Düş zamanı yolcuları

DÜŞ ZAMANI YOLCULARI

Aborjinler için ‘Rüya’ çok ayrı bir anlama sahiptir. Rüya görmek önemli bir ritüeldir ve bu durum, alternatif tıbbın yoluna da ışık tutmayı başarabilmiştir.

Öyle ki, Didgeridoo adı verilen Aborjin çalgılarının tamamen uyku seansları düzenlemek için çalındığı düşünülmektedir.

Günümüzde “Uyku Apne Sendromunu” tedavisi için alternatif yöntem olarak Aborjin çalgılarının sesleri kullanılır.

Aborjinler için uyku geçmiş, gelecek ve şimdinin bir karmasıdır ve Aborjinler için “düş görmek bir iletişim aracıdır”.

Onların inancına göre, hiç kimse ölmez ve yaşam son bulmaz çünkü gerçek hayat rüyalarda görülen dünyalardır ve bu dünya, ‘düş zamanı’ denilen bir çizgide ilerler.

Ölüm ve doğum bu düş zamanının parçalarıdır; hayat döngüsü rüya ile başlar ve devam eder. Aborjinlerin olabildiğince sade kalan hayatları ve medeniyetlerini geliştirmemelerindeki en büyük etken de bu felsefedir.

Aborjinler dünyayı o kadar fani görürler ki, deyim yerindeyse bu dünyaya dikili tek bir ağaçları bile olmadan yaşayabilmeyi başarmışlardır.

Aborjinlerin belirgin özelliklerinden birisi de telepati yetenekleridir.

Seslerini, şarkı söylemek ve ritüel yapmak için kullanan Aborjinlerin, duygu ve düşüncelerini algı yoluyla iletmekte oldukları düşünülür.

Aynı soruya birbirleriyle konuşmadan ortak cevap veren Aborjinlerin, kendi aralarında telepati yeteneklerinin ne derecede yoğun yaşandığı da tamamen çoğumuzun anlayamayacağı türden bir algı boyutu…

Bir Aborjin’e verilen bilginin, herhangi bir görüşme olmadan diğerinden edinilebilmesi de bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir.

Her ne kadar bu konuda kesin bir bilimsel kanıt ortaya çıkartılmamış olsa da, mevcut testlerde ilkel hayatını koruyan, asimile olmamış Aborjinlerin telepatiyle iletişim kurduklarına dair bilgiler oldukça yoğundur.

İşte tam da burada şöyle bir not düşmeliyim; telepati yeteneğinin gelişmesi ve kullanılır olmasındaki en büyük etken, Aborjinlerin hayatlarında yalana yer olmayışıdır.

Yalana yer olmamasından da ziyade Aborjin kültüründe “yalan”, tanımlanmış bir kelime bile değildir aslıda. Yalan olmadığı için de duygularını tüm gerçekliğiyle karşı tarafa aktarmaları, zihinsel bulanıklıkları olmadığı için mümkün hale gelebilmiştir.   

Dip Not:

Aborjinler; Öz benliklerini yitirmeyen, zaman perdesini yırtarak, dikey ve sonsuz zaman algısının “düş yolcuları”…

Onların yaşamlarına bakınca şu soruyu sormadan edemiyorum.

Gelişmişlik ve zenginlik ölçütü;

Dışarı doğru alınan ve teknolojinin her türlü imkanını, bilimsel başarılarını yaratan, ancak her şeyi hızla tüketen, buna rağmen ‘değişim’ düğmesine kendi içinde basamayan insanlığın modern dünyası ve saatinde mi saklı;

yoksa öz benliğe- birliğe- doğru alınan yolculuğunun zamandan bağımsız ancak sonsuz ve zengin ‘düş zamanında’ mı?

Düzenlenmiştir✍🏻

Evren’den…


Karanlığın Kuvveti

Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer alan anısı,

İşte öykü:

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.

O günler bir soğuktu, bir soğuktu…

Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.

Sular donmuştu hep.

Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.

Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.

Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk.

Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.

Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.

Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.

Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.

Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.

Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.

Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.

Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı.

Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.

Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.

O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.

Ellerimizi cebimizden çıkardık.

“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.

Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.

Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.

Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..

Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.

Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.

Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.

Sonra yapacağımız iki iş var:

Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak,

bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.

Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.

Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.

Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir.

Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar.

O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır…

Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.

Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.

-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi.

Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.

Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.

Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.

Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,

yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.

Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.

Parolamız şu olmalıdır:

“Bayramlarda çalışırız bayramlar için”.

Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.

Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.

Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Altı yüz kişi böyle bağırdık.

Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.

İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..

Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.

Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.

Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.

Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.

Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş.

Nereyi kazacağız belli değil.

Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.

Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.

Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.

Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya.

Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.

Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar..

Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.

Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya!

Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.

Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar.

Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde.

Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.

O gün o kanalın yarı yerini açtık.

Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.

Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.

Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik

ve geç zamanda, santral havuzuna döndük,

sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı… ( Çifteler Köyü Enstitüsü ).

O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.

“Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı.

Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.

Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.

“Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”

Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.

Her nokta koyuşta “sağool!” diye bağırıyorduk..

– Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız.

Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.

İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!

Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!

– Yükselteceğiz!, diye bağırdık.

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk

“Unutulmaz bir bayramdı.”

———————————————————–

1947’de KÖY ENSTİTÜLERİ kapatıldı.


Paskalya adası

Paskalya Adası Trajik Hikayesi:

Ağaçlarını yok eden bir uygarlığın hazin sonu!

Paskalya Adası çok özel bir ada, çünkü dünyanın en uzak adalarından biri.

Düşünün, insan yerleşimi olan en yakın ada (Pitcairn) 2075 kilometre, en yakın kıta ise (Güney Amerika, Şili) tam 3500 kilometre mesafede.

8. yüzyılda denizci Polinezya yerlileri adayı keşfettiler. Her volkanik pasifik adasında olduğu gibi karşılarında ormanlarla kaplı yemyeşil bir yer buldular.

Bu ormanların içinde dünyanın en büyük palmiye türü bulunuyordu. Bu palmiye çok önemliydi. Çünkü bu palmiyenin özsuyundan şarap ve bal üretiliyor, fıstığı yeniyor, yaprakları da sepet, ev ve yelken yapımında kullanılıyordu.

Dahası bu palmiyenin gövdesi çok sağlamdı. Denizlere açılabilek büyük tekneler bu palmiyeyle yapılabiliyordu. Sadece palmiye değil bunun yanında beş tür ağaç vardı. Bunlarda yine yaşam için çok önemli ağaçlardı.

Kayık, elbise, zıpkın vs. Bunun yanında Malaya diye bir tür vardı ve elması çok lezzetliydi. Adada yaşayan hayvanlarda vardı. Kuşlar, kertenkeleler vs. İlk zamanlar her şey iyi gidiyordu.

Sosyal etkinlikler için boş zamanları kalıyordı. Paskalyalılar bu boş zamanlarında mitolojik hikayeler oluşturdular. Bununla birlikte dini ritüeller oluştu.

Gördüğünüz bu devasa yani boyu 23 metreye ağırlığı 250 tona varan devasa heykeller oluşturdukları mitolojiyle ortaya çıktılar.

Ada daha sonra bir kaç kabileye bölündü. Bu kabileler birbiriyle en büyük heykeli ben yapacağım yarısına giriştiler. Tepelerdeki taş ocaklarında oyulan dev heykelleri dikilecekleri kıyılara taşımak için ağaçlar kullanmışlar.

En büyük heykeli yapmak için daha çok ağaç kestiler. Komik bulmayın, günümüzde gurur duyulacak konularımız daha komik bence. Onlar da devasa heykellerle gururlanıyordu.

Paskalya yerlileri, kendilerini sürükleyen rekabet hisleriyle gittikçe daha büyük heykeller yaptılar, gittikçe de daha hızlı ağaç tükettiler.

Önce ağaçlar tükendi; ağaçlar tükenince bırakın heykeller dikmeyi, ev yapamaz, balığa çıkamaz hale geldiler. Ayrıca ağaçların azalması, çok rüzgar alan Paskalya’da erozyonun artmasına neden oldu, tarım zorlaştı ve verimi iyice düştü.

Heykel olmayınca din de kalmadı, sosyal düzen de..Zamanla açlık korkusu ve barbarlık bütün hayata egemen oldu. Özetle, adada yaşamak sonu gelmez bir işkenceye dönüştü.

