Dostluk

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlkikte ölmüşlerdi. Kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir kapı, beyazlar içinde bir kadın. Adam kadına sordu: “Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi: “Cennet, efendim. “

Adam sevindi, kapıya yürüdü. Ama kadın onu birden durdurdu:

“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Onları içeri almıyoruz.” Adam kadına; ‘‘Ama o benim en yakın dostum’’ dedi. Nafile, ‘‘Giremezsiniz!’’ cevabı verildi. Bırakmadı yılların dostunu. Gerisin geriye döndü.

Bu kez tozlu çamurlu bir yola girdi. Karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapı ve önünde bekleyen yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı. Adam sordu; “Arkadaşımla birlikte bizi kabul eder misiniz? ’’Dede“ Tabii…” cevabını verdi. Girdiler içeri. Yüzlerce ağaçtan birinin altına köpeğiyle yerleşti.

Dedeye yine seslendi; ‘‘Burası neresi?” Yaşlı adam “Cennet” cevabını verdi. Adam şaşırdı: ‘‘Nasıl olur! Az önce muhteşem bir kapıya gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler!” Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi? Orası cehennem!” dedi.

Adam iyice şaşırmıştı. Dede gülümseyerek devam etti; “Onlar, kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakıp bırakmayacağının sınavını yaptılar sana!’’

Dostlarınızı yarı yolda bırakmayın. Çünkü dostluk; kaybolduğunuz bir ormanda, size yol gösteren ışık gibidir…

Hayatınızda, dostlarımız olması dileklerimle…

deniz..


NİETZSCHE VE İNSANLIĞIN TEMEL SINAVI

Torino’da 1889’da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür.

At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür. Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler bilincini yitirir ve bayılır.

Bayılmadan önce ata “Anne, senden özür dilerim” veya “Anne, ben bir aptalım” dediği rivayet edilir. Bu olaydan sonra tam 10 yıl kimseyle konuşmaz dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz.

Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır. Raskolnikov küçük bir çocuktur.

Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek halde ki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar, yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar.

Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez. En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür. Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar.

Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche’nin olayını şöyle değerlendirir. “Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmışlara olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”

Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler.

Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:

Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!

Alıntı


Mendil

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”

”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.

”Peki” dedim, ”Ver bir tane”

Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.

”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”

”Peki” dedim, ”Peki, kızma”

Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”

”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”

”Annen, baban yok mu senin?”

”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”

”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.

”Her yerde” dedi, hem de gülerek…

”Nasıl yani her yerde?”

”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.

Haksız da sayılmazdı hani…

”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”

”Sakallı mehmet amcadan”

”Kaçtan veriyor sana tanesini?”

”İkiyüzelli’den”

”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”Ee!.. İkiyüzelliii”

”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”

diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,

karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”

”Niye ki?” dedim, anlattı:

”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?

diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de

gizlice koydum çantasına.”

”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,

bir seferde, topluca yani olur mu?”

”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…

O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.

Satılık olanlar sadece mendiller abi.

Günlerimi bırak, bana kalsın…

Alıntı


Ölüm bir illüzyon mu ?

Bilim dünyasında yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bir bilim insanı tarafından ölümün gerçek olmadığı, bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğu ortaya kondu. Bu teoriye göre beden öldüğünde yaşam sona ermiyor, sonsuza dek devam ediyor. Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim adamı Robert Lanza “Biyocentrism” adlı kitabında ölümün bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu söylüyor. Dr. Lanza, dünyanın ilk erken dönem insan embriyolarını kopyalayan bilim adamları ekibinin bir üyesiydi. 2011 Eylül ayında, Lanza şirketi Avrupa’daki ilk insan embriyonik kök hücre denemesine başlamak için Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu’ndan onay aldı. Profesör Lanza, kuantum fiziği kavramlarına dayanan kitabının yayınlanmasının ardından, hipotezini açıklamasının ardından kamusal bir şöhret elde etti. Bu teoriye göre, farklı bilinç düzeyleri tarafından desteklenen birçok gerçeklik bulunuyor. Böylece ölüm sadece aklımızda bulunan bir düşünce olacaktır. Çünkü, ne zaman ne de alan bulunmuyorsa ölümden de söz edilemez.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi1

Lanza web sitesinde ölümün zamansız ve uzaysız bir dünyada nasıl olmadığına dair açıklamalar yapıyor. Bu teori daha önce Einstein tarafından da dile getirildi. Yeni elde edilen kanıtlar Einstein’ı doğrular nitelikte. Lanza, ölümsüzlüğün zaman içerisinde kalıcı bir varlık olma anlamını taşımadığını, ancak zamanın ötesinde bir durumu olduğunu söylüyor. Profesör Lanza, bilinen şekliyle ölüm kavramının gerçekte olmadığını, çünkü tanımlanabilecek gerçek sınırların olmadığını söylüyor. İnsan ölme fikrini kabul etmeyi öğrenir, ancak bu aslında sadece akılda olan bir durumdur. Bu fikre göre onu gözlemleyen yaşamdan bağımsız hareket edebilen bir zaman yoktur.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi3

Bu fikir paralel evren fikriyle temelde benziyor. Pek çok fizikçinin formüle ettiği hipotezde, insanların ve yaşananların farklı versiyonları bulunduğu ve bunların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı sonsuz evrenden söz edilmektedir. Dolayısıyla birisi hayatı boyunca ölümün olduğuna inanırsa, bu inancına dayalı olarak bunu yaratacaktır. Bunun tam tersi durumda ise birisi ölümsüzlüğün bir parçası olduğuna inanıyorsa, eskiden olduğundan daha farklı bir biçimde yaşamaya devam edecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.ancient-code.com/scientist-concludes-death-is-only-an-illusion-it-is-not-real

Beyinsizler blog sitesinden alınmıştır.


Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)


Balıkçı

Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı

– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin.

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı.

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın.

– Sonra?

– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın.

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın demiş Amerikalı,

Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli..

Alıntıdır.


Bu da geçer ya Hu

BU DA GEÇER YA HÛ

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme! Unutma, bu da geçer.”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer.”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır.

O aralar ülkenin sultanı (II. Mahmud)kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.

“ATATÜRK’ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya’daki konutunun duvarına astığı “biricik hat” yazısının “Bu da geçer ya Hû” olduğu söylenir.

ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin’de yaptığı bir konuşmada, bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: “Doğu’da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar: ‘Bu da geçer!’ Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir.”

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi’ni doldurunca, Üsküdarlı meşhur Hattat İsmail Hakkı Altunbezer, bir kağıda “Bu da geçer ya Hû” yazıp atölyesine asar; kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, “Mütareke Dönemi”nin bir simgesi olmuştur.

Bu sözle anlamlandırılan “sabır ve tahammül”e büyük gereksinim duyduğumuz son dönemlerde, Mustafa Kemal’in de “sabır testi”nden geçtiği yılları anımsamakta yarar var.”

O zaman hep birlikte “Bu da geçer ya Hû! ”

(*) Alıntı. Kaynağı bilinmiyor.


La Tahzen

Mevlana Celaleddin Rumi’ nin Türbesinin girişinde,

Onun şu beyiti yazar ;

Lâ TAHZEN / ÜZÜLME…

Çünkü hüzün, düşmanı sevindirir, dostunu üzer, haset edenin diline düşürür.

Lâ tahzen / Üzülme

Çünkü hüzün, kaybolanı geri getirmez, öleni diriltmez, kaderi değiştirmez, hiçbir fayda getirmez.

Lâ tahzen / Üzülme

Çünkü hüzün sinirleri yıpratır, kalbini yorar, gecelerini mahveder.

Lâ tahzen / Üzülme

Eğer günah işlediysen tövbe et, istiğfarda bulun,

yanlış yaptıysan düzelt, O’nun rahmeti sonsuz, kapısı hep açıktır.

Lâ tahzen / Üzülme

Şunu unutma yaşadığın günün sınırları içinde yaşamazsan sıkıntı ve kaygıların artacak demektir. Biraz daha açarsak; Sabaha çıktıktan sonra artık akşamı bekleme, akşama kavuşunca da sabahı bekleme… Ne maziye takıl kal, ne de gelecek kaygısı içinde ol. Yani anı yaşa.

Lâ tahzen / Üzülme

Her zorlukla birlikte kolaylık vardır. Yani kolaylık zorluğun içinde saklıdır.

Bir başka ifade ile ; Kolaylık, zorluk zannettiğimiz şeyin taa kendisidir !


Ön yargı

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. ”Sadece at kayıp” deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu adamın akli dengesi yerinde değil” diye alay etmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. ”O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar, “oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir.” Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Öykü ünlü Çin düşünürü Lao Tzu’nun zamanında geçer.


Bir Dönüşüm Hikayesi

Hala Bir Tırtıl Olduğunu Düşünen Kelebek:

Bir Dönüşüm Hikayesi

Bu dönüşüm hikayesi, hala bir tırtıl olduğuna inanan bir kelebek masalını anlatır :

Bir süre önce küçük bir tırtıl doğdu. Bazı zorluklarla bir yerden başka yere sürünerek gitti. Bir gün sürünmekten bıktığında, bir ağaca tırmanmaya karar verdi. Ancak o sadece herhangi bir ağaç değildi, büyük bir gövdesi ve canlı yaprakları olan bir ağaca tırmanmayı seçmişti.

Yıllarca altında oynadığı bir ağaç.

Tırtıl tırmandı tırmandı, ancak sonra kaydı, düştü ve ilerleyemedi. Ancak çalışmaya devam etti ve adım adım ilerledi, tırmanmayı başardı.

Bütün vadiyi görebildiği bir dala geldi. Manzara harikaydı. Diğer hayvanları, beyaz pamuk gibi bulutlara sahip mavi gökyüzünü ve ufukta yoğun bir maviye boyanmış harika denizi görebiliyordu. Tırtıl bu dalda huzurlu bir nefes aldı.

