya kaldı. Omurgasındaki bir kan pıhtısı boynundan aşağısını felç etti. Detaylı fırça kullanımı ile tanınırken bir anda fırça bile tutamaz hale geldi. Yoğun bir rehabilitasyonun ardından Close kolunu oynatabilir hale geldi. Bileğine bantla yapıştırılmış bir fırça ile yeniden resim yapmayı öğrendi . Zamanla fırçayı minik soyut şekiller yaratabilecek kadar iyi idare etmeye başladı. Böylece yepyeni bir portre türü yarattı. Yakından bakıldığı zaman birbirinden ayrı, yanar döner işaretler gibi görünen ama uzaktan bakıldığında pikseller gibi birleşip mozaik tarzda tek bir imgeye dönüşen küçük soyut kareler. Renkler çok daha güçlü ve çok daha parlaktı. Bu tablolar Close’un sanat tarihindeki yerini sağlamlaştırdı ve kötü sağlığının neden olduğu tahribata tepkisi mucize eseri onu en büyük renkçilerden birine dönüştürdü.

Chuck Close dezavantajı avantaja çevirmeyi başarmıştı.

Belki de zorlu geçen çocukluk yılları ona bu mücadeleyi öğretmişti. Babasını on bir yaşındayken kaybetmiş ve kısa süre sonra annesinin yakalandığı hastalık evlerine mal olmuştu. Close’un disleksisi vardı ve tembel bir öğrenci olarak görüldüğü okulda çok zorlanıyordu. Üniversiteye gidemeyeceği söylenirken, o Yale’e gitti Bütün engelleri tek tek aştı.

Close’un büyük ve titizlik derecesinde doğruluk taşıyan portreleri dünyanın belli başlı müzelerinin duvarlarında sergilenmektedir. Devasa boyutlara sahip, en küçük detaya inen, nefes kesici portrelerinin karşılarında durmak bir dağın karşısında durmaktan farksız. Close resimlerindeki mikroskobik detaylara ise delice zaman harcıyor.

Jackson Pollock’ un dediği gibi ” sorun resim yapmak değil. Resim yapmadığınız zamanlar ne yapacağınızdır.”

Melek Alev derledi.


Bu da geçer…

Dervişin birinin yolu bir gün bir köye uğrar. Köylüler fakirdir onu misafir etmesi için Şakir isminde birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı bir kaç köylü ona, Şakir’in köyün zenginlerinden birisi olduğunu Halid adında bir başka zengin daha bulunduğunu anlatırlar.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır.

Şakir hem misafirperver hem de gönlü geniş bir insandır… Dervişi kaldığı sürece memnun eder. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…” diye cevap verir.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı taraflara düşer. Şakir’i hatırlar ve yanına uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’in iyice fakir düşüp şimdilerde Halid’in yanında çalıştığını öğrenir.

Derviş Halid’in çiftliğine gider, Şakir’i bulur, üstünde eski püskü giysiler vardır. Meğer oralarda vukuu bulan bir sel felâketinde Şakir’in bütün malı mülkü telef olmuştur.

Ailesini geçindirmek için, toprakları selden zarar görmeyen Halid’in yanında çalışmaktadır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece fakir olan evinde misafir eder. Bir lokma ekmeğini onunla paylaşır…

Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler. Şakir: “Üzülme… Ya Hû, bu da geçer…” der.

Derviş’in yedi yıl sonra yolu yine o yöreye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Halid birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün mirasını en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, artık Halid’in konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır.

Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer…”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Köylüler ona bir tepeyi işaret ederler. Meğer tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında da: “Bu da geçer.” yazılıdır.

Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar.

Büyük bir sel gelmiş ve tepeyi sıyırmış, Şakir’in mezarından geriye bir iz dahi kalmamıştır…

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz.

Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve sonra yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır.

Orada: “Bu da geçer Ya Hû !!!” yazmaktadır.

Yusufiye


Dönüşmek Evren Balgöz yazdı.

DÖNÜŞ’MEK

“Kelebek olacak tırtılın önce kendi kabuğundan vazgeçmesi ve kendi varlığını gelecekteki varlığı için eritmesi gerekir. Her tırtıl kelebek olamaz, kelebek olacak tırtılın yeterince hayalci hücreler yetiştirmesi gerekir.” diyor Dr. Türker Kılıç bir makalesinde.