Şöyle bir üstbakış özetleyecek olursak, bakın nereden nereye:

8. yüzyıl: Ormanlarla kaplı bir bolluk adası

13. yüzyıl: 80 tonluk kutsal heykeller diken ileri bir uygarlık

17. yüzyıl: Çöküş

Eskiden tahıl ambarı olan Kuzey Afrika’nın neden çölleştiğini anlamadan Roma İmparatorluğu’nun neden çöktüğünü anlayamazsınız. Veya aşırı nüfus yoğunluğunun sosyolojik ve çevresel etkilerini anlamadan Maya Uygarlığı’nın neden çöktüğünü anlayamazsınız.

Kaynaklar:

Tunç Ali Kütükçüoğlu

Çöküş, Jared Diamond (kitap, ingilizcesi Collapse)

Dünyanın Yeşil Tarihi, Clive Ponting (kitap)

Twitter’da bir söyleşi: Paskalya Adası Trajedisi

Horizon – The Mystery Of Easter Island (video)

The Lessons of Easter Island (web sayfası)


Aborijin duası

Aborjin Duası

Her şey yeterli olsun!

– Seni ayakta tutmaya yetecek kadar güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni diliyorum.

– Aydınlık bir bakış açısına sahip olmana yetecek kadar güneş diliyorum.

– Güneşi daha çok sevmene yetecek kadar yağmur diliyorum.

– Ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar mutluluk diliyorum.

– Yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.

– İsteklerini tatmin etmeye yetecek kadar kazanç diliyorum.

– Sahip olduğun her şeyi takdir etmene yetecek kadar kayıp diliyorum.

– Son “elveda”yı atlatmana yetecek kadar “merhaba” diliyorum.


Antik Mısır’da tıp

ANTİK MISIRDA TIP

Eski medeniyetler mevzu bahis olduğunda, Antik Mısır, tıp alanında gelişmelerin görüldüğü ilk medeniyet olarak biliniyor.

Yaklaşık 3000 yıl öncesine ait hiyerogliflerde, Firavun’un burnuna uygulanan bir tedavide adı geçen Sekhet-Eanach ise Eski Mısır’ın ilk doktoru olarak belirtiliyor. Antik Mısır’da yaşamış en önemli doktor ünvanını alan Sekhet, en büyük doktor anlamına gelen İmhotep Sıhhat ve Deva Tanrısı unvanlarını da almış.

Hastalıklarda genelde çeşitli tedavi yöntemleri kullanılıyordu. Tedavi olarak okunmuş büyülü hayvan organları kullanılırken; kekik, bal ve aloe veradan yapılmış karışımların yanında, bakterileri öldürmek için antibiyotik kullanılıyordu. Tıbbi müdahalelerde cerrahlar günümüzde olduğu gibi gayet bilindik aletler kullanılıyordu.

En eski tıbbi bilgilerin merkezinde olan Antik Mısır’dan kalma hiyerogliflerde, ilaçların karışımlarının nasıl yapıldığı, hapların nasıl kalıp haline getirildiği, timsah ısırığının nasıl tedavi edildiği detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Sadece ilaç yapımını içermeyen bu bilgiler içinde büyüye, tılsımlara ve psişik tedavilere de yer verilmiştir. Afyon ve cannabisin önemli bir yere sahip olduğunu gösteren ilaç reçetelerindeki tariflerin çoğu, günümüz modern ilaç yapımında da halen kullanılmaktadır.

Hamilelik Testi

Mısır’da 1898 yılında Sir Flinder Petrie adlı bilim insanının ortaya çıkarttığı Kahoun Papirüsü ile 1862 yılında bulunan Smith Papirüsü ve 1873 yılında bulunan Ebers Papirüsü’nde gebelik, idrar hastalıkları, varisler ve gebelik testleriyle ilgili bilgiler yer alıyor. Müzelerde sergilenen papirüslerde yer alan bilgilere göre, hamile şüphesi olan bir kadın her gün sabah idrarıyla biri buğday, diğeri arpa dolu iki torbayı sularmış. Hamilelik şüphesi olmayan bir başka kadın da yine ayrı ayrı buğday ve arpa torbalarını idrarıyla sularmış. Hamilelik şüphesi olan kadının idrarla suladığı buğday ve arpa dolu torbalar, diğer kadının suladığı torbalardan daha önce çimlenirse, hamile olduğu anlaşılırmış. İki kadının suladığı buğday ve arpalar aynı anda çimlenirse hamilelik olmadığı ortaya çıkarmış. Hamile olan kadınların sabah idrarlarında aşırı miktarda hormon bulunduğu için, buğday ve arpa torbaları diğer normal idrarlarla sulananlardan çok daha önce yeşerirmiş. Günümüzde meyve ve sebzenin daha erken sürede yetiştirilmesi için hormon kullanılması da aynı yöntemin bir benzeridir.