Orada oturdu, etrafındaki dünyayı gözlemledi ve hayatın onunla değişime uğramayacak kadar güzel olduğunu hissetti. Tırtıl yorulmuştu. Aynı zamanda, bir tırtıl olarak hayatından minnettar olsa da, başka bir şey olmanın zamanının geldiğini biliyordu.

Orada uykuya daldı…. Büyük bir huzur duygusu yaşıyor ve kaderinin basit bir tırtıldan çok daha fazlası olduğu düşünüyordu. Uyudu ve uyudu, etrafında büyüyen bir koza yaptı, orada huzuru başka bir varlık olmak için yeterince süreyi muhafaza edebilen bir kabuk.

Uyandığında, hareket etmesine izin vermeyen ağır bir kabuğa sıkışmış hissetti kendisini…Sırtında tuhaf bir şeylerin oluştuğunu hissediyordu. Çaba sarf ederek, büyük mavi kanatlara benzeyen şeyleri hareket ettirdi ve kabuk kırıldı.

Tırtıl artık bir tırtıl değildi, mavi bir kelebekti.

Fakat, tırtıl o kadar uzun süredir tırtıldı ki, artık bir tırtıl olmadığını fark etmemişti.

Mavi kelebek, kanatları olmasına rağmen, küçük bacaklarını kullanarak ağaca sürünerek gitti.Büyük mavi kanatların ağırlığını taşıyordu, bu da gücünü tüketen bir ağırlıktı.

Her zaman yaptığı gibi bacaklarını kullanarak hareket etti, bir tırtıl olduğuna inanarak ve tırtılmış gibi yaşamaya devam ederek…Ancak kanatları, daha önceki çevikliğiyle hareket etmesine izin vermedi.

Hala bir tırtıl olduğuna inanan kelebek, hayatının neden bu kadar zorlaştığını anlamıyordu. Kanatlarının ağırlığını taşımaktan bıktı, dönüştüğü dala geri dönmeye karar verdi. Bu sefer, ağaca tırmanmaya çalışmak, ilerlemek imkansızdı.

Bir rüzgar, beklenmedik bir şey onu geriye itti. Hala bir tırtıl olduğunu düşünen kelebek durdu ve çok uzakta görünen o dala baktı. Sonra ağlamaya başladı, umutsuzdu.Onun ağlamasını duyan güzel, bilge bir beyaz kelebek yanına yaklaştı. Bir çiçek üzerine oturdu ve bir süre bir şey söylemeden mavi kelebeğe baktı. Mavi kelebeğin ağlaması geçtiğinde, beyaz kelebek şöyle dedi:

“Ne oldu?”

“O dala tırmanamadım. Önceden, zor olmasına rağmen yapabiliyordum.”

“O dala tırmanamasan da… Belki ona uçabilirsin.”

Hala bir tırtıl olduğunu düşünen mavi kelebek beyaz kelebeğe tuhafça baktı, sonra bir de kendine, büyük ve ağır kanatlarına … Kabuğunun çıktığı gün olduğu gibi, onları sertçe hareket ettirdi ve açtı.

Çok büyük ve güzeldi, mavi o kadar yoğundu ki, dönüşmüş tırtıl korkmuştu ve onları tekrar hızla kapattı.

Beyaz kanatlı kelebek, ” Kanatlarını kullanmayarak bacaklarını yıpratmışsın” dedi ve kendi bilge kanatlarını açtı ve zariflikle uçtu.

Mavi kelebek, beyaz kelebeğin her hareketini şaşkın bakışlarla izledi ve beyaz kelebeğin sözleri üzerine düşündü. O anda artık tırtıl olmadığını, belki de bu ağır kanatların faydalı olabileceğini anlamaya başladı.

Kanatlarını tekrar açtı ve bu sefer onları açık tuttu. Gözlerini kapattı ve onları okşayan rüzgârı hissetti. Bu kanatların artık onun bir parçası olduğunu hissetti ve artık bir tırtıl olmadığına karar verdi, öyle ki artık sürünerek hayatına devam edemezdi.

Ardından her seferinde daha fazla kelebek ve daha az tırtıl olmak üzere kanatlarını daha geniş ve daha geniş açtı. Kanatlarının güzel ve büyülü mavisini izledi. Çok kısa bir zaman içinde uçtuğunu fark etti, yavaş yavaş o dala doğru ilerliyordu.

Tekniği mükemmel olmamasına rağmen uçmak, bacaklarını sürüklemekten daha kolaydı. Uçma korkusunun gerçekte kim olduğunu kabul etmesine izin vermediğini, aslinda tırtıl halinden mavi kelebeğe dönüştüğünü keşfetmişti.

http://www.filoloji.com alıntıdır.

( Daha önce Evren Balgöz tarafından paylaşılmıştı)

Bir gün Zhuangzi rüyasında kelebek olduğunu görür, yaşadıklarını şöyle anlatır : Kelebek olmaktan son derece memnundu : O ne hürriyet, nasıl bir keyifti ! Zhou olduğunu unutmuştu. Birden uyandı ve Zhou’nun vücudunda olduğuna şaşırdı. Ama bilmiyordu, Zhou mu kelebek olduğunu görmüştü yoksa Zhou olduğunu gören kelebek miydi ?