Tırtıldan kozaya, kozadan kelebeğe, yeniden yumurtaya, bu bir paradoks, bir başkalaşım, dönüşüm, kısaca yeni bir var oluş döngüsü adeta Kelebeğin yaşamı.

Anlatacağım hikaye, biyolojik bir hikaye değil, sadece küçük bilgi notlarıyla başlayarak akışta hissettiklerimi paylaşmak istedim sizinle.

Sanatla terapi zamanımda, içimde yükselen bir duygu ile bir anda “Mavi kelebek” kondu bu kez Mamaruska’ma…

Mavi Kelebekleri oldum olası hep sevdim. Bende ikinci şans, özgürlük ve yeniden doğuşu çağrıştıran bir simge olmuştu daha öncede.

Sonra da merakımla baktım ‘Mavi Kelebeğin’ diğer yüklenen anlamlarla da taşıdığı mesajlara;

Kimine göre sonsuzluk.

Kimine göre gerçek bir değişimin habercisi.

Kimine göre ikinci şans ya da yeniden doğum.

Kimine göre zarif bir sadelik yani doğallık.

Kimine göre özgür ruhluluk.

Kimine göre duyarlılık.

Kimine göre Srebrenitsa’ da yaşanan acılarla beraber İnsanoğlunun yapmış olduğu hiçbir kötülüğün örtülemeyeceğinin simgesi olarak kabul görmüş mavi kelebekler.

‘Sayamadığım daha bir çok hikayesi ve simgesel anlatımlarına bakınca, o narin kanatlarında o minik kelebek ne kadar da çok anlam yüklenmiş bizler için  diye düşündüm hayranlıkla…

Sonra kelebek etkisi geldi aklıma.

Kelebeğin bir minik kanat çırpısından tüm dünya haberdar oluyorsa, küçük bir hareketi dünyanın başka bir yerinde -bilimsel kanıtlarla-, fırtınalar yaratabiliyorsa, o halde bizler de kendi duygu, düşünce, söz ve eylemlerimizden hatta bakışlarımızdan bile SORUMLULUK taşıyoruz!

Kelebek etkisini; dönüşümün doğasını,  doğal yaşamda suretteki manayı okuyarak, kendimizi sevgiyle dönüştürebilmeyi diliyorum.

Ve dilerim ki, her olumsuz duygu ve durumdan özgürleşerek, sonsuz, koşulsuz sevgiyle, özde kendi bütünlüğümüzle bir’likte var oluruz.

Sevgilerimle…

Görseller:

Çevre  dostu ♻️ Mamaruska, HoneyEyes

Art: Christian Schole


Müzik cevabının kalıcılığı. Melek Alev derledi.

Müzik Cevabının Kalıcılığı

Sihirli sözcüklerden biridir ” EĞER”.

Neden mi? Düşünmeye yöneltir bizleri…

Sihrinin gücü ise bireylerde gizlidir. Birey olmak demek, kendine özgü nitelikleri yitirmeden var olabilmek demektir.

Eğer sanat olmasaydı…

Eğer müzik olmasaydı…

Ne olurdu, bir düşünelim.

Bazen dinlediğimiz bir müzik neden tüylerimizi diken diken eder?

Müziği neden severiz ve dinleriz ?

Müzik belki de hayatta kalabilmemiz için kendimizi daha iyi anladığımız ve keşfettiğimiz bir yoldur. Sanat özellikle de müzik belli duygularımızı açığa çıkarır, detayı verir ve duygularımızı ifade etmek için kullandığımız en zendin dildir.

Konuştuğumuzda sesimiz moleküler enerji oluşturur, bu enerji kişinin kulak zarına ulaşır, bu örnekler beyinde tercüme edilir ve hepimizin duyabildiği zengin ve çok boyutlu ses dünyasına dönüşür.