Bebeğin Cinsiyeti

Mısırlıların kullandığı yöntemde, doğacak bebeğin cinsiyeti de önceden tesbit edilebiliyordu. Hamile kadının idrarıyla sulanan tohumlardan, buğday taneleri daha önce filizlenirse bebeğin erkek, arpa taneleri daha önce filizlenirse bebeğin kız olacağı anlaşılıyordu. Prof. Julias Manger, 1933 yılında laboratuvarda kutuların içerisinde kurutma kâğıtları üzerine yerleştirdiği buğday ve arpa tanelerini, idrarla sulayıp, Mısırlıların kullandığı gebelik ve cinsiyet belirleme yönteminin doğruluğunu ispat etmiştir. Günümüzde kullanılan gebelik testleri de, kadının idrarındaki hormon sayısının yoğunluğuna göre sonuç verir ve aynı esaslara göre uygulanır.

Prof. Dr. Hulusi Köker de, Mısırlıların kullandığı gebelik testi yönteminin bilimsel olarak doğrulandığını ve hatta bebeğin cinsiyetinin de aynı yöntemle belirlenebildiğini onaylıyor.

Altay Sengur

Onedio


Mendil

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”

”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.

”Peki” dedim, ”Ver bir tane”

Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.

”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”

”Peki” dedim, ”Peki, kızma”

Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”

”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”

”Annen, baban yok mu senin?”

”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”

”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.

”Her yerde” dedi, hem de gülerek…

”Nasıl yani her yerde?”

”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.

Haksız da sayılmazdı hani…

”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”

”Sakallı mehmet amcadan”

”Kaçtan veriyor sana tanesini?”

”İkiyüzelli’den”

”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”Ee!.. İkiyüzelliii”

”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”

diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,

karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”

”Niye ki?” dedim, anlattı:

”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?

diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de

gizlice koydum çantasına.”

”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,

bir seferde, topluca yani olur mu?”

”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…

O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.

Satılık olanlar sadece mendiller abi.

Günlerimi bırak, bana kalsın…

Alıntı


Ölüm bir illüzyon mu ?

Bilim dünyasında yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bir bilim insanı tarafından ölümün gerçek olmadığı, bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğu ortaya kondu. Bu teoriye göre beden öldüğünde yaşam sona ermiyor, sonsuza dek devam ediyor. Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim adamı Robert Lanza “Biyocentrism” adlı kitabında ölümün bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu söylüyor. Dr. Lanza, dünyanın ilk erken dönem insan embriyolarını kopyalayan bilim adamları ekibinin bir üyesiydi. 2011 Eylül ayında, Lanza şirketi Avrupa’daki ilk insan embriyonik kök hücre denemesine başlamak için Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu’ndan onay aldı. Profesör Lanza, kuantum fiziği kavramlarına dayanan kitabının yayınlanmasının ardından, hipotezini açıklamasının ardından kamusal bir şöhret elde etti. Bu teoriye göre, farklı bilinç düzeyleri tarafından desteklenen birçok gerçeklik bulunuyor. Böylece ölüm sadece aklımızda bulunan bir düşünce olacaktır. Çünkü, ne zaman ne de alan bulunmuyorsa ölümden de söz edilemez.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi1

Lanza web sitesinde ölümün zamansız ve uzaysız bir dünyada nasıl olmadığına dair açıklamalar yapıyor. Bu teori daha önce Einstein tarafından da dile getirildi. Yeni elde edilen kanıtlar Einstein’ı doğrular nitelikte. Lanza, ölümsüzlüğün zaman içerisinde kalıcı bir varlık olma anlamını taşımadığını, ancak zamanın ötesinde bir durumu olduğunu söylüyor. Profesör Lanza, bilinen şekliyle ölüm kavramının gerçekte olmadığını, çünkü tanımlanabilecek gerçek sınırların olmadığını söylüyor. İnsan ölme fikrini kabul etmeyi öğrenir, ancak bu aslında sadece akılda olan bir durumdur. Bu fikre göre onu gözlemleyen yaşamdan bağımsız hareket edebilen bir zaman yoktur.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi3

Bu fikir paralel evren fikriyle temelde benziyor. Pek çok fizikçinin formüle ettiği hipotezde, insanların ve yaşananların farklı versiyonları bulunduğu ve bunların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı sonsuz evrenden söz edilmektedir. Dolayısıyla birisi hayatı boyunca ölümün olduğuna inanırsa, bu inancına dayalı olarak bunu yaratacaktır. Bunun tam tersi durumda ise birisi ölümsüzlüğün bir parçası olduğuna inanıyorsa, eskiden olduğundan daha farklı bir biçimde yaşamaya devam edecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.ancient-code.com/scientist-concludes-death-is-only-an-illusion-it-is-not-real

Beyinsizler blog sitesinden alınmıştır.


Kafalar ve Bakış açıları

Savaşta bacağından kötü yaralanan bir asker can havli ile bir arkadaşından yardım istedi. Savaş tanrısı Mars’ın cesaretli bir oğlu olan arkadaşı yaralı askeri hemen tereddütsüz sırtına aldı ve yağan şarapnel parçaları ve mermiler altında cephenin gerisine doğru taşımaya başladı.

O an, bir top mermisi taşınan yaralının kafasını koparıverdi. Ama taşıyan asker bu durumun farkında olmamıştı. Kan ter içerisinde hayatını riske ederek cesedi sipere taşımayı başardı.

Bu durumu şaşkınlıkla izleyen subay;

“Hey asker, onu nereye taşıyorsun?” diye bağırarak sordu.

Asker nefes nefese cevap verdi ;

“Revire götürüyorum efendim bacağını kaybetmiş”

Subay emin olmak için bir kere daha baktı sonra sert bir sesle;

“Ayağını değil kafasını kaybetmiş bu” dedi. Asker yükünü yere bıraktı, kafası kopuk cesede baktı ve şaşkınlıkla ;

“Doğru efendim kafası kopmuş” dedi ve bir an durup öfke ile sürdürdü konuşmasını;

“Ama bana ayağını kaybettiğini söylemişti!” dedi.

————————

Yukarıdaki öyküyü James Whitcomb Riley’den tercüme etmeye çalıştım.

Ne yazık ki okuma, araştırma, düşünme, merak, sorgulama, karşılaştırma, inceleme ve en önemlisi kendi kendine karar verme meziyetlerinin yaygınlaşmadığı toplumlarda omuzlarının üzerinde kafa barınmamış birilerinin yerli yersiz söylemiş oldukları durmaksızın tekrarlanır, değişmez gerçekler kabul edilir.

Aristo “Nature abhors a vacuum” (Doğa boşluktan korkar) demişti. Kafalar da, ne kadar tembel ve sığ olurlarsa olsunlar bir şeylerle doldurulmak ihtiyacı içerisindedir. Sebep / sonuç ilişkisine sığınma doğal ve faydalı bir güdüdür. Ama sırf birileri söyledi veya öteden beri söylendi diye bir sebebe sorgulamadan süzmeden sarılmak fundamentalizmdir. İnsan kendi söylediğini / düşündüğünü bile sorgulamalı.