Sesin saniyedeki titreşim sayısına frekans denir. Sesi frekans türünden araştırdığımızda onunla oyunlar oynayabiliriz. Beyaz ışık bir prizmanın içinden geçirildiğinde karşı taraftan bir renk tayfı olarak çıktığı gözlenir. Her bir rengin de sese dönüşebilen kendine has bir frekansı bulunmaktadır ve bu nedenle renkleri de frekanslarına dönüştürerek bir müzik elde edebiliriz. Eski Yunanlılar ayrıca ses frekanslarını matematiksel olarak da analiz edebilmişlerdir.

Tarih boyunca müziğin varlığımız ve mutluluğumuzla çok yakından ilişkili olduğu, müzik olmasa kendimizden çok şey kaybedebileceğimiz anlaşılmıştır.

Bizler nabız ve ritimle yönetilmekte, kontrol edilmekte ve bunlardan etkilenmekteyiz. Nabız değışiklikleri bizim için çok önemlidir ve duygularımızı yansıtır. Opus 50, No: 2’de Beethowen fetal kalp atışına benzer bir vuru kullanmış . Aynı zamanda buna bir bir soluk alma melodisi de eklenmiş. Bu nabız değişiklikleri kısmen cevap verme şeklimizi de yansıtmaktadır ve müzik dilini oluşturan şey işte budur. Nefes almamızın, yürümemizin, hareketlerimizin hepsi ritmik olarak planlanmıştır ve hareket ile duyular arasındaki bağlar rastlantısal değildir. Hareketlerimiz yoluyla duygulanırız ve duygu değişikliklerimiz hareketlerimizi değiştirir.

Hepimiz müziksel cevap verecek şekilde tasarlanmışızdır.

Alzheimer hastalarının kendilerine en yakın kişileri tanımaması ve sonunda kim olduğunu ve nerede olduğunu bilmemesine rağmen müzik cevaplarının kaybolmadığı izlenmiştir.

Bir zamanlar oldukça demanslı ve konuşamaz hale gelmiş bir bayan vardı. Eskiden piyano hocasıydı ve hala piyanonun bulunduğu bir odada biri şarkı söylemeye başladığında hemen piyanoya yürür ve mükemmel bir şekilde çalardı . Adeta sağlıklı gülen ve mutlu bir insana dönüşürdü . Ancak ne yazık ki müzik biter bitmez yine eski insan geri dönerdi.

Eğer herhangi bir nedenle bir insan olarak bütünlüğümüzü kaybedersek, müzik bize tekrar bir bütün olma şansı verir. Biliyoruz ki insan bunu yapabilecek derecede yeteneklidir. Sıradan bir hayatı ve tutkuları olan sıradan insanlar bile bunu yapabilmektedir.

Savaşın etkilediği bölgelerde, demans ve parkinson hastalığında, kronik ağrıda müziğin yeri araştırılmakta…

” Besteci Maurice Ravel savaş sırasında kamyon şoförü olarak görevlendirilir. Ravel, ön saflara tedarik sevkiyatı yapmak için bol çukurlu yollarda ilerlerken; top mermilerine, keskin nişancılara, zehirli gazlara ve makineli tüfek ateşlerine açık durumdadır. Kışın zemin donmakta, baharda yağmur, savaş alanlarını çamur içerisinde bırakmaktadır. Sürekli tehlikeye açıktır ve uzuvları donmaktadır. Etraftaki sağır edici gürültü kulaklarının sessizlik anlarında bile çınlamasına neden olmaktadır. Ravel, güneşli bir sabahın ilk saatlerinde kasvetli ve bombalanmış kasabaların arasında ilerlerken harap bir şato görür.

Şatonun içinde mucize eseri zarar görmeden kalmış Erard marka bir piyano vardır. Piyanonun başına geçer. Tuşlara dokundukça, piyanodan çıkan müziğin etkisiyle etrafinı saran dehşet erir, yerini heyecan ve mutluluk alır. Kendini hayatının en güzel anlarından biri olan “O An”a bırakır.

Ravel kendini bütün olumsuzluklara kapatmayı başarmıştır. Müziğin etkisiyle düşünce ve duyguları kontrol altındadır. Geçmiş pişmanlıklar da, gelecek kaygısı da yok olmuş, sadece, ” O An” ve çalınan müzik vardır. Müzik ona bütün savaşın olumsuzluklarını unutturmuştur.

Bütün sanatçılar, sanatın içinde kaybolurlar, etraflarındaki dış dünya eriyip yok olur ve tamamen kendilerini ellerindeki işe kaptırırlar. Ravel de travmatik olan savaş ortamını olumluya dönüştürmeyi başarmıştır.

Müzik onun hayata tutunma nedeni olmuştur.”

Kendi kendimizi tam olarak keşfetmeden mutluluğa ulaşamayız. Kendimizi sadece aklımızla ve vücudumuzla değil, duygularımızla da keşfedebiliriz. Bunlardan herhangi biri olmazsa insan olamayız.

Sanat ve Nöroloji/ Müzik ve Beyin

Bir Müzikoloğun Gözüyle- Paul Robertson

Yaratıcı Düşünme Sanatı – Rod Judkins


Ölmez Ağacı

Ölmez Ağacı

Ölmez Ağacı, zeytin ağacının bir diğer adıdır. Ölümsüzlüğün simgesidir. Yaşamın, umudun adıdır. Tam öleceği sırada, tam bu hayattan göçeceğini zannettiğimiz anda bir filiz verir, o filiz yaşama direnir ve ayakta kalır. Uzun yılların ürünü olur ve bu nedenle de zeytin ağaçlarının gövdesi katmer katmerdir.

Mitolojik olarak zeytin ağacı ile ilgili birbirinden değişik efsaneler anlatılır.

Tarihi, Nuh Tufanı kadar eski kabul edilir bir efsaneye göre. Dünya düzeninin sağlanıp sağlanmadığını anlamak için Nuh, dünyaya beyaz bir güvercin gönderir ve güvercin ağzında zeytin dalı ile geri döner. O tarihten itibaren zeytin ağaçları barış ve sevginin sembolü olarak kabul edilir.

Bir diğer efsane, Antik Yunan’da Tanrıların başı Zeus insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını vaat eder. Bu haberi duyan deniz tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena büyük bir mücadeleye girerler. Yarışma çok çetin geçer. Poseidon, insanları keşfedilmemiş uzak diyarlara götürecek olan görkemli ” At” ı, Athena ise insanlığa yüzyıllar boyunca bereket ve yaşam kaynağı olacak olan ” Zeytin Ağacı” nı yaratır. İnsanların huzuruna sunulan bu armağanlardan ancak bir tanesi daha değerlidir . Şehir ” Zeytin” in gerçekten bir bereket kaynağı olduğunu kabul eder. Bunun üzerine Athena’nın onuruna yeni kurulan şehre Atina ismi verilir. Yani bizim hayatımızın neredeyse her alanında kullandığımız zeytin yeryüzüne bir armağan olarak gönderilmiştir.

Ege kıyılarında gezen Homeros, bir gün bir zeytin ağacına yaslanır.

Ağaç dile gelir ve ” herkese aitim ve hiç kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım” der ve bu nedenle ismi ölmez ağaç olarak anılır. Yüzyıllar boyunca yaşayarak, gölgesiyle, odunuyla, meyvesiyle, eşsiz yağıyla; toplumlara ve insanlara hayat ve güç kaynağı olur.

Ölmez Ağacı gibi umutlarımız yeserip filizlensin ve hayata tutunsun.


Çocuksu olacak kadar olgun olun …

Çocuksu olacak kadar olgun olun…

Steve Jobs şaşkındı. Apple’ın CEO’su olarak, yolun başındaki genç tasarım grubu Hovey- Kelley’ye büyük çıkışlarını yakalama fırsatı vermişti; bu, itibarlarını sağlamlaştıracak bir işti. Apple zarif tasarımlarıyla dünya çapında ün kazanmıştı, ancak Hovey- Kelley ona anaokulundaki bir avuç beş yaş çocuğun elinden çıkmış gibi görünen bir şey sunuyordu. Çeşit çeşit atık parçalar, bir roll on deodorantın topu buzdolabından bir parça bir arabanın vites kolu süpermarketten bir tabak, yapışkan bant ve lastiklerle birbirine tutturulmuştu.

David Kelley ve çalışma arkadaşları yönetmeleri gereken bir işleri olan yetişkin adamlardı ama günlerini çocuklar gibi oyun oynayarak geçirirlerdi. Obje parçalarıyla ve anaokulu malzemeleriyle eğlenmişlerdi. Çok iyi vakit geçirmişlerdi ama sonunda sonuçları yüksek standartlarıyla Jobs’a gönderme zamanı gelmişti.