Rabbi Yohanan isminde bir bilge ile Resh Lakish ismindeki öğrencisinin öyküsü anlatılır. Öğrencisi zaman içerisinde yeteneği ve çalışkanlığı sayesinde hocasına eş değer olmuş. Bu ikili günler geceler boyunca birlikte düşünür, heyecan içerisinde tartışırlarmış. Derken Resh Lakish ölmüş. Rabbi Yhanan nerede ise hayata küsmüş, üretkenliğini kaybetmiş. Dergahta rabbiler düşünmüşler. “Rabbi Yohanan’ın düşüncelerini ve yaratıcılığını tetikleyecek iyi bir öğrencisi olmalı” kanısına varmışlar ve ona yeni parlak bir öğrenci göndermişler. Bir süre yeni öğrenci ile çalışan Rabbi Yohanan bir gün dersin ortasında öfke ile kalkıp “Sen niye Resh Lakishgibi değilsin?” diye bağırmaya başlamış.”Ben bir hüküm verdiğimde Resh Lakish en az 24 tane beni çürütecek neden sıralardı. Onun sayesinde defalarca düşünür çelişkileri, eksiklikleri, yanlışları farkeder hükmü mükemmelleştirirdim. Sen ise sürekli daha olgunlaşmamış bile olsa fikirlerimi övüyor, düşünmeden kabulleniyor, üstelik onları destekleyecek argümanlar getiriyorsun. Bu şekilde özgün, yararlı, benzersiz bir hüküm çıkarmak mümkün değil ben övülmek değil doğruyu bulmak istiyorum “demiş ve sonra “O Lakisha nerelerdesin? ” diye ağlamaya başlamış.

Ters fikirlerin farklılıkların olduğu yerde “gerçekler” kavranılabilir. Farklılıklar, çeşitlilik, söylemlerin çatışması ve değişim gelişimi sağlar ve besler. Uygarlık ne durağandır ne de kişi, kesim ve/veya ideoloji, düşünce akımı, coğrafya ya da devirin tekelinde değildir.

En büyük tetikleyicisi çok fikirli, çok sesli, çok kültürlü, fikir ve sanat akımlarının kesiştiği yerleşim birimlerinde bir kaç nesil yaşamış olmaktan geçer. Çok şükür iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler eninde sonunda dar fikir ve düşünce sıkışmışlıklarını aşabilmemize yardım edecek.

Kafalar omuzlarının üzerlerindeki yerlerini değiştiremezler ama pekala isterlerse baktıkları yönleri, uzaklıkları , açıları değiştirip değerlenebilirler.

————-

(Emor’dan alıntıdır)


Ankara Numune Hastanesi

Gelecek hafta Ankara Numune Hastanesi kapatılacak ve Ankara Şehir Hastanesine entegre edilecektir. Sizlerle Türk Tıp Tarihinde az çok yer edinmiş olan hastanemizin kısa bir tarihçesini paylaşmak istedim.

Deniz Belen

Ankara Numune Hastanesi

Namazgah Tepesi’nde Gureba Hastanesi olarak Sultan II. Abdülhamit döneminde 1881 yılında hizmete girmiştir.

İstiklal Harbinde Cebeci’deki küçük bir revir istisna bırakılacak olursa Ankara’nın tek hastanesidir ve Merkez Mülkiye Hastanesi olarak da bilinir. Cephede yaralanan askerlerimiz için Anadolu’da hizmet veren en önemli hastanedir. Tüm ağır yaralılarımız burada tedavi edilmişlerdir.

Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra Atatürk’ün önerisi ile bir yasa çıkarılarak 1924 yılında Ankara Numune Hastanesi adını alır.

Halen hizmet veren ana binanın (B-Blok) mimarı Viyana kökenli Robert Oerley’dir (1876-1945). Oerley 1927’de Ankara İmar Müdürlüğüne baş danışman olarak atanmıştır. Ankara Numune Hastanesini 1928-1933 yılları arasında inşa etmiştir. Binanın müteahhiti Vehbi Koç’tur ve devletten aldığı ilk ihale budur.

Oerley ayrıca Theodor Jost ile Hıfzısıhha binasını da inşa eden mimardır ve Ulus Hali ile ilk Kızılay Genel Müdürlüğü binası da onun eserleridir.

Ankara Numune Hastanesi yapıldğı yılda Türkiye’nin en büyük hastanesi olmuştur.

Hastanenin planı Almanya’nın Mannheim kentinde bulunan Theresien Krankenhaus binasından esinlenilmiştir, orijinal plana yakın inşa edilmiştir.