Bin dokuz yüz seksenlerin başında ürünler detaylı çizimlerle ciddi bir şekilde tasarlanır ve bu özelliklere göre üretilirdi. Bu uzun zaman alan karmaşık bir süreçti. Çok ciddi, yetişkinlere yakışacak bir süreç. Kelley bu şekilde çalışmak istemiyordu. Fazla yavaş ve kısıtlayıcıydı. Elinin altında olan malzemelerle oynayarak hızlı bir şekilde prototip oluşturmak istiyordu. Bu, ham bir yaratım olmakla birlikte fikri hızlı bir şekilde görselleştirebiliyordu.

Çok geçmeden Jacobs bu döküntü parçalarının ne anlama geldiğini anladı. Devrimsel bir yeni bilgisayar mouseuydu, erişebilir teknolojinin yapabileceği en karmaşık mouse.

Mouseun daha önceki versiyonları sadece yukarı, aşağı ve sağa sola hareket ettirilebiliyordu, bir sürü zahmetli küçük parçayla doluydu ve yapması çok pahalıydı. Kelley’nin prototipinin temel prensibi, yani özgürce yuvarlanan bir deodorant topunun bir optoelektronik sistemle eşleşmesi, nesillerce mouse yapımında kullanıldı. Milyarlarcası yapıldı. Başarısının sonucunda, Hovey- Kelley ünlü uluslararası tasarım danışmanlığı IDEO’ya dönüştü.

Yetişkinlerin oyunu ciddiye almasını nasıl sağlarız?

Bin dokuz yüz yetmişlerde yaratıcılık alanında önemli bir araştırmacı olan Bob McKim’in ( IDEO üstünde etkisi büyüktür) ünlendirdiği bir deney vardır. Bir konuşma sırasında herkese bir kağıt kalem verilir ve yanlarındaki insanı çizmeleri ve sonrasında çizimleri birbirlerine göstermeleri rica edilir. Resimler birbirine gösterildiğinde grupta oluşan tepki, her zaman mahçup gülüşmeler ve tekrarlanan özürler olur.

McKim bunun başkalarının yargısından ne kadar çekindiğimizi ispatladığını söyler. Fikirlerimizi çoğunlukla göstermekten utanıyoruz ve bu çekingenlik maceradan uzak durmamıza neden oluyor.

Toplumu, ebeveynleri, kültürü, okulları ya da kimi istersek suçlayalım, genel anlamda çocuksu olan özgürlüğümüz derinlere gömülüdür ve onun yerinde kısıtlanma duygusu büyümüştür. Her zaman yanılmaktan, yargılanmaktan korkarız.

Aslında gelecek, oyunla yeniden bağkurabilenlere aittir. Yaratıcı olan ise içimizdeki yetişkin değil çocuktur. Çocuk özgürdür ve neyi yapamayacağını ya da neyi yapmaması gerektiğini bilmez. Neyin işe yaradığını henüz keşfetmemiştir .

Oysa yetişkinler geçen sefer ne işe yaradıysa onu tekrarlarlar . Çocuklar ise her ne yaparlarsa ilk sefer gibi yaparlar, onlar için geçen sefer yoktur. Her sefer ilk seferdir ve kuralları ya da önyargıları olmayan bir ülkeyi her seferinde yeniden keşfederler.

Rod Judkins/ Yaratıcı Düşünme Sanatı


Geri Dönüşüm Evren Balgöz yazdı…

‘Geri dönüşüm’

Bu bir içe dönüş yolculuğu. Bu yolu tam tanımıyorum, ya da hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey şimdiye dek seyir halinde olduğum tüm yollardan farklı oluşu.

Bundan bir süre önce CA ile başladığım yolculuğumu, parça parça satırlara sığdırabildiğim kadarıyla hissettiklerimi, sorguladıklarımı, farkındalıklarımı paylaşmıştım sizlerle.  Acıya acıya, kanaya kanaya, yana döne ya da farkındalıklarla alınan bir süreçten tıbbi açıdan “stabil” olarak çıksanız bile, eski siz ve yeniniz arasında kopmayan ancak araya giren keskin bir hat oluşuyor.  İnşa aşamasındasınız ve kendi bütünlüğünüzü yeniden arıyorsunuz. Satırlarca yazılsa da eskiye dair dolmayacak boşlukların yeri bir başka doluyor şimdi… İşte bu süreçte kendi bütünlüğünüzü yeniden kazanmak için boşlukları nasıl dolduracağınız belki de en önemli unsur.

Tam zamanlı işime geri dönmedim henüz,  zamanımı planlar yaparak da geçirmiyorum. Anda, zamandan bağımsızca akıştayım.

CA öyle bir geldi ki hayatıma, beni öyle bir yerde böldü ki… ya da topladı mı !

Bir an gelir… İzafi tüm zaman kavramlarından uzak bir çekim başlar, bildiğiniz tüm çekim yasalarını ihlal edercesine. Senle sen arasında, sen ve öte olanla, zaman ve zamansızlık arasında. Bir çocuk hesapsızca bakar gözlerine, geldiğin yeri öyle bir sorgulatır ki o tatlı bakışlar, yaşamın illüzyon perdesi aralanır, gerçeklik başka bir hal alır gözlerinin önünde. İşte o an temas edersin içindeki çocuğa ve onu daha net duymaya başlarsın. Geçmişte, zamanın kıskaçlarına takılmış ve çok derinlerde hep cılız bir ses olarak kalmış olan içimin çocuğuyla zamandan bağımsız bir boyutta yaşamayı öğreniyorum bir süredir.

Doğayla baş başa kalmak, her bir doğa parçasındaki ihtişamı görmek, onların dilini anlamaya çalışmak, yazı yazmak, sanatla terapi daha bir önemli oldu bu süreçte benim için. Renkler, çiçekler, doğa, içimin çocuğu o kadar kalabalık ancak o kadar samimi ve yalındı ki… Koşulsuz sevginin öz kavramları bir nevi parçalanmış bütünlüğümü yeniden kazanmak adına birer şifacı oldular, tıbbi tedavilerin dışında.

CA sürecimde, besin takviyesi olarak verilen mama şişelerinin boşlarını dönüştürmek için bir süredir saklıyordum. -Oldum olası bir şeyleri yenilemeyi, değerlendirmeyi, dönüştürmeyi ve daha sonra da oluşturduklarımla birilerini mutlu etmeyi hep sevmişimdir-. Eski ben ve yeni arasındaki en özel bağda bu sanırım. Elinde tuttuğu her bir çiçekle doğadan ayrı bir hatırlatma yapan, her bir çiçeğin diliyle mesaj veren  ‘bal gözlü bebekler’, içimin çocuğuyla doğaya ve renklere bulandığımız zamanda işte böyle doğdular. Doğanın hediyesi olan tohum ve yüzlerce yıllık ağaçların tomurcuklarını sakladım bebeklerin içine.

Bilirsiniz Şamanizm kültüründe doğa önemli bir yer tutar. Ağaçlar, bitkiler ve çiçekler özeldir.  Çiçeklerin ruhları ile iletişime geçerek öze dönebilir, bu koca evrenin içinde yalnız olmadığımızı hissedebilir, farklı algı kapılarını aralayabiliriz. Onlar mesajcılardır, yatay alemin içinde var olup dikey zamana açılırlar. Doğayı, şifayı ve simyayı anlatır çiçekler. Mistik alemlere geçit verirler, algı boyutundaki perdeyi aralayıp daha sağlıklı, ruhsal ve manevi yönü ile başka boyutları tanımamıza yardımcı olurlar.

Toprak ananın sevimli renkli, bilge çocukları, çiçekler, takılıp kaldığımız sorunların üzerindeki kara bulutları kaldırırlar.

Kendimize doğada yer açtığımızda, tüm rollerden soyunduğumuzda, kendimizle kurduğumuz bir anlık samimiyette,  içimizdeki çocuk dile gelir. Kendi bütünlüğümüzü yeniden kazanmak için, şifa ve huzur için elini uzatır. Sen de elini uzat gecikmeden, fark et onu. Yüreğinle duy. Çünkü o içindeki saflığın ve özündür. O zamansızlık ve özgürlüktür!