Hastanede kuruluşundan itibaren Türk ve Alman kökenli çok sayıda hekim çalışmış ve ülkemiz tıbbına, bilimsel ilerlemesine önemli katkılar sağlamıştır. Bu hekimlerden bazılarının isimleri şöyledir;

Ernst Magnus-Alsleben (Dahiliye)

Max Meyer (KBB)

Albert Eckstein (Pediatri)

Eduard Melchior (Cerrahi)

Alfred Marchionini (Dermatoloji)

Şükrü Sarıbaş (Nöroloji)

Bu tanınmış ekip Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinin 1946 yılındaki kuruluşuna da katılmıştır.

Prof. Dr. Eckstein efsane bir hocadır. Modern Türk pediatrisinin kurucularından sayılabilir. İhsan Doğramacı yanında eğitim almıştır. Bugün dahi onun saha çalışmaları referans olarak kullanılmaktadır. Bütün Anadolu’yu yorulmak bilmeden dolaşıp zamanın tüm bulaşıcı ve diğer çocukluk çağı hastalıklarının epidemiyolojisini ortaya çıkarmış ve tedavileri, önlenmeleri için gerekli tedbirleri aldırmıştır. Yahudi kökenli olmasına rağmen Viyana’da çalışan bir dışişleri mensubumuzun terminal dönem rahatsızlığı bulunan çocuğu için (Viyana’ya ulaştığında Avusturya’lı hekimler çocuğun ölmüş olduğunu ve boşuna geldiğini söylemelerine rağmen çocuğu görmekte ısrar etmiştir) yaşamını tehlikeye atarak o dönem Nazi işgalinde olan Avusturya’ya hükümetimiz korumasında girmiş, çocuğu tedavi edip geri dönmüştür. Savaş sonrası Ankara’dan ayrılırken Ankara halkı inanılmaz bir kalabalıkla onu gardan yolcu etmiş, uğurlarken getirdikleri hediyeler vagonlara sığmamıştır. Hakkında, Ankara Ünivetsitesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalında çalışan Prof. Dr. Alp Can’ın yayınladığı değerli bir kitap vardır.

O dönemde Ankara’da beyin cerrahı olmadığından beyin ameliyatlarını Melchior, Türk Nöroşirürji Derneğinin önceki başkanı sayın Prof. Dr. Şükrü Çağlar’ın da büyükbabası olan Prof. Dr. Şükrü Sarıbaş’ın lezyonların anatomik lokalizasyonlarını tarif etmesi üzerine gerçekleştirmiştir.

Türk tıp tarihinde önemli bir yeri olan, günümüze kadar çok sayıda nitelikli uzman hekim yetiştiren, eğitim yuvası, sağlık hizmetinde en önde yer almış, Türk Tıbbının aydınlık yüzü Numune Hastanesini tarihe emanet ederken gelecek nesillerin unutmaması dileğiyle esenlikle kalın.

Referans Kitaplar:

Boğaziçine Sığınanlar, Fritz Neumark

Albert Eckstein’la Anadolu’da 15 Yıl, Nejat Akar-Alp Can


Balıkçı

Meksikalı bir köylü, göl kenarında balık tutarken yanına gelen bir Amerikalı iş adamı sormuş;

– Sen ne yapıyorsun burada?

– Balık tutuyorum, demiş balıkçı

– Neden daha büyük işler yapmıyorsun? Mesela bir iş kurmuyorsun, tuttuğun balıklar çok lezzetli, küçük bir işyeri kurabilirsin.

– İş kurduktan sonra ne olacak, demiş balıkçı.

– Para kazanırsın, zamanla işleri büyütürsün. Yanında bir çok insan çalışır. İhracat yaparsın. Hatta New York’ta ofis tutarsın.

– Sonra?

– Çok zengin olursun! Aklın alamıyacağı kadar para kazanırsın.

– Sonra?

– Dergilere çıkarsın, ödüller alırsın iyi bir işadamı olarak

– Daha sonra

– Yaşlanıncada emekli olup, Meksikada göl kenarında bir ev alıp, balık tutarak hayatını yaşarsın demiş Amerikalı,

Meksikalı cevap vermiş;

– Ben zaten onu yapıyorum, göl kenarında balık tutuyorum.

Huzuru yakalamak için bu kadar eziyete ve zahmete ne gerek var, o zaten bizim yanımızda sadece kafamızı kumdan çıkartıp bakmamız yeterli..

Alıntıdır.